Ekonomide; "gavurcası"
"crowd-out"
olan bir kavram var.
Türkçeye, kullanacağımız kapsam çerçevesinde, "boğma" olarak
çevirebileceğimiz bu kavram,
aşırı
büyük bir gücün diğer güçlerin hareket alanını daraltması ile ilgili.
Örnek olarak; 1990'ların Türkiye'sinde Devlet aşırı borçlanma ihtiyacı
nedeni ile finans piyasalarını
"crowd-out"
ediyor ve faizlerin sağlıklı oluşmasını engelliyordu. Sonuç malumunuz
2000'lerin başında aşırı faiz yükü altında çöken bir ekonomi oldu.
Ve o çöküşün dinamikleri AKP'yi iktidara taşıdı.
Bugün 90'ların ekonomisindeki benzeri bir ortam siyasette yaşanıyor ve
siyasetin sağlıklı bir şekilde
oluşmasını engelleyen , sistemi "boğan" yeni bir Devlet gücü ile karşı
karşıyayız.
"Ergenekon" ile tasfiye edilen TSK/Genelkurmay ve sonrasında "Paralel"
ile tasfiye edilen Emniyet sonrası dönemde
Devlet arenasında tek başına
kalan bir MİT ile karşı karşıyayız.
Asker
devleti yıkayım derken; polis devletinin bile tadını çıkaramadan,
doğrudan istihbarat devleti ile müjdelendik.
Bu süreçte Asker bütün yönleri ile
masaya yatırıldı, didik didik edildi...
Bu süreçte Polis bütün yönleri masaya yatırıldı, didik didik edildi...
MİT'in bu şekilde tartışıldığına şahit olan oldu mu....
Bunun başından beri planlandığı ve "Ergenekon" sürecinin bu
sebeple kurgulandığı gibi "komplo teorisi" analizleri bu yazının konusu
dışında olduğu için bunlara değinmeyeceğim.
Varış nedenleri ne olursa olsun, vardığımız noktanın tespiti ile
yetinelim şimdilik.
Emre Taner zamanından beri, nereden aldığı belli olmayan bir yetki ile
"Kürt politikasında" üstlendiği sekreterya rolünü, İmralı'yı kontrolüne
alması ile güçlendiren ve
gelinen
noktada artık bizzat politika yapan ve uygulayan konuma gelen bir
Devlet kurumu sözkonusu olan.
Hem de
bugüne kadar en şeffaf hamlesi MİT kantinini, "aa
MİT'çilerde gofret yermiş" diye şaşıran süzme salak
"gazetecilere" gezdirmek olan bir kurumdan sözediyoruz.
Bugün merkezine MİT'in oturduğu Devlet sadece "Kürt politikası"nı
değil, tüm siyaseti ve Devlet paradigmasını değiştirmeye soyunmuş
durumda.
Buna
"Devleti
restorasyon süreci" diyorlar.
"Çözüm"
süreci olarak lanse edilen çözülme bu restorasyonun bir
ayağı.
İkinci ayağında
"Başkanlık
sistemi" diye lanse edilen "Padişahlık sistemi"
mevcut.
Ve üçüncü ayakta dış politikada ayağını yorganına göre değil
emperyal ıslak rüyalara göre uzatan
"Neo-Osmanlı"
perspektifi duruyor.
Tayyip
Erdoğan; siyasi partiden çok fan klüp olarak
kemikleştirdiği %30'luk kitleyi peşinden
sürükleyecek
"karizmatik
lider" olarak bu restorasyon projesinin sahnedeki en önemli aktörü.
Erdoğan'ın bugün Ak dediğine yarın Kara
derken ki doğallığı ve kitleleri bütün tutarsızlıklarına rağmen hipnoz
edebilme yeteneği bu güç için vazgeçilmez.
Erdoğan'ın ön planda yeraldığı bu restorasyon projesinin arkasındaki
güç
Kürt politikasını da
Kürtlere daha fazla özgürlük değil, sistemden daha fazla pay
ekseninde kurgulayıp, yıllar önce RTE'ye yaptığı yatırımın benzerini
Kürt kanadında "Öcalan"a yapıp, Kürtlere
çoban olarak yetiştiriyor .
