Siyaset19 Ekim 2004 00:00
Kurt Elmanın İçinde! - Özcan Yeniçeri
Toplumların yaşadığı her sosyal, siyasal, ekonomik ve mali başarı ya da krizinin arkasında bir liderlik krizi olduğu bilinmektedir.Tarihin öyle dönemleri vardır ki içinden birkaç lideri çekip aldığınızda ortada anlamsız bir sürü olaylar yığınından başka bir şey kalmaz.Görünen o ki, Türkiye gibi yakın zamana kadar devlet adamı yetiştirmek için yola çıkan ülkeler sonuçta şirket adamı yetiştirmişlerdir.cialis forum cialis prodaja cialis bez receptacialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu''na bağlı ''azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu''nun 1 Ekim 2004 tarihli raporu yayınlandı.
Sözü edilen çalışma grubu, yayınladıkları raporlarıyla kendilerini teşekkül ettirenlerin amaçlarına maksimum hizmet sağladıklarını kanıtlamış oldular.
Rapor "tek kültürlü ulus devlet modelin insan haklarını göz ardı eden boyutu yerine, çokkültürlü, çokkimlikli, özgürlükçü ve çoğulcu yeni bir toplum modelinin esas alınmasını öneriyor".
Başbakanlık tarafından hazırlatılan bu rapor, Atatürkün kurduğu milli devlet modeline AB''nin açıkladığı ilerleme raporundan çok daha büyük iddia ve ithamlarla saldırmaktadır.
Rapora göre dünyada artık "bir ülkede azınlık olup olmadığını, o ülkeye sormamak ve eğer ''etnik, dilsel, dinsel bakımından farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz parçası sayan'' gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduğunu kabul etmek yönünde bir eğilimin" var olduğundan söz ediliyor.
Raporun oryantalist kafa ya da kafalardan çıktığı bellidir.
Bir defa yazılanlar dünya gerçekleriyle örtüşen şeyler değildir.
Dünyada ABD, İngiltere, Almanya, Israil vb.
gibi ülkelere hiç kimse azınlık ya da bir başka insan hakları ihlali dolaysıyla telkin ya da tavsiyede bulunamaz.
İsrail''in Filistin''de, ABD''nin Irak''ta, Cin''in Doğu Türkistan''daki tavırları ortada iken dünyada azınlık ya da etnisite haklarına yönelik bu tür bir eğilimden söz etmek gerçekçi olamaz.
Yani siz müsait olduğunuz ölçüde birileri sizin namehreminize el uzatabilir.
Dünyada itilip kakılmayı sineye çekenler ve ülkeye ihaneti rasyonelleştirenler sonuçta layık oldukları muameleyi görürler.
Bir takım insanların akıllarından geçenleri dünya gerçeği olarak nitelemesi ise ayrıca incelenmeye muhtaçtır.
Azınlık, insan hakları ya da etnisitelerle ilgili küresel güçlerin iddiaları ve dayatmaları insan severliklerinden değil, sözü edilen unsurları hegemonyalarının sürdürülmesinde bir enstrüman olarak kullanmak arzularından kaynaklanmaktadır.
Bu anlamda kendi kendisini sadomazoşistçe suçlayan rapor hazırlayan ülkeler, ancak küresel güçlerin emellerine gerekçe üretmekten öteye geçemezler.
Rapor, Avrupa ya da herhangi bir uluslar arası örgüt Türkiye''deki azınlıklar ve etnik yapıyla ilgili olarak ne söylüyorsa onun kabul görmesi gerektiğini söylüyor.
Rapora göre dünyada böyle bir eğilim var, bir grup "ben farklıyım ve azınlığım" diyorsa Türkiye''ye düşen görev bunu derhal kabul ederek gereğini yapmaktır.
Gerçek niyetin ne olduğu raporun ilerleyen maddeleri arasında göze çarpmaktadır.
Sözü edilen rapor, Anayasanın ''değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek'' maddeleri arasında yer alan "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Dili Türkçedir" maddesini, azınlık ve kültürel hakları kısıtlayıcı uygulamaların kaynağı olarak göstermektedir.
Bu noktada da "devletin dili olmaz", "resmi dili olur" ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişiklerinde bu resmi dili kullanmanın yanı sıra çeşitli diller konuşurlar.
"Yurttaşlar devletle ilişkilerinde resmi dili kullanmanın yanı sıra çeşitli diller konuşurlar" ibaresi birden fazla dilin devletle olan ilişkilerde geçerli olmasını talep etmek anlamına gelir.
Bunun Türkçesi resmi ilişkilerde çeşitli dillerin konuşulması ve kullanılmasını talep etmektir.
