|
|
11 günlük gazete, sekiz televizyon kanalı, dokuz internet sitesi ve bir
aylık dergiden oluşan toplam 29 yayın organının 28 Mart tarihinde
yayınlanan “İğrenç ihaneti lanetliyoruz” başlıklı
metni, gazetecilik açısından bir dizi vahim sorun içeriyor.
Metni ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde, toplam 170
sözcüklü metinde, gazetecilikle ilgili sadece bir tek satır (dokuz
sözcük) yer aldığını görüyoruz. O da metne galiba sonradan eklenmiş son
satır: “Haberciler olarak sürecin yakın
takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla bildiririz.”
Aslında bu cümle de malûmun ilamı.
Çünkü gazetecilerin / habercilerin doğal görevi ve işlevi zaten tüm
süreçlerin yakın takipçisi olmak. Bu cümle tüm metinde yama gibi
duruyor. Metnin tümünün bir gazetecinin kaleminden çıkmadığı belli. İktidar partisinin ya da devletin
üçüncü sınıf bir propagandacısının çiğ, sığ üslûbu sırıtıyor bu
metinde. Son cümle ayıp olmasın diye bir gazeteci tarafından eklenmiş
olabilir.
Geriye kalan bölümlere baktığımızda, 170 sözcükten beşi İHANET.
Metne ağırlığını koyan diğer sözcükler ise: Casusluk,
karanlık yapı, illegal adımlar, sözde vatanperver…
Üstelik ihanet sözcüğü her seferinde öneminin altının çizilmesi için
sıfatlarla verilmiş: İğrenç ihanet, akıl
almaz ihanet, siyaseti rehin alan ihanet
ve nihayet tarihte görülmemiş ihanet.
Yazar, belli ki,
bir ihanet uzmanı. İhanetin iğrenci ve güzeli arasında ayrım yapmış,
yetmemiş, her seferinde, sanki ihanet sözcüğü yeteri kadar olumsuz
değilmiş gibi, güçlendirici sıfatlar, tanımlar eklemiş. Amplifikatör
etkisi!
Metinde “Suriye tapelerinin” “kesin ve net bir
şekilde” “iğrenç bir casusluk faaliyeti” olduğu belirtiliyor.
Metinde ve metni
yayınlayan gazetelerde konuyla ilgili hiçbir ayrıntı olmadığı halde, bu
“kesin ve net bir şekilde” ibaresi, aslında inandırıcılığı güçlendirmek
için eklenmiş. Çünkü metin yazarı da aslında kuşkulu. Bu
kuşkusunu gizlemek ve her şeyden emin olduğu görünümünü vermek için “kesin ve net bir şekilde”
ibaresini kullanmak ihtiyacını duyuyor.
Metnin daha sonraki bölümünde yer alan, geleceğe ilişkin
bir taahüt açıklaması var:
“İhaneti asla desteklemeyecek, asla
boyun eğmeyecek, failleri ile asla aynı çizgide yürümeyeceğiz.”
Bir gazete ya da
gazeteci zaten normalde, doğası ve görevi gereği, ihaneti ya da bir
zaferi desteklemez, ona boyun eğmez, ona alkış tutmaz, failleri ile, ki
bunların gazeteci olmadığı kesin, aynı çizgide zaten yürümez.
Metni kaleme alan propagandacı, bu satırları yazarken, metnin bir
gazeteler koalisyonu bildirisi olduğunu tamamen unutmuş.
Stajyer propagandacı, metnin bu bölümünde ipin ucunu
tamamen kaçırmış ve konuyla hiçbir ilgisi olmayan, geçmişe ait bir
alana yönelmiş:
“Türkiye’nin bankaları bir bir batırılırken, kardeş kanı oluk
oluk akarken bu sözde vatanperver kasetçiler neredeydi?”
Metin ihanetçilerin geleceği hakkında da işi sağlam tutmak için bir
cümle yazmadan edememiş:
“Acaba bu zihniyet ipleri dışarıda olan bir
Türkiye’yi ele geçirdiğinde hangi bağımsızlığı, hangi özgürlüğü bu
millete tattırmayı hedefliyor?”