İmralı'nın
bir hapishaneden bir misafirhaneye dönüşmesi bu aşırı ve ahlaksız
pragmatizmin doğal sonucu.
Zamanında Kürt aşiretlerle işbirliği yapıp içi bastırırken dışa yönelen
"Yavuz Devlet" imgesini kıble yapan bu gücün
Güneydoğu'da sahibi olduğu alanı
boşaltırken , Suriye'de sahip olmadığı alanı doldurmaya çalışması
şizofrenik hayalperestliğin doğal sonucu.
Tayyip Erdoğan'ın altına Saray'ı ; arkasına Mustafa Kemal'in
portresini, önüne Suriye'yi koyan
bu
güç Türk Devleti'ne erken doğum yaptırılarak parçalanmaya doğru
sürüklendiğinin farkında değil.
(Erken
doğum yaptırılan Devlet tezini daha ayrıntılı ele aldığımı yazı
bu bağlantıda)
Ekrana sürdüğü Yalçın Akdoğan, Yiğit Bulut , Rasim Ozan gibiler
aracılığı ile
"Büyük
Devlet-Yeni Türkiye" masallarına bütün toplumu ikna etmeye
çalışıyor.
Diziyse dizi...
Kanalsa kanal...
Gazete ise gazete...
Hele gazeteci...en ucuz ürettikleri ve harcadıkları kalem mal...
Bu engin hayal denizinde yüzmeye zorlanan aklı başında, ahlakını
kaybetmemiş kitleler ise aptal yerine konulmaktan yorulmuş durumda.
Toplumda AKP 'nin rant mekanizmasına şu veya bu şekilde ram olmayan
%60'lık kitlede biriken öfkenin bir şekilde yönetilmesi ve onca yıldır
sepete doldurulan yumurtaların kırılmaması gerek.
7
Haziran seçimleri bu açıdan merkezinde MİT'in olduğu Devlet'in
restorasyon projesi açısından kritik öneme haiz.
Baş oyuncunun sahneden,
"400
milletvekili verin ki bu işi sorunsuz halledelim"
şeklindeki tehdidi, restorasyon mimarlarının kaos planını bilmesinden
kaynaklanıyor.
Çünkü artık birileri açısından geri dönüş yok.
12
Eylülde Devlet'in ekonomi paradigmasını Özal aracılığı ile
değiştirenler, şimdi Devlet'in siyasi paradigmasını Erdoğan aracılığı
ile dönüştürmek zorundalar.
Evren
darbeyi yaptıktan sonra kendi geleceğini sağlamak için nasıl Anayasa'yı
değiştirmek zorunda kaldıysa; Erdoğan'ın da geleceğini
sağlama almak için Anayasa'yı değiştirmekten başka çaresi kalmadı.
Bunun
için 7 Haziran seçimleri sonrasında oluşacak parlamento tablosu Yeni
Anayasa'yı çıkaracak kadar kontrollü, "Anayasa"yı meşru/kalıcı kılacak
kadar çoğulcu olması gerekiyor.
Bu denklem HDP'nin Meclis'e girmesini şart koşuyor.Bugüne kadar tek
parti olarak büyük işlev gören AKP 'nin zayıflatılması pahasına.
Erdoğan'ın
Başkanlığı garantilendikten sonra bir AKP gider, diğeri gelir nasılsa.
Demirtaş'ın
"seni
başkan yaptırmayacağız" çıkışları ile renklendirilen ve
AKP'nin de HDP'nin de tabanına
rol kesmesine imkan tanıyan sahne önü şovlarına rağmen seçim
sonrasındaki koalisyon için zemin hazır.
AKP'nin Diyarbakır'dan en güçlü adayını sahadan çekerken, "Öcalan"'ın
kuzeninin HDP listesinde Meclis yoluna sokulması bu zemin
hazırlıklarının göstergesi.
Seçim sonrası ; emir altındaki gazetecilere yazdırılacak
"Öcalan
Mecliste" başlıkları üzerinden gerçekleştirilecek
"kamu diplomasisi" çalışmaları
ile toplum "Öcalan"'la ilgili nihai hedefe bir adım daha
yaklaştırılacak.