Yani Türkçeden başka dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesidir.
Bu açıklamada da gerçek niyet, değişik gerekçeler arkasına saklanmıştır.
Aslında birilerinin gırtlaklarına takılan "kem küm", "hık-mık" ettikleri şey Türkiye devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünebilirliğine uygun yasal bir zemin yaratmaktır.
Bir süre önce Türkiye''de "ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük aleyhine propaganda yapmak" suç olmaktan çıkarılmıştı.
Sıra, "Türkiye devletinin, ülkesi milletiyle bölünmez bütünlüğü"ne karşı faaliyetlere yasal zemin hazırlamaya gelmiştir.
Rapor, Türkiye''yi tehdit eden hiçbir olgu olmamasına rağmen bir takım insanların "Sevr Sendromu''na yakalandığını, bunun tehlikeli olduğunu ve sona erdirilmesi" gerektiğinden söz etmektedir.
Rapora göre Türkiye''de Pontus faaliyeti yokmuş, Patrik Vatikan tipi bir örgütlenme talebinde değilmiş ve dönmeler tepeden tırnağa masummuş bunlar millicilerin abartısıymış.
Rapora "milli devleti, üniter yapıyı ve milli kültürü esas alan" Kemalist modelin geride kaldığı yazılmış.
Raporun ortaya çıkardığı gerçek olan bir şey var ki, bu rapordaki zihniyet ortada dururken Sevr''i dışarıdan beklemeye gerek yoktur.
Zira artık kurt elmanın içindedir.
(Özcan Yeniçeri''nin Perşembe Günkü Yazısı) Şirket Adamı Olmak! Özcan Yeniçeri Yüzlerce yıldır Türkiye''nin içine düş(ürül)düğü duruma "kaht-ı rical" yani devlet adamı kıtlığının neden olduğu söylenir.
Toplumların yaşadığı her sosyal, siyasal, ekonomik ve mali başarı ya da krizinin arkasında bir liderlik krizi olduğu bilinmektedir.
Tarihin öyle dönemleri vardır ki içinden birkaç lideri çekip aldığınızda ortada anlamsız bir sürü olaylar yığınından başka bir şey kalmaz.
Görünen o ki, Türkiye gibi yakın zamana kadar devlet adamı yetiştirmek için yola çıkan ülkeler sonuçta şirket adamı yetiştirmişlerdir.
Halbuki devlet adamlığı ile şirket adamlığı arasında çok önemli farklar vardır. Ancak burada devlet adamlığı vasfının içinde halkın adamı olmak ve halktan olmak gibi bir zorunluluk da vardır.
Bu bir liderin halkı hedeflerin, ülkülerin ve değerlerin peşine takabilmesi için şarttır.
Bu yönü itibarıyla devlet adamı olmak başka şey bürokrat olmak ise daha başka bir şeydir.
Doğu toplumlarında zenginlikten daha çok erdemli olmaya, mala mülke yatırım yapmaktansa insani hasletleri önemsemeye meyilli olan bir yapı vardır.
Bu toplumlarda "devletli olmak", başka hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek kadar önemli bir değerdir.
Doğu ya da Batı''da Devlet adamı olmak tüccar olmakla aynı şey değildir.
Herhalde birileri "Tüccarlar medeniyeti" ya da "kahramanlar medeniyeti" diye iki farklı yapıdan durup dururken söz etmez.
Tüccar malının, üretiminin, satışının, bilânçosunun ve nihayet karının hesabını yapar.
Devlet adamı ise halkının refahını, geleceğini ve güvenliğini düşünmek zorundadır.
Dünyanın her yerinde tüccarlar milliyet, din, dil ve milli sınırlar karşısında duyarsızdırlar.
"Yıkılsın sınırlar", "kalksın gümrükler", "kahrolsun milliyetçilikler" söylemi sanıldığı gibi devrimci değil daha çok tüccar söylemidir.
Doğal olarak tacirler yalnızca milletlerinin, dinlerinin ya da dillerinin değil aynı zamanda karlarının olduğu yerde vardırlar.
Halbuki, devlet adamlarının savunmaları gereken bir ülkeleri, yaşatmaları gerekli olan bir kültürleri, korumaları gerekli bir sınırları, düşünmeleri gereken bir milletleri ve sürdürmeleri zorunlu olan bir tarihleri vardır.
Bilinmelidir ki kendi sınırları içinde olmak kaydıyla her iki meslek de değerlidir ve kutsaldır.
Ancak devlet adamları tüccarlığı, tüccarlık da devlet adamlığını kaldırmaz.