Bu cümlede sanki bir lapsus var. Bu zihniyetin “Türkiye’yi ele geçirme”
olasılığından söz ediyor ki, rakibin gücü hakkında gizli bir bilgiyi
faş etmiş oluyor.
Son bölümde yer alan
“(bu ihanetin) hesabının sorulması Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin boynunun borcudur”
cümlesi de bir gazeteci önermesi değil. Çünkü gazeteci devlet adına
konuşmaz. Ama yazar gazeteci değil, resmî propagandacı olunca her şey
mübah…
Bu kısa söylem analizinin ardından gelelim şimdi işin
meslekî yanına:
— Bir
gazete, bir gazeteci herhangi bir siyasî olayı kınamaz, alkışlamaz,
lanetlemez, yani aşırı bir tepki verip olay hakkında tutum almaz.
Gazetenin görevi, söz konusu olay hakkında ayrıntılı bir habercilik
çalışması yapıp olayı okurlarına doğru, çok boyutlu, inanılır,
güvenilir ve hızlı bir şekilde bildirmektir. Gazeteci taraf olduğu zaman bu
temel işlevini hakkıyla yerine getiremez. Hatta gazetecilik
sıfatını yitirip propagandacı kimliğine bürünür.
İnsan hakları ve düşünce, ifade, basın özgürlüğünün ihlali
konularında ise gazete/gazeteci mutlaka taraf olmak, tutum almak
zorundadır. Bu onun siyasî, ideolojik, dinî bir tercihi değil, sadece
meslekî zorunluluğudur. Bu durumlarda da, tek tek gazeteler ya da
benzeri ideolojik çizgideki gazeteler değil, Gazeteciler Cemiyeti,
Birliği, Sendikası gibi meslekî kuruluşlar bildiri kaleme alır, tüm
gazeteler de bu bildiriyi yayınlar.
Bu son Suriye dinleme kayıtlarında bir gazetenin yapması
gereken aslında öyle çok da zor bir şey değil:
Gazete, öncelikle bu ses kayıtlarının doğruluğunu
(otantisitesini) saptamak durumunda. Bunu laboratuarlarda teknik
incelemeyle, toplantıda söz alan dört kişiye sormakla yapmak mümkün.
Bu iki denetimden sonra kayıtların sahte, montaj olmadığı kesinleşirse,
kayıtların içeriğinde kamu çıkarı olup olmadığı incelenmelidir. Yani “Biz bu haberi yayınlarsak,
okurun / yurttaşın / kamunun / toplumun bilmesi, basın özgürlüğü,
demokrasi, kamu güvenliği ve geleceğimiz açısından bir artı değer
yaratıyor mu?” sorusuna ayrıntılı ve doğru yanıtlar bulmak
gerekir.
Bu iki testten de geçiyorsa haber, yayınlamak için diğer tâli kriterler
kontrol edilir:
Haberin tüm unsurları mevcut mu?
Haberde tüm tarafların görüşleri var mı?
Haberde herhangi bir kişinin temel hak ve hürriyetlerine yönelik bir
cümle, kelime var mı?
Herhangi bir kuruma hakaret var mı?
Nefret söylemi veya bunu çağrıştıracak sözcük, cümle var mı?
Vesaire… Tüm bunlar denetlendikten sonra, habere yayın yasağı gelse
bile, haber doğru ve kamu çıkarına hizmet ediyorsa yayınlamak gerekir.
Çünkü gazetecilik kanunla, mahkeme kararıyla ya da resmî yasaklarla
kendini sınırlayamaz.
Gazetecilik gerçeğin peşine düşme, gerçeğe yaklaşma, gerçeği mümkün
olduğu kadarıyla yakalayıp, onu haber haline getirip yayınlama
mesleğidir. Gazetecinin
birinci ve en önemli sorumluluğu gerçeğe karşıdır. Mahkemeye, yasaya ya
da yasağa karşı değil…
Yanlış anlaşılmasın, ben burada gazeteciler yasalara, mahkeme
kararlarına, yasaklara hiçbir zaman hiçbir yerde uymasınlar demiyorum.
Ama gerçek ile yasa / mahkeme kararı / yasak çeliştiği zaman,
gazeteci gerçeği savunmak zorundadır. Savunmazsa, gazetecilik
niteliğini yitirir.
