Siyaset18 Ağustos 2016 00:00

Üç Tarz-ı Muhalefet-Fatma Sibel Yüksek/Açık İstihbarat

"Muhalefet" derken sadece Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli gibi figürlerin durduğu yeri kastetmiyoruz. Bütün bu olaylar içinde birinin çapsızlığı, diğerinin ise sadece bir kurma saat olduğu zaten iyice ayyuka çıktı. Önemsenmesi gereken, bu partilerin tabanları ile birlikte toplumun içindeki muhalefettir; aydınların içindeki muhalefet adacıklarıdır.   15 Temmuz 2016 itibarıyla karşımıza şöyle bir muhalefet tablosu çıkıyor:   ************************************************ symbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenakamagra link kamagra gel

***************************************************
Yazının başlığında Türkçülük siyasetinin saygın mütefekkirlerinden Yusuf Akçura'nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserine göndermede bulunmak istemezdim ama 3 rakamının efsunu, içinde bulunduğumuz hâl ve şartın da anahtarı olmuş durumda.
 
15 Temmuz gecesi, toplum ve toplumun bireyleri olarak çok büyük bir kırılma yaşadık. Aynı 1913'te olduğu gibi bilincimiz tam ortadan yarıldı ve kendimizi en az yüz yıl boyunca anlamaya çalışacağımız yeni bir fay kırığının tam ortasında bulduk.
 
Bazılarına kırk gün kırk gece festival düzenleyecek kadar iyi gelen bu travmanın siyasi sonuçları değil önemli olan. Ona bakarsanız, en azından son dakikaları itibarıyla zaten şansı olmayan bir cunta girişimine dönüşmüş olan bu ahmakça kalkışma; toplumun ve siyaset kurumunun kararlı iradesiyle geri püskürtüldü. 
 
Zafer sarhoşluğu kimilerini olayı giderek cinlere, vahiylere, evliyalara bağlama noktasına getirmese, aklı başında "Demokrasi kazandı" etkinlikleri bile düzenlenebilirdi.
 
An itibarıyla önemli olan kimin kazandığı değil.
Önemli olan, nasıl bir hâlin içine düşmüş olduğumuz ve bundan sonra ne olacağı...
 
İddianameleri beklemek gerektiğine inandığımız için  bu darbemsinin "hârekat planı", kadroları, öncüleri vs. hakkında halen orta yerde duran pek çok soruyu yeniden yeniden gündeme getirmenin manası yok. Bu sorulara her halde savcıların bir iddiası veya cevabı olacaktır. 
 
"FETÖ heryerde ve hiç bir yerdedir" diye başlayan iddianame yazımları her ne kadar  umut vermese de, bu davanın ciddi hukukçular tarafından yürütüleceğine, parayla şımartılmış tetikçi gazetecilerin bu işten uzak tutulacağına inanmak isteriz.
 
Böyle ağır  bir travmanın ortasında, büyük bir hızla girişilen siyasi düzenlemelerin ne anlama geldiğinde yatıyor bütün kaos. Daha derli toplu soracak olursak, bu ülke hain bir darbe girişiminden 48 saat sonra anayasayı KHK'larla askıya alma noktasına nasıl geldi? 
 
Darbe girişiminin 38. saatinde askeri liselerin kapatılması ve Genelkurmay'ın Cumhurbaşkanlığı'na bağlanması ne anlama geliyor?
 
Üniversitede bize darbenin temel işlevinin anayasayı askıya almak olduğu öğretildiğine göre, bizzat darbeyi bertaraf etmiş sivillerin anayasayı bir gecede sümen altı ederek, rejimin en temel kurum ve kurallarını kanun hükmünde kararnamelerle değiştirmeye girişmeleri ne demek oluyor?
 
Toplumun geleceğini ilgilendiren soru tam da budur ve buradan ister istemez bu sorunun takipçisi olması gereken muhalefetin içinde bulunduğu şartlara geliriz.
 
Bizler AKP ve Tayyip Erdoğan muhalifleriyiz. Devlet içindeki kavgaların saflanışına göre bazen "Ergenekon", bazen "FETÖ" çuvalına atılsak da biz, demokrasinin vazgeçilmez sigortası olan muhalifleriz. Dün Ergenekon'a yamandık, bugün FETÖ'cü yakıştırması yapmaya kalkışıp da ağzının payını alanlar var.
 
Aklını ve vicdanını kaybetmemiş olanlar şu gerçeği göreceklerdir ki; darbe başarılı olsaydı, bizim gibi helal süt emmiş muhalifler bugün Tayyip  Erdoğan'ın adil yargılanması gerektiğini savunacaktı ve şimdi yanınızda saf tutan  şarlatanlar, bizi "Tayyipçilikle" suçluyor olacaktı.
 
