Bir önceki yazımı (http://aydinerceis.wordpress.com/2014/01/30/her-isin-bir-puf-noktasi-vardir/)
“Savunma Sanayiinde Çatlak Fincanlar” başlıklı bir yazıyla devam
edeceğimi belirterek bitirmiştim.
Ancak bu yazının taslağına başladığımda, bunun pek akılcı bir yaklaşım
olmadığını ve meramımın yanlış anlaşılacağını fark ettim.
Araya “çatlak
fincanların” neden ve nasıl ortaya çıktığına dair bazı açıklayıcı
malumat koymam gerekiyordu. Gelişmekte olan memleketlerde “çatlak
fincanlar”ın varlığı tabiidir.
Çatlak fincanlara ilaveten, çatlak fincanların çatlağını saklama
becerisi ve çatlak fincanların varlığını keşfedememe beceriksizliği de
gelişmekte olan memleketlerde sıradan bir durumdur. Zaten böyle olmasa
gelişmekte olan değil, gelişmiş bir memleket olunurdu. Öyleyse üzerinde
düşünmemiz gereken husus, “Çatlak
fincanların ortaya çıkma sebebi nedir, nasıl ortaya çıkmaktadır?”
sorusuna cevap aramaktır.
Çeşitli araştırmalarda “şark kurnazlığı”nın toplumumuzun
kanayan bir yarası olduğunda hemfikir olunmaktadır, ama tanımında
hemfikir yoktur.
Ben burada kısa
vadedeki çıkarları için, uzun vadedeki zararlarını gözardı eden zihniyet
olarak tanımlıyacağım. (Şark
kurnazlığı, çatlak fincanları ortaya çıkaran sebeplerden birisidir, ama
sebepler bunun ötesindedir).
Şark kurnazlığını açıklamak için MSI Dergisinin Şubat 2014 saysında
FNSS Genel Müdürü Nail Kurt ile yapılmış söyleşiden bir alıntı
yapacağım:
“(…)
BAE
(Birleşik Arap Emirlikleri), araçlarına iyi bakan ve çok iyi seviyede
tutan ülkelerden birisidir.
(…)
BAE,
her sene çok ciddi miktarda yedek parça ve hizmet alımı yapıyor; bizim
Kara Kuvvetleri Komutanlığı envanterinde yer alan 1690 adet ZMA için 20
yıldır sattığımız toplam yedek parçanın çok fazlasını, her yıl 133 adet
ZMA’ları için alıyorlar.”
İşte
araçları aldıktan sonra yedek parça almıyarak araçları idame edeceğini
sanan zihniyet (kısa vadede yedek parça almıyarak tasarruf edip uzun
vadede araçların normalinden daha kısa sürede elden çıkmalarına neden
olan zihniyet) şark kurnazlığıdır. Burada karşımıza hemen
bir soru çıkar: BAE şarklı değil mi?
Bir başka örnek daha da vahimdir.
İsim vermeden devam edeceğim.
NATO memleketlerinin ortak kullandığı bir silah sistemi için NATO
memleketlerinin temsilcileri periyodik olarak toplanır ve idame
sorunlarını tartışırlar. Memleketimiz adına da bir temsilci
katılmaktadır. Sistemin dalga kılavuzunun kurutucu sisteminde sorun
vardır ve arızalar arası ortalama zaman beklenenden düşüktür. Her
memleketin temsilcisi yaşadıklarını ve sorunlarını böyle bir ortamda
paylaşmaktadır ve toplanan malumat üretici şirketle paylaşılarak
iyileştirme çalışmalarına yardımcı olunmaktadır.
Ama bizden hiç ses
çıkmaz. Bu durum diğer NATO memleketlerinden gelen temsilcilerin
dikkatini çeker ve zaman zaman sorarlar:
“Sizde
hiç arıza olmuyor mu?”
Temsilcimiz ne yapsın, bir cevap vermek
mecburiyetindedir:
“Bizimkiler
sisteme çok iyi bakıyorlar.”
Ama bir taraftan kendisi de olayın ardındaki hakikati
merak etmektedir. Daha sonra yurt dışı görevi bitince sistemin
kullanıldığı yere gider ve sorar: “
Siz
bu kurutucu sistemi nasıl idame ediyorsunuz?”
Cevap çok çarpıcıdır:
“Arıza
yapmasın diye çalıştırmıyoruz.”
Dalga kılavuzunun
kurutucusunun çalıştırılmaması durumunda neler olabileceğini okuyucuya
bırakıyorum. Burası Türkiye, Patagonya değil.
Daha genel bir tanımlamayı şöyle yapmak isterim.
Bir memleket çok
kollu bir birleşik kap gibidir. Normal durumda bütün
kollardaki sıvı aynı seviyede olmalıdır. Bu durum enerji kaybının
(kaynak israfı) en az olduğu durumu ifade eder. Bir koldaki sıvıyı
diğer kolların seviyesinin üzerine çıkarmak için bir mekanizma kurup
enerji/kaynak harcamanız gerekir. İdeal olan aynı enerjiyi/kaynağı
sistemdeki sıvı seviyesini artırmak için kullanmanız gerekirken, diğer kolların sıvı seviyesini
azaltmak pahasına kendi kolundaki seviyesi artırıp bundan gurur
duyabilmek şark kurnazlığıdır.