Her türlü mal ve hizmete açık sınırsız talep olan bir dünyada sürekli olarak mal ya da hizmet satmaya alışmış olan bir tacirin bir anda milli kültürü ya da menfaati korumaya kalkması zor iştir.
Elbette diplomatları tüccar, tüccarları da diplomat olan bir ülkenin hakim gücü sermaye olacaktır.
Şirketler, küreselleşme çerçevesinden yavaş yavaş devlet fonksiyonlarını üstlenmeye başladığı gözlenmektedir.
Bireyleri uysallaştırmada, bağımlı kılmada şirketler milli devletlerden daha etkilidirler.
McDonald''s''ın kurucularından Ray Kroc, "Fark ettik ki….
Konformist olmayan kişilere güvenemeyiz" demişti.
"Onları kısa sürede konformiste çevireceğiz… Kuruluş bireye güvenemez; birey kuruluşa güvenmek zorundadır….
Konformizme bu kadar önem veren bir sanayinin, geleneksel görüşlere meydan okuyan, yaygın inançlara muhalif, kendini yoktan yaratmış girişimciler tarafından kurulmuş olmasıdır" .
Şirketler yalnızca yetişkinlerin evcilleştirmekle değil aynı zamanda geleceğe hakim olmak için çocuklarla da ilgilenmektedirler.
Anne ve babanın yerini gelecekte şirketlerin alması için var gücüyle çalışanlar vardır.
"Can alıcı nokta, çocukların bir şirketi… anneleri, babaları, büyükanneleri, büyükbabaları gibi görmelerini sağlamak.
Benzer şekilde, eğer şirket vatanseverlik, ulusal savunma ya da sağlık gibi evrensel değerlerle bağlantı kurabilirse, çocukların kendisine inanç duymalarını sağlayabilir" .
Dili, dini, töresi, milli ve kültürel değerleri örselenirken kılını dahi kıpırdatmayan insan sayısıyla şirket ideolojisinin başarısı arasında büyük bir ilişki vardır.
Şirketler günümüzde hedeflerini daha da büyütmüşlerdir.
Artık toplum şirketlerin tam anlamıyla üzerinde uygulama yaptıkları bir çalışma nesnesi haline gelmiştir.
Ellerine geçirdikleri teknolojik güçle şirketler, toplumları siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel açıdan ve zihinsel seviyede kontrol etmek ve hatta kurmak imkânına ulaşmışlardır.
Gelişmeler şirketleri asgari düzeyde de olsa milli olmayanın devletlerinin milli kalmasının mümkün olmadığını göstermektedir.
Günümüzde de geçerli olan devlet adamlığı modeli değil şirket adamlığıdır.
Sözü edilen çalışma grubu, yayınladıkları raporlarıyla kendilerini teşekkül ettirenlerin amaçlarına maksimum hizmet sağladıklarını kanıtlamış oldular.
Rapor "tek kültürlü ulus devlet modelin insan haklarını göz ardı eden boyutu yerine, çokkültürlü, çokkimlikli, özgürlükçü ve çoğulcu yeni bir toplum modelinin esas alınmasını öneriyor".
Başbakanlık tarafından hazırlatılan bu rapor, Atatürkün kurduğu milli devlet modeline AB''nin açıkladığı ilerleme raporundan çok daha büyük iddia ve ithamlarla saldırmaktadır.
Rapora göre dünyada artık "bir ülkede azınlık olup olmadığını, o ülkeye sormamak ve eğer ''etnik, dilsel, dinsel bakımından farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz parçası sayan'' gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduğunu kabul etmek yönünde bir eğilimin" var olduğundan söz ediliyor.
Raporun oryantalist kafa ya da kafalardan çıktığı bellidir.
Bir defa yazılanlar dünya gerçekleriyle örtüşen şeyler değildir.
Dünyada ABD, İngiltere, Almanya, Israil vb.
gibi ülkelere hiç kimse azınlık ya da bir başka insan hakları ihlali dolaysıyla telkin ya da tavsiyede bulunamaz.
İsrail''in Filistin''de, ABD''nin Irak''ta, Cin''in Doğu Türkistan''daki tavırları ortada iken dünyada azınlık ya da etnisite haklarına yönelik bu tür bir eğilimden söz etmek gerçekçi olamaz.
Yani siz müsait olduğunuz ölçüde birileri sizin namehreminize el uzatabilir.
Dünyada itilip kakılmayı sineye çekenler ve ülkeye ihaneti rasyonelleştirenler sonuçta layık oldukları muameleyi görürler.