"Vatansever muhalefet herkese lazım" şiarını da hatırlattıktan sonra 15 Temmuz sonrası ülke muhlefetinin içine düştüğü durumu anlamaya çalışabiliriz:
 
"Muhalefet" derken sadece Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli gibi figürlerin durduğu yeri kastetmiyoruz. Bütün bu olaylar içinde birinin çapsızlığı, diğerinin ise sadece bir kurma saat olduğu zaten iyice ayyuka çıktı. Önemsenmesi gereken, bu partilerin tabanları ile birlikte toplumun içindeki muhalefettir; aydınların içindeki muhalefet adacıklarıdır.
 
15 Temmuz 2016 itibarıyla karşımıza şöyle bir muhalefet tablosu çıkıyor:
 
1-"KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM" DİYENLER: Bu tavrı daha çok "tutarlılık" adına sürdürmeye çalışıyorlar. Yeni bir durum değerlendirmesi yapmak gerektiğini kabul etmiyorlar. Tayyip Erdoğan'ın yine zeytinyağı gibi su yüzüne çıkmasına öfkeliler-ki haklılar-Ülkenin geldiği noktada siyaset kurumunun, özellikle iktidar partisinin hiç bir sorumluluk üstlenmeden, büyük bir yüzsüzlükle işin içinden sıyrılmasını kabullenemiyorlar. (Bunda da yerden göğe kadar haklılar).
 
Çözümün daha sert muhalefet yapmakta olduğuna inanıyorlar, kaybedilen mevzilerin nasıl telafi edileceğine dair bir önerileri yok ama "Onursuz yaşamaktansa çarpışarak ölmek bin kez yeğdir" noktasında duruyorlar.
 
 İçinde zaman zaman benim de yer aldığım bu dürüst insanların görmek istemediği şu: Bu darbe girişimi, siyasi rakibi--evet haksız ve kabul edilemez biçimde-güçlendirmiştir. Artık hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı anlaşılmaktadır.Şunu gördük ki Tayyip Erdoğan'ın hurafeler, cin masalları ve kahramanlık hikayeleri ile efsunladığı bir kitle var. Adına ister "canlı kalkan", ister "liderine güvenen millet" diyelim, "öl" denildiği zaman sorgusuz sualsiz ölen en az 300 bin kişilik bir kitle vardır.
 
Bunların giyim kuşamı, bilinç seviyeleri, demokrasiden ne anladıkları da evet 'beğenilmeyebilir ve de tartışmak isteyenler çıkabilir. Nitekim, "Senin oğlun neden tankın önüne yatmadı?" sorusunu soranlara bile sorunun muhatabı adına saldırabilmekteler.
 
Şöyle ya da böyle, "öl" denildi ve iki saatin içinde öldüler..
 
Bu kitlenin yarın, başka bir şey için de ölmeye koşacağı şüphe götürmemektedir. Hal böyle iken, siyasi çatışmayı sertleştirerek tabana indirmek ve göğüs göğüse gelindiği noktada bu kitleye başbaşa kalmak, sonu hazin bir iç savaştan başka bir anlama gelmemektedir.
 
Tayyip Erdoğan'ın diplomasız oluşu, çalıp çırpması, ülkeyi emperyalistlerle birlikte Suriye bataklığına sürükleyip şimdi de bir diğer emperyalist devlet Rusya ile iş tutuşu gerçek olduğuna inanılsa bile toplumun bir kulağından girip diğerinden çıkmaktadır. 
 
Bunlar an itibarıyla ancak ileride bu dönemi araştıracak olanların saptamaları olarak değer taşımaktadır.
 
An itibarıyla "gerçeklik" ise şudur: 
 
"Ülke güzel güzel yolunda giderken (ki hiç de değil!) ortaya çıkan bir gurup hain darbeci, her şeyi berbat edecekti ki kararlı bir liderlik ve adanmış bir halktan ağızlarının payını aldılar. OHAL'i getirdik ama sor bakalım niye getirdik? Devleti kene gibi kemiren FETÖ'yü ve darbecileri bitirmek için getirdik. OHAL, günlük hayatını sürdüren halkımıza teğet bile geçmeyecektir. 
 
Nitekim maaşınızı aldınız, tatilinizi yaptınız, dondurmanızı yediniz, dizi filmleriniz bile aksamadı. Twitter başında ahkâm kesmekten de feragat etmediniz. Kimlik kontrolüne bile denk gelmediniz..Can kurban böyle OHAL'e!"
 
"Kaldığımız yerden devam"cıların bir ekonomik kriz "beklentisini" de bir kalem geçerek birinci faslı kapatalım. Şunu da gördük ki paradan bu derece anlayan insanlar, iktidarlarının sonu anlamına gelecek bir ekonomik krize karşı bütün tedbirlerini almışlar. Tüm dünyaya yayılmış büyük bir kara para ağını en az bunak Fethullah kadar  başarılı yönettiklerini de hiç unutmayalım.
 
Özetle, o "ekonomik kriz" olmayacak...
 