Kürt aşiretlerine imtiyaz verirken Anadolu'yu kırıp geçip Suriye'ye
yönelen
"Yavuz Devlet"
yüzlerce yıl sonra PKK'da cisimleşen neo-Kürt feodalizmine
vereceği imtiyazlar karşılığında elini rahatlatıp neo-Osmanlı hayaline
hız verecek.
Ve
bütün bunlara Devlet içinde rakipsiz kalan bir istihbarat aklı ile
soyunuyor.
....
2006 yılında çekilen ve CIA'in kuruluş yıllarını konu alan
"The Good
Shepherd"
filmindeki sahnede CIA'nin kuruluşunda yeralanların ağzından şu tespit
yapılır:
"Biz bu
teşkilatı ülkenin kulağı ve gözü olsun diye kuruyoruz; aklı ve kalbi
olsun diye değil"
Tabi sözde kalan bu tespit sonrasında ülkenin gözü ve kulağı olmakla
yetinmeyip , ABD'nin Küba politikasını kurgulamaya soyunan CIA'in
ABD'yi sürüklediği Domuzlar Körfezi (Bay of Pigs) fiyaskosu tarihin
kayıtlarında.
İstihbari
aklın bir Devlet'in gözü kulağı olmaktan çıkıp aklı ve kalbi olmaya
soyunmasından daha tehlikeli bir şey varsa o da; diğer akıllar
tarafından dengelenmeyen bir istihbari aklın bu işe soyunmasıdır.
Devlet'in dizginlerini tek başına ele geçiren her gücün
"1000 yıl sürecek 28 Şubat"
hayalleri kurduğu bir gerçektir. O hayallerin kaç sene sürdüğü ise ayrı
bir gerçek.
Mevcut akıl ve ahlak tutulması da benzer hayallerle kendini kandırmakla
yetinmeyip , bu hayallere inanmayan %60'lık kesimi ayak bağı olarak
görmeye başlamıştır.
Yeni MİT yasası bu tıkanmanın yasalaşmış halidir.
MİT 'mi AKP'nin istihbarat teşkilatına dönüşmüştür...
Yoksa AKP 'mi MİT/Devlet tarafından bir Devlet aygıtına
dönüştürülmüştür...
Bu yumurta-tavuk denkleminin çözümü tarihsel kavşakta kördüğüm olmuştur.
Herşeyi bilen ve gölgelerde hareket etme gücü ile diğerlerini
küçümseyen Akl'ı ve ulvi amaçları uğruna her türlü aracı meşru kılan,
hesap vermeyi zul sayan Ahlak'ı ile
İstihbari
Akıl açısından bu düğümü çözecek anahtar da kılıç da
elindedir.
7 Haziran seçimlerinin sonucuna göre ya anahtarı ya kılıcı kullanmaya
hazırlanmaktadır.
Fakat her denetimsiz ve kontrolsüz yapı gibi Akl'ı da Ahlakı da
körelmiştir.
Su alan bir gemiyi ufuktaki o bulanık hayale daha hızlı sürerek
batmayı ...
Güvertedekileri birbirine kırdırıp sonra üzerlerine çökerek
paniği...
Çımacının demiri nasıl atacağından, makinistin makinayı nasıl
yağlayacağına dair herşeye karışan kaptanı ile
kötü yönetimi...
engelleyeceğini varsaymaktadır.
Gemiyi üzerine sürdüğü kayalıkları ise "Büyük Devlet" olarak verilmesi
gereken bir sınav olarak lanse ederken, aynı kayalıkları kendi otoriter
yönetiminin meşruiyetinin zeminini hazırlamak için kullanmaktadır.
Hain
değil ama çürümüştür...
Terörü kontrol edeyim derken teröristleşenler gibi...
Vatansever
ama hayalperesttir...
Osmanlı parçalanırken Turan hayalleri kuran Enver gibi...
Çevrelenmiş
ama yalnızdır...
Kalabalıklar karşısındaki Erdoğan gibi.
B.G.