|
|
(Açık
İstihbarat : AKP tabanındaki çatlağın bir göstergesi olarak aşağıdaki
yazıyı paylaşıyoruz)
***********************************************************************
AK
Parti pek çok ittifak ve koalisyonla bugünlere geldi. Hem Parti içi
ittifaklar söz konusuydu, hem ülke içi, hem de uluslararası ittifaklar.
Çıraklık döneminde hemen bütün ittifaklar itina ile korundu,
kucaklayıcı olundu; herkesimin görüşü, hassasiyeti alınmaya çalışıldı.
Biraz asker korkusu, biraz da Erbakan’a
benzer şekilde kısa sürede yıpratılıp yıkılma endişesi hükümeti dengeli
ve uyumlu davranmaya itiyordu.
Çıraklık dönemi pek çok gaile içinde geçti. E-muhtıra,
Cumhurbaşkanlığı seçimi, Kapatma Davası gibi dış taarruzlardan dolayı
Erdoğan’ın ve hükümetin özellikle Parti içinde ve Türkiye’de kurduğu
ittifakları bozma, riske atma lüksü yoktu.
Çıraklık döneminde AB ile ve İsrail’le limonilikler
başlamış ise de ciddi bir çatlak, restleşme yoktu. Ama ustalık
döneminde Parti içi, ülke içi ve UA bütün ittifaklarda ayrışmalar,
uzaklaşmalar, hatta çatışma ve gerilim havası ortaya çıktı. Dilerseniz
çatlayan, çözülme sürecine giren bu ittifakları alt başlıklar halinde
inceleyelim.
İÇ İTTİFAKLARDAKİ ÇÖZÜLME
VE AYRIŞMALAR
AK
Parti 3 adam üzerine bina edilmişti. Erdoğan,
Arınç ve Gül.
Çıraklık döneminde üçü de etkindi. Kalfalık döneminde Gül köşke çıktı,
ama Erdoğan’la Gül arasındaki mesafe giderek açıldı. Erdoğan ve Gül biri diğerini
rakip, alternatif gibi görmeye başladılar.
Arınç ilk dönem Meclis başkanı idi. Kalfalık döneminde kenarda kaldı;
etkisini epeyce yitirdi. Arınç’ın durumu hala öyle, herhangi bir
partiliden çok da bir farkı kalmadı.
Gül ile Erdoğan ise ayrı tepelerde, ancak asgari ve biraz da zoraki
diyalogları var. Bir masa etrafında oturup çıraklıktaki gibi yapılacak
işleri istişare etme yok. Bu
yönüyle AK Partinin Triosunun her biri ayrı bir alanda, kendi
dünyasında. Gerçekte hem Gül hem de Arınç kurucu iradeyi
işleten o çemberden dışlanmış görünüyor.
Gül Cumhurbaşkanı olduğu için bu çok hissedilmiyor; ama Arınç’ta net
olarak görülüyor. Şu anda AK Parti’de sadece Erdoğan ve danışmanları
var. Bütün kararlar O ve yakınındaki birkaç kişi (teknokrat) tarafından
alınıyor. Bakanlar kurulu ve TBMM dâhil kurumların, kurulların karar
almada çok bir etkisi yok. Ama uygulamada, işi yürütmede hepsi elini
taşın altına soksun isteniyor.
AK
Parti kurulurken muhafazakâr kesimler ve cemaatler yanında milliyetçi
kemsilere hitap eden, liberallere, hatta Alevilere hitap eden kişileri
Meclise ve Parti organlarına alıyordu.
Bu yönüyle de AK Partiye
geniş bir tabanın, toplumsal kesimin desteği vardı. Ekonominin iyi
gitmesi, ilk dönemlerde demokratik, hukuki düzenlemelerin yapılması bu
desteği sürdürdü. Ancak zaman içinde özellikle darbe kaygısını
atlattıktan, bürokratik elitlerin vesayeti bertaraf edildikten, yargı
tehdidi üstlerinden kalktıktan sonra AK Parti bu geniş toplumsal
zeminden uzaklaşmaya, MSP-MGV orijinli tabana oynamaya,
kadrolarını-yönetim kademelerini daha çok bunlara açmaya başladı.