Şark kurnazlığı konusunu geriden bırakıp yaşadığım bir
olayla, sebep analizine devam edeceğim.
Sene 2001.
O senenin Mayıs’ında Havelsan’dan ayrılmış ve Haziran’ında Thales
International’da İş Geliştirme Müdürü olarak işe başlamıştım. Şirketin
daha ziyade sivil ağırlıklı bir bölümü için İstanbul’da iki günlük bir
sempozyum düzenlendi. Çeşitli memleketlerin satış temsilcileri takdim
yaparak her memlekette nele yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını,
memleketlerde çalışma yöntemlerini anlattılar. İkinci günün sonunda
kafamda bir resim oluşmuştu. Aradan geçen yıllar bu resmi yok etmek bir
yana, daha da keskinleşti.
Memleketleri gelişmiş düzeyleri bakımından klasik olarak
üçe ayıracağım:
- Gelişmiş
Memleketler (GM)
- Gelişmekte
Olan Memleketler (GOM)
- Az Gelişmiş
Memleketler (AGM)
Sempozyum devam ettikçe, anlatılanlardan GM ile AGM
arasında bazı açılardan benzerlikler olduğunu, GOM’in ise tamamen
kendine özgü davranış biçimleri olduğunun farkına vardım.
Fark, bilgi/malumat/uzmanlık konularına yaklaşımdan ortaya çıkıyordu.
GM ve AGM’de
bilgi/malumat/uzmanlığa yaklaşım daha saygılı olmasına karşın, GOM’de
bilgi/malumat/uzmanlığa yaklaşım daha saygısızca olmakta, çünki herkes
herşeyi bildiğini iddia etmektedir.
————— BİLGİ/MALUMAT ALANI YELPAZESİ——————
—BİLİNMİYEN BİLİNMİYENLER—BİLİNEN
BİLİNMİYENLER—BİLİNENLER—-
Biraz ayrıntıya girelim:
- Gelişmiş Memleketler (GM)
- Yelpazedeki “Bilinmiyen Bilinmiyenler” alanının
farkındadır. Bu alana dair araştırma yaptırır, en önemlisi bu konuda
risk analizi yaptırır.
- İhtiyacını karşılamak için “Bilgi”yi arar, bulur,
gerekirse ARGE yaptırır, bedelini öder ve protip tasarımlar yaptırır,
en uygununu seçer ve ihtiyacını karşılar.
- Projeleri anahtar teslimi şeklindedir. Ana
yüklenici bütün ana ve alt sistemlerden sorumludur.
- İhale süreci optimumdur.
- Sadece uzman şirketler arasında rekabete izin
vardır.
- Liyakat makamdan önemlidir.
- Proje safhalarının en önemlisi “Alınan dersler”
kısmıdır ve mutlaka yapılır.
- Her iş bir kerede yapılır. İsraf en alt
düzeydedir.
- Araştırma ve geliştirme en üst seviyededir.
- Tedarik maliyetinde, ömür boyu maliyet dikkate
alınır.
- BİLGİ’ye teslim olunur.
- Gelişmekte Olan Memleketler (GOM)
- Yelpazedeki “Bilinmiyen Bilinmiyenler” alanının
farkında değilmiş gibi davranır. Bu alana dair araştırma yapma, en
önemlisi bu konuda risk analizi yaptırma eğilimi yoktur.
- Projeleri yarı-anahtar teslimi şeklindedir. Ana
yükleniciden bazı alt-sistemler teslim edilir ve hepsinden sorumlu
olması istenir.
- Karar makamında oturanlar her zaman herşeyi
bilirler.
- Herkesin her şeyi bildiği zihniyeti hakim
olduğundan her şirketin de her şeyi yapabileceği düşüncesi hakimdir.
İhaleler, uzman olsun veya olmasın her şirkete açıktır.
- Makam, liyakatten önemlidir.
- Projeler, ihale süreci dahil, teknolojik seviyesi
dikkate alındığında en kısa sürede tamamlanır.
- İhale süreçleri çok uzundur.
- Proje safhalarının en önemlisi “Alınan dersler”
kısmı atlanır veya “mış” gibi yapılır.
- Hiç bir iş bir seferde tamamlanamaz. İsraf azami
düzeydedir.
- Araştırmaya yeni başlanmıştır. Geliştirmeyi
araştırma sanan çoktur.
- Tedarik maliyetinde, henüz ömür boyu maliyeti
dikkate alma seviyesine gelinmemiştir.
- KİBİR’e teslim olunur.
- Az Gelişmiş Memleketler (AGM)
- Çok geniş bir “Bilinen Bilinmiyenler” alanının
farkındadır, çözemiyeceğini bilir.
