İmparatorun Huzuruna Çıkma ve Jurnalcilik Yarışı ya da Kuzu Kuzu Dış Politikanın Gerekleri ve Sonuçları - Semih Temizyürek
AKP’nin, Türk belki de dünya siyaset tarihine, teslimiyetçi dış politika kategorisinde slogan mucidi olarak geçeceğine, artık en ufak bir şüphem kalmadı. Türkiye aleyhine çalıştıklarını artık sağır sultanın bile duyduğu medyatik mandacıların katkılarıyla da olsa; AKP iktidarının efeleri ve kızanları* slogan icad etmekte bayağı maharetli. İktidar, dış geziler ile dış politika söylemleri bakımından sanki kendi içinde amansız bir yarışın içinde. Fakat, hangi alanda daha fazla ‘başarılı’ olduklarına karar vermek başka bir yazının, hatta araştırmanın konusu.levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesacheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadaescitalopram i alkohol nguoiviendong.net escitalopram i alkoholsitagliptin phosphate and metformin hydrochloride sitagliptin phosphate monohydrate melting point sitagliptin phosphate side effects
Diğer taraftan, iktidarın daha ilk günden imâl etmeye başladığı slogan listesi de, hakikaten bir hayli kabarık ve teslimiyetçi yetenek gerektiren bir muhtevaya sahip. Şöyle ki: “Çözümsüzlük çözüm değildir”, “Kazan kazan”, “Yakında adada işgalci oluruz”, “Her zaman Rum tarafının bir adım önünde olacağız”, “Statükonun son kalesi Kıbrıs’tır”, “Kopenhag kriterlerini Ankara kriteri yaparız”, “ABD dünya ve bölge sorunlarında başlıca ortağımızdır”, “ABD ile ilişkilerimizi hiçbir şey bozamaz”…
Biliyorsunuz, bu genişletmeye çok müsait listeye en son olarak “Kuzu kuzu çıkarız” eklendi. Zannediyorum, değişim, iktidardakilerin başını fazlaca döndürmüş olacak ki, artık Yüce Allah’a teslimiyet ile başkalarına teslimiyeti de birbirine karıştırmaya başlamışlar.
Her neyse, onlar alışık olsa da, dinî sıhhatlerini tahlil etmeyi bir kenara bırakalım ve asıl mevzuumuza devam edelim. Sloganlarla bezenmiş zengin teslimiyetçilik jargonunun, bir başka ilginç, ilginç olduğu kadar da ürkütücü ve düşündürücü tarafına temas edelim. Bu muasır teslimiyetçi söylemin patent hakkı resmen AKP adına kayıtlı olmasa; Türkiye’ye/Türklere değil, Türkiye karşıtlarına ait olduğunu düşünmemek elde değil. Çünkü, ortada, Türkiye karşıtlarının kafa kafaya verip millî çıkar ve hassasiyetlerimizin karalanması için teslimiyetçilik risâleleri kaleme aldıklarını düşündürecek kadar zengin malzeme bulunuyor.
Zaten, Türkiye’yi çok seven bir yabancı tanıdığımın benzeri bir yorum yaptığını ve kendi kuyusunu kazan bir dış politika anlayışı ve yönetimine ilk kez Türkiye’de şahit olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Artık Türkiye’deki bazı ‘yerliler’in bu ‘yabancı’ gibi düşünüp düşünmediklerine ise, herkes kendisi karar versin!
Defalarca yazıp uyardığım gibi, ülkenin başına musallat edilen AKP zihniyetinin kurnazca kurduğunu zannettiği ‘muktedirlik denklemi’ yüzünden, ülkemiz her dış politika maçına 1-0 mağlûp çıkmaktadır. Türkiye’yi yönetenlerin esas niyetleri, dolayısıyla zaafları, en baştan belli olmakta ve Batı emperyalizminin dayatmalarını hazmetmeye hazır bir izlenim yaratmaktadırlar. Nadiren ve insiyakî olarak muasır teslimiyetçilik misyonunun dışına taşma temayülü ortaya çıktığında bile, had ve hududu aşmama konusunda bayağı bilgi ve beceri kazanmış durumdalar.
Tayip efendi ve şürekâsının, zorla huzura çıkma gayretlerinin ürünü olan Amerikan seyahati, öncesi ve sonrasıyla, bu bakımdan çok mühim bir örnek oluşturmaktadır. Bu uğurda, birkaç aydır nice değerler kurban edilmiş, nice imkânlar seferber edilmiştir. Hatta muz cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerde dahi nadiren görülecek nice ilklere imza atılmıştır.
Gelin şimdi, hep birlikte hatırlayalım. Ama bu süreçle birlikte, Irak’ta ve Filistin’de olup bitenleri ve AKP’li elebaşıların tepkilerini de hatırlayıp akılda tutalım.
- Ekonomisini düzlüğe çıkarttıklarını söyledikleri Türkiye’yi IMF boyunduruğuna mahkûm etmelerinin bir sebebi de, ABD’ye şirin gözükmektir. Amerikan oligarşisinin, IMF aracılığıyla kendisine bağımlı hâle gelen ülke yönetimlerinden genellikle hoşnut kaldıklarını unutmamak gerekir.
- İncirlik üssünün, Amerikan saldırganlığına daha fazla peşkeş çekilmesi için alelacele alınan Bakanlar Kurulu kararı, yine huzura çıkma hazırlıklarının bir parçasıdır. Bundan sonraki adımlar, şirin ve dost görünme modundan yaranma moduna geçişi ifade etmektedir.