Nitekim Ak Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun bu dönemde: “geride
kalan 10 yıl gibi liberaller eski paydaşlarımız olmayacak, yolumuza
kendi kadrolarımızla yürüyeceğiz” [1]
mealindeki açıklaması artık AK Partinin liberallere çok da ihtiyaç
duymadığını göstermekteydi.
Son dönemde pek çok liberal de AK Partiden uzaklaşmış, hatta bazıları
AK Parti tarafından kendilerinin kandırıldığını düşünmeye başlamış,
Partinin otoriterleşip demokratik zeminden uzaklaştığını düşünür
olmuşlardır.[2]
Son seçimlerde zaten Parti kadrosundan meclise pek liberal isim de
girememişti. Ustalık döneminde
homojenleşme oldu ve “siyasal İslamcı” tabir edilen kadrolar ağırlık
kazandı. Milliyetçi kesimler de Partiden epeyce bir
uzaklaştılar ve dışarıda kaldılar.
AK Parti 1. ve 2. Dönemlerdeki gibi çok eğilimi bir araya getiren çok
sesli, katılımcı bir Parti olmaktan çıkıp Erdoğan’ın temel
belirleyici olduğu, aynı rengin tonlarından oluşan, monolitik bir
Partiye dönüşmeye başladı.
Gezi
Parkı ve bu eylemler sırasında Erdoğan’ın takındığı sert ve meydan
okuyucu tavır, gerilimi yükseltici üslup ve her şeye tek başına karar
verip uygulaması Parti içinde en yakını denilen insanlarda dahi bir
soğuma ve sorgulamaya neden oldu.
Medyaya da yansıdığı üzere Erdoğan’a “memleketi kutuplaştırıyor,
uçuruma yuvarlıyorsun, böyle yaparsan istifa ederiz”
diyebilen siyasetçiler, bakanlar çıktı.[3]
Partiye mutlak hâkim olduğu düşünülen Erdoğan için bu Parti içinde
kanaatimizce çok önemli bir kırılmaydı. Erdoğan karşı hamlelerle,
faturayı bütünüyle dış güçlere keserek ve meseleyi “kendisine bir operasyon” gibi
sunarak liderliğini pekiştirmeye çalıştı; ama testide bir defa çatlak
oluşunca yama tutmayabilir.
Bu yönüyle Gezi Parkı olayları esasında Ustalık dönemi boyunca var olan
Parti içi sıkıntılar ve rahatsızlıklar da dışa vurmuş oldu. Bu
rahatsızlıklar bazı AK Partili siyasetçiler tarafından açıktan
söylendi; twitten paylaşanlar, imalarla ifade edenler oldu. Ama iktidar
nimetlerinden, makamlardan yararlanıyor olma şimdilik bu çatlağın
büyümesini engellemiş olabilir.
Partinin
destekçileri, oy tabanı açısından da benzer şeyler söylenebilir,
liberal destekçiler AK Partinin alkol tüketimini ve bazı özgürlükleri
hedef alan söylemlerinden ve Erdoğan’ın minnet etmez tavrından dolayı
AK Partiye oy desteğini epeyce bir çektiler.
Çözüm sürecinde PKK/Öcalan görüşmelerinden ve Oslo süreci dahil gizli
görüşmelerde ortaya çıkan konulardan dolayı milliyetçi kesimler de AK
Partiden epeyce bir uzaklaştılar.
AK Partiye Cemaatler ciddi destek veriyordu. Ancak Süleymancı denilen grubun
ana kitlesi son seçimden bu tarafa Erdoğan’a tavırlı, Gülen hareketi
ile son dönemde aranın epeyce bir sıkıntılı olduğu, Menzil cemaati ile
de hafiften limoniliklerin olduğu ifade ediliyor.
Toplumsal
taban açısından da bakıldığında AK Partiye oy veren pek çok kesim
Erdoğan’a ve Partisine eskisine nazaran daha mesafeli, uygulamalara
karşı daha sorgulayıcılar.
Gezi parkı eylemlerinden sonra kullanılan sert ve ayrıştırıcı dil,
kendi kitlesini nispet edercesine meydanlara doldurması liberallerin ve
Alevi kesimlerin bütünüyle AK Partiden ümidi kesmelerine neden oldu.
