|
|
ABD’nin Suriye’ye askeri
müdahale planının arkasında, insani amaçlar değil stratejik çıkarlar
yatıyor.
Tarih gözlerimizin önünde tekerrür etmeye başladı, dün Irak’tı yeri,
bugün Suriye.
Ancak, ikinci kez yaşananlar da trajik.
Tuhaflığa gelince o da AKP hükümetinin Suriye politikasıyla ilgili.
Stratejik ‘açıklık’
ilkesi
ABD’nin Suriye’ye askeri
müdahale amacının stratejik boyutu, ABD liderliğindeki "Batı"merkezli
dünya düzeninin korunmasıyla yakından bağlantılıdır.
Bu düzenin en önemli ilkelerini de coğrafyaların uluslararası
kapitalizmin ekonomik, siyasi, kültürel hareketlerine (küreselleşmeye),
askeri müdahalelerine açık tutulması ve düzenin "kırmızı
çizgilerini geçenlerin" cezalandırılması oluşturur.
Doğu Bloku çökünce büyük
ve stratejik doğal kaynaklara sahip bir ekonomik coğrafya, "Batı"nın,
uluslararası sermayenin kullanımına açıldı"Tek kutuplu"
dünya düzeni projesi o günlerde, gerçekleştirilebilir gibi görünüyordu.
Ancak, hem dış tehdidin kalkması, Batı blokunun unsurlarını birbirine
bağlayan bağları zayıflatmaya hem de Çin, Rusya gibi büyük güçler
yükselmeye başlayınca, tek kutupluluk projesi yarıda kesildi, yerine, "çok
kutuplu", "kutuplar-arası", "kutupsuz"
gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılan bir belirsizlik oluştu.
Ancak bu belirsizlikte de hâlâ ABD liderliğindeki Batı dünyasının
koyduğu kurallar geçerli olmaya devam ediyordu.
11/9’dan hemen sonra yayımlanan ve Irak
savaşının teorik temelini oluşturan "QDR 2001"e
baktığımızda, birçok yeniliğin yanı sıra ABD’nin kendini "küresel
çıkarları olan tek devlet" olarak tanımladığını, ABD ordusuna tüm coğrafyalara
başkanın istediği derinlikte, sürede girebilme görevini verdiğini,
diğer ülkelerin ulusal egemenliklerinin de uluslararası düzen
karşısında sorumlu davranma koşuluna bağlandığını görüyoruz.
Rusya, Çin, Brezilya, Hindistan, Güney
Afrika, Venezüella gibi birçok devletin bu düzene itiraz ettiğini,
Almanya ve Fransa’nın kimi zaman ABD inisiyatiflerine uyum göstermekte
isteksiz davrandığını, bu muhalefetin de genellikle "ulusal
egemenliklere saygı gösterilmesi" noktasına odaklandığını
gördük.
Kosova savaşı öncesinde, Irak savaşına giderken, İran’ın nükleer enerji
programı tartışılırken, Libya’ya müdahale gündeme geldiğinde hep bu
ilke öne çıktı"Ulusal egemenliğe saygı" ilkesini
savunan ülkeler, hep Birleşmiş Milletler kararlarına dayalı bir
meşruiyeti savundular.
Bu saflaşma, BM’yi ABD açısından serbestçe kullanılabilir olmaktan
çıkardı.
Libya operasyonunun gösterdiği gibi NATO dahi tek parça olarak
davranamaz konuma geldi.
Obama’nın bugün Suriye bağlamında izlediği
politikaya, Suriye’de yaşanmakta olan insani trajediyi önleme kaygısı
değil, "uluslararası topluluğun kırmızı çizgileri",
"ABD’nin güvenilirliğini koruma zorunluluğu"
gibi ifadelerle dile getirilen ilkeler yol gösteriyor.
Diğer bir deyişle, Obama’ya ulusal sınırları tanımayan, Batı
üstünlüğünü, müdahaleyi normalleştiren, "Koruma Sorumluğu"
(R2P) gibi fantezileri yaşatan düzenin korunması zorunluluğu yol
gösteriyor.
Rusya ve Çin’in kaygısı da Suriye halkının
geleceği değil.
Bu iki ülke, ulusal egemenlikleri savunarak hem ABD’nin bu stratejik
yaklaşımını sabote etmeyi hem de postkolanyal (bağımlı) devletler
arasında yeni taraftarlar elde etmeyi hedefliyorlar.
İkinci kez de trajik
Süreç hem Obama hem de Suriye halkları
açısından trajik.
Aynı süreç bize tarihin, ne yazık ki komedi olarak değil, yine trajik
biçimde tekerrür etmekte olduğunu gösteriyor.
Obama’nın başkanlığa giden yolculuğunun,
2002’de henüz Illinois senatörüyken yaptığı savaş karşıtı konuşmayla
başladığı söylenir.
