Siyaset29 Haziran 2005 00:00

"Asıl olan iç cephedir" - Arslan Bulut

Herkes soruyor, "Peki ne yapmalı?" diye… Bu soruya yeterince cevap verdim ama, bir de Mustafa Kemal Paşa''nın 1922 yılında, düşman Polatlı''ya dayanmışken neler yaptığını, daha doğrusu, milleti, meclisi ve orduyu savaşa nasıl hazırladığını kendi sözlerinden hatırlayalım..Atatürk, Büyük Nutuk''ta, 1922 yılında ne yaptığını ve Meclis''teki konuşmasını şöyle anlatıyor: "Şimdi Efendiler, düşmana taarruz için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim : Tam üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum..* Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir.new prescription coupons sporturfintl.com online cialis couponssymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cenacleocin 150 mg mattnichols.co.uk cleocin 300 mgarcoxia 90 mg wikipedia read arcoxia cena

Milletin varlığı ve istiklâli için gönlünde, vicdanında belirmiş, gelişmiş olan istek ve emelleriıı sağlamlığıdır.

Millet, içindeki bu isteği ne kadar güçlü bir şekilde ortaya koyarsa, bu istek ve emelinin gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirse, düşmanlara karşı başarı sağlamak için o kadar güçlü bir vasıtaya sahip olduğumuza inanırım..

* İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis''in millî isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir.

Meclis, millî isteği ne kadar büyük bir dayanışma ve birlik içinde aksettirebilirse, düşmana karşı o kadar güçlü bir üstünlük vasıtasına sahip oluruz:.

* Üçüncü vasıta, milletin silâhlı evlâtlarından ibaret olup düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur..

Efendiler, bu üç vasıta veya gücün düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki şekilde düşünülebilir.

Kolay anlaşılması için şöyle diyeyim: İç ve görünürdeki cephe.

.

. Asıl olan iç cephedir.

Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephe sidir.

Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir.

Fakat bu durum hiç bir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez.

Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür.

Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüz yıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar.

Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır.

Gerçekten, kaleyi içinden almak dışından zorlamaktan çok kolaydır.

Bu maksadı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek yerindedir. Meclis''in zihniyeti, çalışmaları ve durumu, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve ihtimal yoktur.

Meclis''te bir veya birkaç üyenin karamsarlık telkin eden sözlerinden bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranmakta olduğuna şüphe edilmemelidir.

Dışişleri Bakanlığı''nın dosyaları bununla ilgili belgelerle dolu dur.

Kesinlikle arz ederim ki, istemeyerek de olsa, düşmanlara ümit verecek en ufak belirtilerden kaçınılmadıkça, millî dâvânın sonuçlanması gecikir. Efendiler, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda, ordunun duygu ve düşünceleri üzerinde ümitsizlik yaratacak açık tartışmalardan vazgeçilmesini Meclis''ten özellikle rica ettim.

Bu konuşmamdan sonra, muhaliflerin de sözlerini dinledim.

Muhaliflerden biri, düşünce ve ricalarımı, emir veriyorum şeklinde yorumladı.

Diğer biri, Meclis''in duygularındaki temizlikten şüphe ettiğimi ileri sürdü.

Bir başkası uygulama imkanı olmayan bir şey yapılamaz; orduyu bozguna uğratırsın efendim, dedi.

Efendiler, yüce heyetinizi muhaliflerin sözleriyle işgal etmek istemem.

Çünkü, bu sözler bir kaç kişinin şaşkın ve cahil kafalarının akislerinden başka bir şey değildi.

Genel Kurul, sunduğum görüşleri anlayışla karşılamıştı.

(…).

Efendiler,1922 yılının Ağustosuna kadar da Batı devletleriyle olumlu anlamda ciddi ilişkiler kurulamadı.

Memleketimizde bulunan düşmanları silâh gücüyle çıkarmadıkça, gösterebileceğimiz millî varlık ve kudretimizi fiilen ispat etmedikçe, diplomasi alanında ümide kapılmanın doğru olmadığı yolundaki inancımız kesin ve sürekli idi.

En doğru görüşün bu olduğunu, bu olacağını tabiî olarak kabul etmek gerekir.

Gerçekten de bugünün hayat şartları içinde bir tek fert için olduğu gibi, bir millet için de kudret ve kabiliyetini fiilî eserlerle gösterip ispatlamadıkça kendisine değer verilmesini ve saygı gösterilmesini beklemek boşunadır.

Kudret ve kabiliyetten yoksun olanlara değer verilmez.

İnsanlık, adalet ve cömertliğin gereklerinin yerine getirilmesini, bütün bu vasıflara sahip olduğunu gösterenler isteyebilir."