Orta sınıf ve küçük esnaf denilen kesimler ekonomik olarak rahat
değiller, piyasanın çok da kendi lehlerine işlemediğini düşünüyorlar.
AK Parti üzerinden büyüyen Anadolu sermayesi memnun görünüyorsa da,
ciddi büyüklüğü olan TÜSİAD grubu ve büyük sermayedarlar Gezi
eylemlerinden sonra Erdoğan tarafından hedef haline getirildi. Dış
bağlantıları da olan bu kesimler ciddi tedirginler ve çıkış
arayışındalar.
Ak
Partiyi merkezin sağında ve solunda yer alan hemen bütün aydınlar,
demokratikleşme politikalarından, AB yürüyüşünden dolayı başarılı
buluyorlar, destekliyorlardı. Ancak Erdoğan’ın aydınlara yaralayıcı bir
üslupla sert çıkmasından, biraz eleştirel yazan yazarlara hemen tavır
alıp terbiye etmeye çalışmasından, bazen argo kullanarak hakaret içeren
sözler söylemesinden ve kendine fazlaca güvenen tavrından dolayı
genelde AK Partiden, özelde ise Erdoğan’dan uzaklaşmaya başladılar.
Bazı İslamcılar dahi AK Partinin epeyce kirlendiğini ve artık İslam
adına bir şey vaat etmediğini söylemektedir. A. Dilipak’ın yazıları bu
tezi doğrulamaktadır.[4]
DIŞ İTTİFAKLARIN
DAĞILMASI VE AK PARTİ HÜKÜMETİNİN YALNIZLAŞMASI
Türkiye’ye
büyümede, demokratikleşmede, hukuki reformlarda ivme kazandıran en
önemli etken AB yürüyüşü idi. Biraz Türkiye’nin ödevlerini
yeterince yerine getirmemesi; ama daha çok AB’nin çifte
standardından dolayı, batının süreci “Türkiye’yi terbiye etme” aracı ve
dış politika bazı şeylere zorlama unsuru olarak kullanmak istemesi
nedeniyle AB süreci 2. Dönemin ortalarında tıkandı. Durmamış olsa da
artık ağır aksak gidiyor. “Ankara kriterleri”yle yürürüz denildi, ama
onlar da otoriterleşme yönünü gösteriyor.
Türkiye,
AK Parti en önemli dinamosunu ve uluslararası camiada kendisine
meşruiyet sağlayan en önemli argümanı neredeyse yitirdi, tüketti. AB’nin
dışında tek tek Avrupa ülkeleriyle de ilişkilerimiz çok iyi sayılmaz.
ABD
ile son ziyarette yüksek ilgi, düşük sonuçlu bir tablo ortaya çıktı.
Daha Erdoğan Türkiye’ye dönmeden Suriye konusunda aynı düşünmüyoruz
diye açıklama yapıldı.
Gezi olaylarında ve Mısır meselesinde de görüldüğü üzere Türkiye pek
çok politikasında ABD ile de açı yapıyor. ABD’nin de hükümetin
gidişatından pek memnun olmadığı, hatta hükümeti “çizdiği” konuşuluyor.
Erdoğan’ın dünyanın en önemli güçlerinden birisi gibi davranması,
Ortadoğu’da aktör, belirleyici havasına girmesi, ABD-Batının
Ortadoğu’daki en önemli müttefiki İsrail’le yüksek gerilimin
sürdürülmesi, HAMAS konusunda
bütün batı ve ABD’ye kafa tutan uygulamalar, kısacası olduğumuzun çok
üzerinde pozlar verilmesi, sözler sarf edilmesi ABD ve batı ile
ilişkilerimizi problemli hale getirdi.
Rusya
ve Çin’le Suriye krizinden dolayı limoni bir durum oluştu. Batı bizi
Suriye’de ateşe itti; ama ne Türkiye’nin ne ÖSO’nun (Özgür Suriye
Ordusu) arkasında durmadı. Gelinen noktada Türkiye ve ÖSO
iyot gibi ortada kaldı. Türkiye, Çin-Rusya-İran karşısında
Suriye’deki muhalifleri destekleyen “Donkişot” konumuna sokuldu.