- İhtiyacını karşılamak için “Bilen”i arar, bulur,
bütçesi dahilinde pazarlık eder ve ihtiyacını karşılar.
- Projeleri anahtar teslimi şeklindedir. Ana
yüklenici bütün alt sistemlerden sorumludur.
- Uzman şirket zaten seçilir. Sonra da devam edilir.
- Liyakat, istemiyerek de olsa, makamın önüne
geçebilir.
- Projeler, ihale süreci dahil, teknolojik seviyesi
dikkate alındığında en kısa sürede tamamlanır.
- Proje yönetimi en asgari düzeydedir. Genellikle
ana yüklenicinin proje yönetimini destekler mahiyettedir.
- İşler bir seferde yapılır. İsraf seviyesi kabul
edilebilir seviyededir.
- Araştırma ve geliştirme en alt seviyededir.
- Tedarik maliyetini, sözleşme bedeli olarak görür.
- BİLEN’e teslim olunur.
Memleketimizin durumu nedir?
Türkiye’nin, 1990’ların sonundan itibaren yavaş yavaş GOM sınıfına adım
attığını düşünüyorum. Bu geçişi açıkça tanımlayamasam bile
tecrübelerimden böyle bir sonuç çıkardım. GOM davranış biçimlerine göre
değerlendirdiğimde de Türkiye’nin bir GOM olduğu kanısımdayım. Bu
geçişin çok iyi gözlemlediğim bir etkisine şöyle bir örnek vermek
isterim:
1980’lerde Gölcük Tersanesi Komutanlığında görev yaptım.
Dz.K.K.lığının çeşitli tedarik projelerinin kabul testlerine, her
overhol sonunda gemilerin silah-elektronik aksamın kabul testlerine
katıldım. O dönemde memleketin henüz AGM seviyesinde idi.
Var olan kültürümüz, sözleşme imzalanana kadar ana yüklenici adayıyla
zorlu bir müzakere (aslında pazarlık demek daha doğru olur), sözleşme
imzalanıp yürürlüğe girdikten sonra Ana yüklenici ile yanyana çalışıp
projenin tamamlanması için çalışmaktı. Hiç bir zaman bir gemiyi sıfır
hata ile teslim almadık. Her zaman bir protokol imzalandı. Gayet iyi
farkındaydık ki, Ana yüklenici parasını almadan bazı hatalarını
tamamlamakta zorlanacaktı. Bir kazan-kazan stratejisiydi.
Protokollerdeki maddelerin belki çok az kısmı hariç Ana yükleniciler
tarafından tamamlandı. Ama en önemlisi sistemler envantere zamanında
girdi ve kullanıcıya teslim eddildi.
Sonra, seneler geçti ve memleket GOM seviyesine çıktı.
İdarenin çalışma
biçimi de seneler içinde değişmeye başlamıştı. Var olan kültür yerini
GOM seviyesine uyan bir kültüre yerini bırakmıştı. Artık Ana yüklenici
ile birlikte çalışma kültürü,yerini Ana yüklenicinin ayağına taş koyma
kültürüne bırakmıştı. Herkesin her şeyi bildiğini sandığı
bir kültürün doğal sonucudur aslında. Görev yaptığım zamanlarda bir
proje gecikmeye başladığı zaman, kendimizi de sorumlu hissederdik. GOM
kültüründe ise bütün sorumluluk ve hata daima Ana yükleniciden
kaynaklanır. Ana yüklenicinin elini kolunu bağlayıp projenin
gecikmesine neden olduğu için övünen idari personel GOM kültürünün bir
parçasıdır ve projenin gecikmesinden asla kendini sorumlu tutmaz.
Yazının sonuna gelmişken bir hususu belirtmekte yarar
görüyorum. Yukarıdaki olumsuzlukları olmaması gereken hususlar olarak
kaleme almadım. Tam aksine AOM seviyesinden GM seviyesine çıkmak için
yaşanması gereken hakikatler olarak görüyorum. Yazma nedenim, bir
bilinç düzeyi oluşturulabilirse, bu geçişin daha hızlı ve daha az
zararlı olarak yapılabileceğine dair inancımdır.
Yazıma ilave edilecek çok şey olabilir. Benzer
tecrübeleri yaşamışlar olabilir. Bunları paylaşırlarsa, bu yazı da
gelişmeye devam edebilir. Yani bu yazıyı yayınlıyor olmama rağmen onu
taslak olarak kabul ediyorum.
Bu yazı tamam olmasa bile meramımı anlatacak kadar da
işin özünü vermektedir. Bu nedenle bundan sonraki yazımı “SAVUNMA
SANAYİİNDE ÇATLAK FİNCANLAR” ismiyle yayınlayacağım ve daha
somut örneklere yer vereceğim. Tahminim yazımın bir ay kadar bir süre
alacağıdır ve Nisan 2014 ayı içinde yayınlamayı hedeflemekteyim.
Sağlıcakla kalın!
|