2-TESLİMİYETÇİLER VE MUHALEFET CEPHESİNDEN AYRILMAK İÇİN FIRSAT KOLLAYANLAR: 
 
Bu iki kategori, bir kaç nüansla birbirinden ayrılmaktadır.Teslimiyetçilerin büyük kısmı, yıllardır Tayyip Erdoğan iktidarına kılıç sallamaktan bitap düşmüş "yorgun demokratlardır". Artık çaresiz kalındığına inanmakta ve sakin bir ülkeye yerleşme hayali ile, siyasetten tamamen uzaklaşıp tarımla uğraşmak arasında tercih yapmaya çalışmaktadırlar. 
 
Haliyle "Mücadele edelim" diyenlerin ses tonu, bu insanların hassas psikolojileri üzerinde menfi tesir yapmaktadır.Adı üstünde "teslimiyetçi" oldukları için bir çözüm önerileri de yok. Bir süre dinlemelerinde ve toplumda yeni bir dinamik ortaya çıkana kadar sanatla, futbolla, toprakla ilgilenmelerinde fayda bulunmaktadır.
 
Teslimiyetçi çizginin bir diğer kolu da yıllardır boşa kürek sallamaktan sıkılmış olmakla birlikte, siyaseti bırakıp çilek yetiştirmek değil, siyasetin içinde kalarak muhalefetten vazgeçmek cihetine yönelenlerdir.
 
Bu kesim esasen 17-25 Aralık itibarıyla muhalefetle yolları ayırmayı kafa koymuş ancak mahalle baskısına maruz kalma endişesiyle bir müddet daha "muhalifmiş gibi" yapma mecburiyetine düşmüşlerdir. Medya ve danışmanlık gibi sektörlerde Fethullahçılardan boşalan pozisyonlara CV bırakmak, bugünlerde başta gelen uğraşılarıdır.
 
3-AĞACIN KURDU OLMAK YOLUYLA ŞARTLARI LEHE ÇEVİRMEK İSTEYENLER:
En çetrefilli kategori bu  kategoridir.Bunların arayışları, 15 Temmuz'dan epey önce, Ergenekon ve Balyoz tahliyeleri ile başlamıştır. Beş sene beton hücrede boşu boşuna yatmış olmanın da etkisiyle kendilerine Fethullah'ın yöntemlerini örnek alarak "ağaç kurdu" olmaya yönelmişlerdir.
 
Bu tercihin adını "FETÖ-AKP kavgasında AKP'nin yanında durmak ehven-i şerdir" koyarak yol almaya çalışmışlardır. Bir kısmı kendisini Tayyip Erdoğan'ı "milli çizgiye çektiğine" inandırırken, diğer yarısı da doğal bir evrim süreciyle "ağacın kurdu" olmaktan ağacın kelebeği olma konumuna geçmiş, ruh ve beden sağlıklarını böylece koruyabilmişlerdir.
 
"Tayyip Erdoğan'ı milli çizgiye çektik" damarının 2014-2016 sürecindeki çalışmaları takdire şâyandır. Bunların bazı neferleri, sarayın içine kadar sokulmayı başarmakla beraber, oradaki yaşam şartlarından memnun kalıp teskere bırakmaya talip olmuşlardır. Bizim kesimi Levent Ersöz'ün MİT Müsteşarı olacağına inanma noktasına kadar getirebilmeleri takdir edilmeli, gerekirse biz ve Saray tarafından kendilerine birer  plaket verilmelidir.
 
Söz konusu zevatın Saray'ın güvenli kollarından çıkmama stratejisi 15 Temmuz sonrası da devam etmiş, "Ne olmuş canım askeri liseler kapanmışsa? Hep muhalefet olmaz, biraz da uzlaşı" şiarıyla hayali koltuklarına biraz daha yapışmışlardır Genelkurmay'ın Küllliye'ye bağlanıp, cihatçı komutan Adnan Tanrıverdi'nin de Askeri Başdanışmanlığa getirilmesiyle bu cephe çökmüş, ancak herkes pozisyonunu önceden aldığı için çöküşün alametleri yıkıcı olmamış, kendilerinin bekası bakımından herhangi bir hasar meydana gelmemiştir.
 
15 Temmuz sonrası, muhalefetin içine düştüğü üç yaşam stili, kaba hatlarıyla bu şekildedir.
 
"Darbe kaybetti, demokrasi kazandı" şiarının etkileri oturuncaya kadar hayat bu şekilde devam edecek, "bugün kim tutuklanacak" lotoları oynanacak, elleri arkadan kelepçelenen koca göbekli Fethullahçı görüntülerinin bir süre keyfi çıkarılacaktır.
 
Anayasa'nın bizzat "darbeyi yenmiş" siviller tarafından askıya alınmasının ve bir sabah uyandığımızda kendimizi Rusya'nın kucağında bulmanın sonuçlarını da o gün gelince konuşuruz.
 
Tarihimiz, kervanı yolda düzenlerin  tarihidir.
 
Bu kervanı mı düzemeyeceğiz?
 
Fatma Sibel Yüksek/Açık İstihbarat