Bir takım insanların akıllarından geçenleri dünya gerçeği olarak nitelemesi ise ayrıca incelenmeye muhtaçtır.
Azınlık, insan hakları ya da etnisitelerle ilgili küresel güçlerin iddiaları ve dayatmaları insan severliklerinden değil, sözü edilen unsurları hegemonyalarının sürdürülmesinde bir enstrüman olarak kullanmak arzularından kaynaklanmaktadır.
Bu anlamda kendi kendisini sadomazoşistçe suçlayan rapor hazırlayan ülkeler, ancak küresel güçlerin emellerine gerekçe üretmekten öteye geçemezler.
Rapor, Avrupa ya da herhangi bir uluslar arası örgüt Türkiye''deki azınlıklar ve etnik yapıyla ilgili olarak ne söylüyorsa onun kabul görmesi gerektiğini söylüyor.
Rapora göre dünyada böyle bir eğilim var, bir grup "ben farklıyım ve azınlığım" diyorsa Türkiye''ye düşen görev bunu derhal kabul ederek gereğini yapmaktır.
Gerçek niyetin ne olduğu raporun ilerleyen maddeleri arasında göze çarpmaktadır.
Sözü edilen rapor, Anayasanın ''değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek'' maddeleri arasında yer alan "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Dili Türkçedir" maddesini, azınlık ve kültürel hakları kısıtlayıcı uygulamaların kaynağı olarak göstermektedir.
Bu noktada da "devletin dili olmaz", "resmi dili olur" ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişiklerinde bu resmi dili kullanmanın yanı sıra çeşitli diller konuşurlar.
"Yurttaşlar devletle ilişkilerinde resmi dili kullanmanın yanı sıra çeşitli diller konuşurlar" ibaresi birden fazla dilin devletle olan ilişkilerde geçerli olmasını talep etmek anlamına gelir.
Bunun Türkçesi resmi ilişkilerde çeşitli dillerin konuşulması ve kullanılmasını talep etmektir.
Yani Türkçeden başka dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesidir.
Bu açıklamada da gerçek niyet, değişik gerekçeler arkasına saklanmıştır.
Aslında birilerinin gırtlaklarına takılan "kem küm", "hık-mık" ettikleri şey Türkiye devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünebilirliğine uygun yasal bir zemin yaratmaktır.
Bir süre önce Türkiye''de "ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük aleyhine propaganda yapmak" suç olmaktan çıkarılmıştı.
Sıra, "Türkiye devletinin, ülkesi milletiyle bölünmez bütünlüğü"ne karşı faaliyetlere yasal zemin hazırlamaya gelmiştir.
Rapor, Türkiye''yi tehdit eden hiçbir olgu olmamasına rağmen bir takım insanların "Sevr Sendromu''na yakalandığını, bunun tehlikeli olduğunu ve sona erdirilmesi" gerektiğinden söz etmektedir.
Rapora göre Türkiye''de Pontus faaliyeti yokmuş, Patrik Vatikan tipi bir örgütlenme talebinde değilmiş ve dönmeler tepeden tırnağa masummuş bunlar millicilerin abartısıymış.
Rapora "milli devleti, üniter yapıyı ve milli kültürü esas alan" Kemalist modelin geride kaldığı yazılmış.
Raporun ortaya çıkardığı gerçek olan bir şey var ki, bu rapordaki zihniyet ortada dururken Sevr''i dışarıdan beklemeye gerek yoktur.
Zira artık kurt elmanın içindedir.
(Özcan Yeniçeri''nin Perşembe Günkü Yazısı) Şirket Adamı Olmak! Özcan Yeniçeri Yüzlerce yıldır Türkiye''nin içine düş(ürül)düğü duruma "kaht-ı rical" yani devlet adamı kıtlığının neden olduğu söylenir.
Toplumların yaşadığı her sosyal, siyasal, ekonomik ve mali başarı ya da krizinin arkasında bir liderlik krizi olduğu bilinmektedir.
Tarihin öyle dönemleri vardır ki içinden birkaç lideri çekip aldığınızda ortada anlamsız bir sürü olaylar yığınından başka bir şey kalmaz.
Görünen o ki, Türkiye gibi yakın zamana kadar devlet adamı yetiştirmek için yola çıkan ülkeler sonuçta şirket adamı yetiştirmişlerdir.
Halbuki devlet adamlığı ile şirket adamlığı arasında çok önemli farklar vardır. Ancak burada devlet adamlığı vasfının içinde halkın adamı olmak ve halktan olmak gibi bir zorunluluk da vardır.