Bu konuda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Slovakya
/ Radio Twist davasında önemli bir kararı var. İktidar
tarafından yasaklanmış bir ses kaydının yayını nedeniyle mahkûm olan
bir radyo istasyonu, bilahare AİHM’e başvurdu. Strasbourg Mahkemesi,
AİHS’nin düşünce, ifade ve basın özgürlüğünü güvence altına
alan 10. maddesinin çiğnendiğini saptayarak, yasaklanmış bir telefon
görüşmesini yayınlayan radyoyu mahkûm eden Slovakya’nın sözleşmeyi
ihlal ettiğini saptadı. Kamu çıkarı olduğu için yasaklanmış olsa bile
yayın yapan Radio Twist’i de haklı buldu.
— İlan metni çok keskin, militan, devletçi bir söylem
içeriyor, ama lanetlediği olayı açıklamıyor. İlanı yayınlayan gazetelerde de
dinleme kayıtlarının en küçük ayrıntısı olmadığı gibi, konunun millî
güvenlikle, devlet sırrıyla ilgili olduğu öne sürülüyor. Bu doğru
değil. Çünkü orada, o toplantıda, üst düzey güvenlik yetkilileri, komşu
bir ülkeye savaş ilan etmek için yapılması muhtemel kışkırtmaları
planlıyor. MİT başkanı Suriye’den Türkiye’ye füze
attırmayı, Süleyman Şah Türbesine sahte bir saldırı düzenleme
olasılığını gündeme getiriyor. Bu konuşmaların millî güvenlikle ilgisi
yok, bunlar çok açık suçlar…
İlan metninin çelişkisi şu: Bir olayı lanetliyor, ama
olayın ne olduğunu söyleyemiyor. Olayın aslını tahrif ediyor. Kışkırtma
senaryolarını sansür ediyor. İlan metni savaş senaryosu üreten
sorumluları gizleyip savunurken, bu doğru ve kamu çıkarı içeren bilgiyi
haberleştirenlere karşı saf tutuyor.
Oysa ki başta Cumhuriyet gazetesi, toplam yedi gazete ve onlarca
internet sitesi konuşmaların içeriğini yayınladı. Metnin İngilizceye ve
İspanyolcaya çevrildiğini duyduk. Konu tüm dünya medyasında en ön
sıralarda yer aldı. Lanetçiler koalisyonu bu konuda azılıkta kalıp
gizledikleri bir olayı lanetlemekle yetinmiş oldular. Üstelik de sansür
bumerang etkisi yarattı ve konuşmanın içeriği tüm dünyaya yayıldı. Bu
ilanın önemli bir dezavantajı daha var: Söz konusu medya organlarının
okurları Suriye meselesinin ilanda belirtildiği gibi olmadığını
öğrendiklerinde, ki onlar da sadece kendi gazetelerini okumuyor, ilanı
yayınlayan gazetelere karşı güvenleri, inançları azalır. Aldatılmışlık
hissine kapılabilirler.
— İlan metninde imzası olan kimi yayın kuruluşlarının
yöneticilerini köşe yazılarından, televizyon sohbetlerinden az çok
tanıyorduk. Yakın zamanda onların da telefon görüşmelerinin ses
kayıtlarını dinledik. Bu
şahsiyetler, başbakan ya da üst düzey yetkililerle telefonda
görüşürken, bırakın gazetecilik meslek onurunu, insanlık onurunu
ayaklar altına alan davranışlar sergiledi.
Evet efendim, tabii
efendim, gereğini hemen yapacağım efendim… Gazeteci değil, ulak oğlanı
sanki!
Bu kişiler siyasî iktidarın emriyle meslektaşlarımızı işlerinden
ettiler. Yönettikleri gazeteleri hükümetin propaganda bülteni haline
getirdiler. Bu nedenle olsa gerek, tiraj kaybettirdiler. Ama on sene
önce evinin kirasını zar zor ödeyebilenlerin bugün 17 daire sahibi
olduğunu öğrendik. Yine bu kesime dahil kişilerin devlet bankası
müdürlerine telefon edip milyon dolar istedikleri belgelendi.
Bu ilan metni bir gazetecilik faaliyeti değildir, bir
sadakatin, bir bağımlılığın, bir sansürün ve tahrifatın belgesidir.
|