Bu konuşmada Obama "genel olarak savaşa değil, aptal
savaşlara, acele savaşlara" karşı olduğunu söylüyor,
Saddam’ın nasıl bir canavar olduğunu, kitle imha silahları
geliştirdiğini vurguladıktan sonra, "Ama Saddam’ın ne ABD’ye
ne de komşularına acil bir tehlike oluşturmadığını da biliyorum"
diyordu.
Obama’ya göre, "Anlaşılabilir bir mantıktan, geniş
uluslararası destekten yoksun bir işgal girişimi".."Ortadoğu’da
ateşi körükleyecekti... El Kaide’nin güçlenmesine neden olacaktı".
Bugün Suriye’ye müdahalenin mantığını
anlaşılabilir biçimde açıklayamayan Obama, o zaman eleştirdiği konuma
düşmüş durumda.
Obama, sürece, "cezalandırmaktan" söz ederek
başladı, şimdi "rejimin savaş kapasitesini aşındırmaya"
geldi.
O noktada da duracak gibi görünmüyor: Senatör McCain, "Bana
rejim değişikliği sözü verdiler" yoksa desteklemem demeye
getiriyor.
Savaşın aptallığına gelince, dün Irak’ta El Kaide yoktu; bugün El
Kaide, Suriye’de muhalefetin en etkin, en savaşçı kesimini oluşturuyor.
ABD web sitelerine, "yanan Beyaz Saray resmi" koyan
örgütlere yardım ediyor.
Esad rejimi devrilirse, El Kaide ve benzeri akımların ülkenin bir
bölgesini, hatta kimyasal silahları ele geçirme olasılığı çok yüksek.
Tüm olgular, ABD’nin bir kez vurmaya
başlayınca duramayacağını, süreci tırmandırmak zorunda kalacağını
gösteriyor.
Savunma Bakanı Kerry’nin "işgalin (deyip sonra, müdahale diye
düzeltmeye çalışıyor) maliyetini Suudiler ve Körfez ülkeleri
karşılayacak" sözleri de anlamlı.
Muhafazakâr politikacı, Pat Buchanan da bu açıklama üzerine "Araplara
paralı asker mi oluyoruz" diye soruyor.
Obama geldiği noktada "her siyasi yaşam, başarısızlıkla biter"
savını kanıtlamaya doğru gidiyor.
Irak savaşına giderken izlediğimiz
şarlatanlıkların, yalanların yeniden önümüze gelmeye başlaması da
trajik.
Örneğin, ABD Suriye’yi Tomahawk (patlayıcı başlığında aşındırılmış
uranyum gibi son derecede zehirli kimyasal-radyoaktif bir madde
taşıyan) füzeleriyle (şimdi uçaklardan da söz ediliyor) vurma
projesinin "savaş"olmayacağını savunuyor.
Clinton’ın, Lewinski’yle yaptığının seks olmadığını savunması gibi bir
şey.
Kerry, dışişleri
komisyonunda, Suriye muhalefetinin çoğunluğunun "seküler,
ılımlı"unsurlardan oluştuğunu savunurken yalan söylüyor.
İç Güvenlik (Homeland Security) Komisyonu Başkanı, senatör McCaul,
İsrail kaynakları, Kerry’i yalanlıyor; Putin, "Yalan söylüyor,
söylediğini de biliyor" diyor.
Obama ve Kerry
muhalefetin elinde kimyasal silah olduğuna ilişkin medya raporlarını,
Rusya’nın hazırlayıp sunduğu raporu görmezden geliyorlar.
Kimyasal silahı kimin kullandığı henüz belli olmadan, rejimi suçluyorlar"Bağımsız
kanıtlarımız" var diyorlar, ama bunları gösteremiyorlar.
Dahası, Kerry, dün yasadışı dinleme izleme konusunda Kongre’ye yalan
söylediği tescil edilen NSA Başkanı’nın sözlerine güvenilmesini istiyor.
On yıl önce Irak’ta yaşanan trajedi, gözümüzün önünde, bu kez Suriye’de
sahneye konuluyor.
Koyan da Nobel Barış Ödülü almış Obama.
Pazartesi yazımda Suriye
"krizinin" stratejik ve trajik boyutlarını
irdelemeye çalışmış "tuhaflığın" ise AKP
Hükümeti’nin Suriye politikasıyla ilgili olduğunu yazmıştım.
Buna değineceğim ama önce bir ironiye işaret ettikten sonra...
Bugün 11 Eylül
Bundan 12 yıl önce New
York’ta Dünya Ticaret Merkezi kuleleri, hâlâ tam olarak açıklanamayan
bir saldırıyla çökmüştü.
Saldırıda yaklaşık 3-4000 insan yaşamını yitirdi, ABD dış politikası,
savunma stratejisi yeni bir yöne döndü.