Üstelik UA platformların hiçbirinde Suriye konusunda Türkiye masada ve
karar alıcılar arasında görünmüyor.
Erdoğan
baştan bu tarafa Orta Asya’ya ve Kafkaslara yeterince önem vermedi.
Buralar Arap dünyası karşısında hep geri plandaydı. Bu coğrafyalarda
Türkiye Rusya karşısında çok edilgen kaldı ve Orta Asya cumhuriyetleri,
Kafkaslardaki ülkeler önemli oranda Rusya eksenine kaydı. Türkiye’nin
bu ülkeler üzerindeki etkisi eskiye nazaran azaldı.
Gelinen noktada Türkiye
büyük güçlerin hepsiyle sıkıntılı, AB, ABD, RUSYA, ÇİN…
Bölgesel
ittifaklarda da ciddi çözülmeler var. Erdoğan hükümeti Arap rejimlerine
rağmen, Arap sokaklarına oynadı, halka oynadı, onlara yatırım yaptı.
Dolayısıyla bölgedeki monarşiler bu sebeple Erdoğan’a karşı tavır
aldılar; ilişkilerini soğuk tuttular.
Suriye krizinde Türkiye’nin etkisiz kalması, Esed’in düşmemesi, oranın
da Iraklaşmaya başlaması, sivil ölümleri, göçler Erdoğan’ın Ortadoğu
politikalarının Arap sokaklarında da sorgulanmasına neden oldu. One
minute sonrası Erdoğan’a gösterilen ilgi-sevgi epeyce erozyona uğradı.
Türkiye
batıya rağmen İran’ı hep korudu.
Ancak bu gün İran Türkiye’yi her gün tehdit eder hale geldi. İran
bizzat askerleriyle Esed rejiminin arkasında duruyor, her türlü desteği
veriyor. Suriye bizim için olduğu kadar İran için de çok stratejik,
dolayısıyla Suriye nedeniyle İran’la ilişkiler oldukça bozuldu.
Mursi’li Mısırla ve Katarla birlikte bir bölgesel koalisyon kurma
çalışması yaptı, ama Mursi’nin devrilmesiyle, Katarın da darbecilere
destek vermesiyle bu koalisyon da çöktü.
Gerçekte Erdoğan Ortadoğu’daki bütün monarşilerin batı ve ABD’den
bağımsız hareket edemeyeceğini biliyor olmalıydı. Bu gün İsrail, İran,
Suriye, Irak merkezi hükümeti, Mısır (darbe yönetimi), Ortadoğu’daki
diğer monarşilerle (Suudi Arabistan, Emirlikler vd)
ilişkilerimiz sıkıntılı. İran, Irak ve Suriye deki problemler
Türkiye’nin Arap dünyasına ve Ortadoğu’ya açılmasına ciddi engel teşkil
ediyor.
Kafkaslarda Azerbaycan’la belirli sıkıntılar var; bizden Rusya’ya doğru
bir kayma söz konusu. Ermenistan’la durum malum. Gürcistan son hükümet
değişikliğinden sonra eskisi gibi değil; Rusya’ya daha yanaşık. G.
Kıbrıs’la büyük problemler var; daha büyükleri kapıda. Akdeniz’de
İsrail’le bizim hak iddia ettiğimiz münhasır ekonomik bölgede
petrol-gaz arıyorlar.
Eğer manevra alamazsak Mursi nedeniyle Mısırdaki yeni yönetimle de
gerilim yaşanabilir. Bu problemler nedeniyle hamasetle önem verilen
HAMAS ve Filistin meselesinde ciddi bir yalnızlığa itilmiş durumdayız.
Yarın başta batı ve dünya, arkasından Arap monarşileri HAMAS ve
Suriye’deki El Nusra cephesini (El Kaide’nin Suriye’deki uzantısı
olarak görülüyor) bahane ederek hükümeti “radikallere destek veren”
konuma sokarsa şaşırmayın.
Saymayı
unuttuğumuz problemli bir komşumuz kaldı mı? Bu durumda bulabilirsek
dost olanları, müttefik olanları saymak çok daha kolay olacak gibi.