Bu bir liderin halkı hedeflerin, ülkülerin ve değerlerin peşine takabilmesi için şarttır.
Bu yönü itibarıyla devlet adamı olmak başka şey bürokrat olmak ise daha başka bir şeydir.
Doğu toplumlarında zenginlikten daha çok erdemli olmaya, mala mülke yatırım yapmaktansa insani hasletleri önemsemeye meyilli olan bir yapı vardır.
Bu toplumlarda "devletli olmak", başka hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek kadar önemli bir değerdir.
Doğu ya da Batı''da Devlet adamı olmak tüccar olmakla aynı şey değildir.
Herhalde birileri "Tüccarlar medeniyeti" ya da "kahramanlar medeniyeti" diye iki farklı yapıdan durup dururken söz etmez.
Tüccar malının, üretiminin, satışının, bilânçosunun ve nihayet karının hesabını yapar.
Devlet adamı ise halkının refahını, geleceğini ve güvenliğini düşünmek zorundadır.
Dünyanın her yerinde tüccarlar milliyet, din, dil ve milli sınırlar karşısında duyarsızdırlar.
"Yıkılsın sınırlar", "kalksın gümrükler", "kahrolsun milliyetçilikler" söylemi sanıldığı gibi devrimci değil daha çok tüccar söylemidir.
Doğal olarak tacirler yalnızca milletlerinin, dinlerinin ya da dillerinin değil aynı zamanda karlarının olduğu yerde vardırlar.
Halbuki, devlet adamlarının savunmaları gereken bir ülkeleri, yaşatmaları gerekli olan bir kültürleri, korumaları gerekli bir sınırları, düşünmeleri gereken bir milletleri ve sürdürmeleri zorunlu olan bir tarihleri vardır.
Bilinmelidir ki kendi sınırları içinde olmak kaydıyla her iki meslek de değerlidir ve kutsaldır.
Ancak devlet adamları tüccarlığı, tüccarlık da devlet adamlığını kaldırmaz.
Her türlü mal ve hizmete açık sınırsız talep olan bir dünyada sürekli olarak mal ya da hizmet satmaya alışmış olan bir tacirin bir anda milli kültürü ya da menfaati korumaya kalkması zor iştir.
Elbette diplomatları tüccar, tüccarları da diplomat olan bir ülkenin hakim gücü sermaye olacaktır.
Şirketler, küreselleşme çerçevesinden yavaş yavaş devlet fonksiyonlarını üstlenmeye başladığı gözlenmektedir.
Bireyleri uysallaştırmada, bağımlı kılmada şirketler milli devletlerden daha etkilidirler.
McDonald''s''ın kurucularından Ray Kroc, "Fark ettik ki….
Konformist olmayan kişilere güvenemeyiz" demişti.
"Onları kısa sürede konformiste çevireceğiz… Kuruluş bireye güvenemez; birey kuruluşa güvenmek zorundadır….
Konformizme bu kadar önem veren bir sanayinin, geleneksel görüşlere meydan okuyan, yaygın inançlara muhalif, kendini yoktan yaratmış girişimciler tarafından kurulmuş olmasıdır" .
Şirketler yalnızca yetişkinlerin evcilleştirmekle değil aynı zamanda geleceğe hakim olmak için çocuklarla da ilgilenmektedirler.
Anne ve babanın yerini gelecekte şirketlerin alması için var gücüyle çalışanlar vardır.
"Can alıcı nokta, çocukların bir şirketi… anneleri, babaları, büyükanneleri, büyükbabaları gibi görmelerini sağlamak.
Benzer şekilde, eğer şirket vatanseverlik, ulusal savunma ya da sağlık gibi evrensel değerlerle bağlantı kurabilirse, çocukların kendisine inanç duymalarını sağlayabilir" .
Dili, dini, töresi, milli ve kültürel değerleri örselenirken kılını dahi kıpırdatmayan insan sayısıyla şirket ideolojisinin başarısı arasında büyük bir ilişki vardır.
Şirketler günümüzde hedeflerini daha da büyütmüşlerdir.
Artık toplum şirketlerin tam anlamıyla üzerinde uygulama yaptıkları bir çalışma nesnesi haline gelmiştir.
Ellerine geçirdikleri teknolojik güçle şirketler, toplumları siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel açıdan ve zihinsel seviyede kontrol etmek ve hatta kurmak imkânına ulaşmışlardır.
Gelişmeler şirketleri asgari düzeyde de olsa milli olmayanın devletlerinin milli kalmasının mümkün olmadığını göstermektedir.
Günümüzde de geçerli olan devlet adamlığı modeli değil şirket adamlığıdır.