Bu yeni yönelimin adı daha sonra, Terörizme Karşı Küresel Savaş olarak
vaftiz edildi.
Bu savaşın açıklanan amacı El Kaide başlığı altında tanımlanan radikal
İslamcı akımları yok ederek, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ılımlı -İslam
rejimlerinden oluşan bir siyasi- ekonomik hatta kültürel "ekosistemin"
gelişmesine zemin hazırlamaktı.
Aradan geçen zamanda,
Irak, Libya toplumları enkaza çevrildi.
Pakistan-Afganistan sınırı yok oldu, yerinde radikal İslam, El Kaide
türevlerinin serbestçe dolaştığı bir coğrafya oluştu.
Bu akımların saldırıları Pakistan’ı halen yıkıma götürüyor.
İslam dünyasında, Şii-Sünni kamplaşması on yıllarca sürmesi olanaklı
bir dini savaşlar ortamı yarattı.
Saldırıdan önce Irak’ta El Kaide yoktu,
şimdi Irak-Suriye ve Levant El Kaide’si adlı her hafta onlarca insanı
öldürmeye devam eden çok uluslu bir yapı var.
Libya’da da El
Kaide yoktu, ama ABD, kimi El Kaide gruplarıyla işbirliği içinde
Kaddafi rejimini devirdikten sonra, şimdi Bingazi, El Kaide ve benzeri
grupların ganimet paylaşmak için savaştıkları bir alana dönüşmüş
durumda.
Kaddafi rejiminin silahları Kuzey Afrika’ya dağıldı, El Kaide
türevlerinin güçlenerek, örneğin Mali’de olduğu gibi yeni krizlere yol
açmalarına olanak sağladı.
Suriye’ye gelince, Esad Rejimi’ne karşı
başlayan barışçı, demokratik ayaklanma, kısa sürede silahlı
militanların oradan, ABD’nin yakın denetimi altındaki Körfez
ülkelerinin desteğiyle de, Irak, Suriye Levant El Kaidesi’nin, El Nusra
örgütünün, birçok irili ufaklı radikal Müslüman grupların hâkimiyeti
altına girdi.
Şimdi ABD’nin Suriye rejimine karşı planladığı saldırının,
gerçekleşirse, Suriye El Kaide gruplarını güçlendireceği, Suriye
toplumunu yıkıma bir adım daha yakınlaştıracağı kesin...
Kısacası,
Terörizme Karşı Küresel Savaş, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da devletleri
yıkan, "terörizmi" güçlendiren, "terörizm" listesindeki gruplarla
işbirliği yapılan savaşlara yol açtı.
‘Kılıç
oynamak istiyorsan’...
Libya saldırısı öncesinde İngiltere savunma
bütçesinde önemli kesintiler yaptığında bir ABD’li görevli Financial
Times’dan Philip Stevens’e şöyle demiş: "Başbakanınız kılıç
oynamak istiyorsa, kendi kılıcını getirmeyi unutmasın" Sonra
eklemiş "Sahi o ordusunu yeni feshetmemiş miydi?"
Bu anekdotun, hem kılıcı tutacak el ve akıl
hem de kılıcın havada kalmasına olanak veren enerji bağlamında AKP
Türkiye’sinin Suriye politikasına "cuk" oturduğunu
düşünüyorum.
Öyle ya, son Genelkurmay Başkanı terörist,
ordunun en üst kademesi darbeci çıkmadı mı?
Böylece bir kuşak komutan tasfiye olmadı mı?
Kılıcın havada kalmaya
devam etmesi için gereken enerjiyi sağlayacak ekonomide de göstergeler
hızla ters yöne doğru gidiyor.
Suriye savaşı, Türkiye açısından ithalata bağımlı bir savaş teknolojisi
ile sürdürülme riski taşıyor.
Bu iki zaafı dengelemek için, Suudi Arabistan ve Körfez’den gelmesi
beklenen mali kaynaklar yeni bağımlılık ilişkileri getirme riskleri
taşıyor.
Bu savaş, Şii-Sünni saflaşmasından dolayı, Türkiye’ye sıçrama,
Türkiye’nin de gerek Kürt sorunu gerekse de yeni bir göç dalgasına
bağlı olarak Suriye sınırının güvenliğini kaybetme olasılığını
getiriyor.
Savaşın Rusya-ABD arasında bir proksi savaşına dönüşmesi, Lübnan ve
İran’ı da içine çekmesi olasılığı, "bilmediğimiz
bilinmeyenler" türünden riskler içeriyor.
AKP Türkiye’sinin savaşa
bu kadar istekli olması aklıma, ister istemez Eurovizyon kazandıran yüz
kızartıcı oryantalı getiriyor: "Everyway that I can.."
İyi ama niye?
(Açık
İstihbarat : Yazarın bu başlıkla yayınlanan iki yazısı
birleştirilmiştir)
|