- Son iki aydır hem meclis grup toplantılarında hem de başka vesilelerle yapılan konuşmalarda, savaş ve sömürü lordlarından kurulu Amerikan yönetimine hayli sıcak ve sempatik mesajlar gönderilmeye başlanmıştır.
- Terörist devlet ilân ettikleri İsrail’e, tükürdüklerini yalamakla eşdeğer olan, hatta kırmızı telefon trajikomedisine kadar varan ilişkileri geliştirme gezileri düzenlenmiştir.
- Skorski helikopterlerinin alım anlaşması raflardan indirilip gündeme alınmış ve küresel efendilere küçük bir hediye daha arzedilmek istenmiştir.
- En son, efendilerin anavatanına yolculuk esnasında, hem devlet hem de demokrasi tarihimize kara leke olarak geçecek olan ‘jurnalcilik’ eylemine soyunulmuştur.
Bir ülke başbakanının, ana muhalefet partisini ‘Amerikan karşıtlığı’ ile sanki suçmuş ve ayıpmışçasına eleştirip ispiyonlaması, her şeyden evvel çok büyük bir talihsizliktir. Bu çirkin vaziyet, yani enternasyonal jurnalcilik, milletlerarası itibarı yok eden ayıplı bir tavırdır. Daha da mühimi, Amerikan faşist yönetimini şikayet mercii olarak görmekten, dünya üzerindeki tahakküm siyasetini onaylamaya kadar pek çok anlama gelir. Adam gibi ülke (bağımsız ve onuruna düşkün bir ülkede) ve demokrasilerde, bu nevi bir icraatın sahibi olan iktidarın koltuğunda bir gün dahi otur(a)maması gerekir.
Ama ne yazık ki, milliyetçi-muhalefet (!) partisinin iktidar ile Amerikan karşıtlığı hafiyeliği yarışına girdiği bir siyaset zemininde bu tür iktidarların mevcudiyeti kaçınılmazdır. Bu kez tartışmaya şaşırtıcı şekilde çok çabuk iştirak ederek, durumdan vazife çıkartmaya çalışmışlardır. Adı geçen muhalefet partisinin sözcüsü, esas Amerikan karşıtının iktidar olduğunu keşfetmiş bir şekilde, Tezkerenin çıkmamasının, Irak’taki seçimlerin antidemokratik bulunmasının suç olduğunu imâ etmekten rahatsızlık duymamıştır (Hürriyet, 9 Haziran 2005).
Hem ‘muhalefet’ partisinin sözcüsüne hem de iktidara göre, esas suçlu ve sorumlu olan Amerikan yönetimi ortada yok, dolayısıyla masum. Mevcut siyaset algılaması açısından, Amerikan yönetimini eleştirmek ve küresel emperyalizm projesine karşı çıkmak suç yahut yanlış olmaktadır. Maalesef, böylesine sakat ve teslimiyetçi bir anlayış yer etmiş görünüyor.
Oysa, ne muhalefet partilerinin ne de iktidar partisinin görevi, Amerikan yönetimini hoşnut etmek için, ‘Amerikan karşıtlığı suçu’ ihdas etmek, daha sonra da suça uygun suçlular bulup ihbar etmek değildir. Unutulmaması gerekir ki, bu çarpık ve çirkin vaziyet, bir yandan Amerikan yönetiminin emperyalist politikalarını tasdik etmek anlamına gelmekte, diğer yandan da ‘Amerikan yandaşlığı’nda aktif rol üstlenmekle aynı kapıya çıkmaktadır.
Türkiye’nin dış politikasının ve siyasetinin içine düştüğü bu zavallı durumu ve açmazı yok saymak mümkün müdür? Amerikan karşıtlığı suçlaması ve ihbarlarıyla yol almak isteyenlerin ülkeyi millî ve onurlu bir çizgide tutması mümkün müdür? Böyle bir ülkenin ve siyaset kurumunun yabancı muhatapları tarafından gerçek jeopolitik hesaplarda ciddiye ve dikkate alınması mümkün müdür?
Kendisinden ve politikasından emin olan, doğrunun ve mazlumun arkasında duran, ne söylediğini bilen ve söyleyince de sahiplenen bir siyasî aktör veya iktidar, ülkesini hiç bu hâllere düşürür mü? Stratejik ortaklıkta ısrar etmenin bütün stratejik rezaletlere ses çıkarmayıp kuzu kuzu oturmayı gerektirdiğini hesap etmek çok mu zordur? Haktan ve onurdan yana bir başbakan, bırakın ana muhalefet partisini ‘Amerikan (yönetimi) karşıtı’ olarak jurnallemeyi, Batı emperyalizminin Büyük Ortadoğuyu Sömürgeleştirme Projesinde taşeronluğa soyunur mu? Böyle bir başbakan, kendini ve ülkesini küçük düşürme pahasına, önce imparator naibi gibi davranan İsrail yönetiminden başlayan çok aşamalı ve engelli zoraki bir ziyarete tenezzül eder mi?
Yukarıdaki soruların cevaplarını bütün muhatapları düşüne dursun, biz son sözümüzü söyleyip millî vazifemizi tamamlayalım. Görünen ve anlaşılan şudur ki, Türkiye’nin Batı ile ilişkileri ile emperyalizme yaklaşım biçimleri, sadece vatanseverlik sıfatının değil, insanlık ve demokratlık sıfatlarının da temel belirleyenini oluşturuyor. Türkiye’yi sevenlere, sevdiğini söyleyenlere, demokratlara, demokrat olduğunu zannedenlere önemle ve ısrarla duyurulur.