Hükümet,
özellikle de Erdoğan, son dönemdeki uzlaşmaya kapalı, biraz da gergin
ve hırçın tutumundan dolayı AK Parti içindeki, ülkedeki ve UA alandaki
müttefiklerini kaybediyor.
Erdoğan’ın
ittifakları çözülüyor, kurduğu paktlar dağılıyor.Umarız bu
durum ülkeye daha fazla zarar vermeden bir çare ve çözüm bulunur.
Anketler yalan mı
söylüyor sayın yazar?
Anketlerin
AK Parti oylarını epeyce bir mübalağa ettiğini düşünüyorum. Kaldı ki
onlarda dahi en az 3-5 puanlık düşüşler görünüyor.
Eğer Çözüm süreci patlar, PKK yeniden alana inerse (ki öyle görünüyor),
AK Parti güneydoğuda oy alamayacağı gibi batıda ciddi kayba uğrar.
Suriye’deki son gelişmenin de Hükümete önemli oy ve itibar
kaybettireceğini düşünüyorum.
Tamam,
Türkiye’nin düşmanı çok, provokasyonlar var, pek çok komplo kuran var
vs vs.
Ama hırsızın hiç mi suçu yok?
Hükümet
eden, ülkeyi teslim ettiğimiz, dümene oturan kişilerin hiç mi
sorumluluğu yok bu olumsuz gelişmelerde?
Trafik
bu kadar kilitlendi ise trafik polisinin vazifesi ne?
Siyaset devleti isabetle yönetme ve selamete çıkarma sanatı değimlidir?
ÇÖZÜM
NEDİR?
Çözüm arabayı iyice dağıtmadan Kaptanı usulünce
birilerinin uyarmasıdır.
AK Partide dikkate alınan, abi durumunda 8-10 kişi bence gidip
Erdoğan’la ciddi konuşmalılar. Bir rahatsızlık varsa tedavi edilmeli,
harici bir etki varsa bertaraf edilmeli.
Ama AK Partinin eski ittifakları korunmalı, yıkılanlar yeniden tesis
edilmeli, özellikle Parti içi ittifak çok önemli. Bunun için işlerin birkaç
teknokratla götürülmesi yöntemi terk edilip yeniden istişareye,
konsensüse dayalı bir yönetim anlayışı oluşturulma. Erdoğan’ı ve
Türkiye’yi sevenler bunları yapmakta gecikmemeli…
NOT:
Hükümetle ama münhasıran Erdoğan’la ilgili
eleştirel yazı ve yorumlarda birileri hopluyor ve “işbirlikçi”, “batı
ajanı”, “kafir cephe ile iş tutan” vs olmaya kadar işi götürüyor.
Oysa demokrasilerde hükümetlerin eleştirilmesinden daha tabii bir şey
yoktur. Bu demokrasinin gereğidir, mantıklı olan da bu eleştirilerden
yararlanmaktır. Yeter ki küfür ve hakaret edilmesin. Bu tepkiyi
verenler görebildiğim kadarıyla siyasetin merkezinde son zamanlarda
dönenleri fark etmeyenler. Hükümetin 9-10 yıldır yaptığı hayırlı
işlerle ilgili iyi niyetini koruyan, yozlaşma ve yolsuzlaşmalardan
haberdar olmayanlar.
Biraz
gelişmeleri okuyabilenler, AK Parti, özellikle de Erdoğan müdafaası
yapmada temkinliler. En azından ölümüne
yapmıyorlar; ihtiyat payı bırakıyorlar.
Bizim ise niyetimiz hükümeti yıpratmak,
Erdoğan’a husumet değil; ülke için kaygılarımızı dile getirme,
paylaşma; karınca misali kendi görevimizi yapmış olma hissi ve
sorumluluğu ile yazıyoruz. Meselenin kine, nefrete husumete
verilmemesine katkısı olabilir düşüncesiyle, 11 yıldır sektirmeden AK
Partiye oy verdiğimizi; önümüzdeki seçimlerde kuvvetle muhtemel yine
verebileceğimizi belirtme lüzumu duyuyoruz. Kraldan fazla kralcı bazı
kişiler veya siyaseti “takım tutma” gibi görüp, fanatik Erdoğan
taraftarı olanlar insaflı saldırsın diyedir bu ayrıntı.
|