Erdoğan Darbe Korkusundan (Umudundan) Kurtulabilir mi?-Fatma Sibel Yüksek/Açık İstihbarat
Olaylar büyürse, askeri gücün ucunu göstermek adına TSK'dan ne kadar istifade edilebilir? Tayyip Erdoğan açısından sorun bir darbeye maruz kalmakta değil, sorun sokaktaki ateşin sönmemesi üzerine orduyu yanında hissedip hissetmemekte... Bu noktada, dün yenilen hurmaların bugün tırmalayacağını hatırlatmak zorundayız. cialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie
********************
"Mithat Paşa uzaklaştırıldıktan sonra İngiltere'de kıyamet koptu. İngiliz gazeteleri Osmanlı ıslahatından hiç bir şey beklenemeyeceğini yazar oldular. Mithat Paşa nasıl İngiltere'ye bel bağlamışsa, İngiltere de Mithat Paşa'ya bel bağlamıştı. Bize tavsiye ettikleri ıslahatın Osmanlı Devleti'ni daha çabuk batıracağını benim kadar İngilizler de biliyorlardı ama acaba Mithat Paşa bunu biliyor muydu?
Eğer ıslahat, Osmanlı ülkesini kurtaracak bir tedbir ise, Tersana müzakereleri sırasında Kanun-i Esasi ilan edilmiş ve yapılması düşünülen ıslahat, büyük devletlerin hepsine yazı ile bildirilmişti. Bu takdirde İngiltere'nin bizden Bulgaristan'a istiklal, Sırp ve Karadağlılara da toprak vermemizi istememesi gerekirdi.Çünkü bütün tavsiyelerini yerine getirmeyi kabul etmiş ve yapmak yoluna girmiştik. Halbuki Ruslardan fazla İngilizler bizi bu yapılamaz fedakarlıklara zorlamakta idiler. Biz, bu haysiyet kırıcı tekliflerini redddettiğimiz için İstanbul'dan elçilerini çekiyorlar, savaş haline giriyorlar ve lütfen üzerimize kuvvet göndermemek dostluğunu gösteriyorlardı!..Bütün istediklerini yapmak karşılığı gösterebildikleri dostluk, bundan ibaretti!.."
Yukarıdaki sözler Sultan Abdülhamid'e ait. Beylerbeyi Sarayı'nda tutulduğu günlerde kaleme aldığı hatıratından bir pasaj (Bkz. Sultan Abdülhamit'in Hatıra Defteri/İsmet Bozdağ/ Truva Yayınları)
Eğer Recep Tayyip Erdoğan'ın okumak, bilhassa tarih okumak gibi bir alışkanlığı olsaydı, ülkeyi yaklaşık 2 aydır sarsan olayları bu kadar yanlış analiz etmez, başına gelenleri izah ederken Yiğit Bulut'un "faiz lobisi" uydurması ile 28 Şubat'ta televizyona elinde içki kadehi ile çıkıp "Atam, Atam" diye gırtlak paralayan Reha Muhtar'ın "İçki lobisi" palavrasına sarılmazdı...
Aslında her 100 yılda bir olan oluyor: Tarih tekerrür ediyor. Batı, her yüzyılın başında olduğu gibi ülkeyi yönetenleri önce tuzağa çekip kullanıyor, sonra da silkeleyip atıyor.
Sultan Abdülhamid'in hatıratında bahsettiği "ıslahatı" bugün "değişim", "açılım", "barış süreci" diye okuyun.
Tayyip Erdoğan, "eşbaşkanı" olduğunu itiraf ettiği küresel politikaların çöküşünden kendisine nasıl bir pay düşeceğini sakince anlamaya çalışmak yerine öfke, meydan okuma ve kışkırtmayı tercih ediyor.
Oysa bir takım "lobilerden" şikayetçi olmaya hiç hakkı yok. Bunlarla yıllarca kendisi içli dışlı oldu. Takılan her madalyaya boynunu uzattı. İktidarda kalmak pahasına en kabul edilemez dayatmalara boyun eğdi, milletin gönlünde asla karşılığı olmayan planların altına kayıtsız şartsız imza attı. Şimdi de sanki milli politikalar izlediği için "dış güçler tarafından bertaraf edimek istenen lider" kisvesine bürünerek, inandırıcılığından her gün biraz daha bir şeyler kaybediyor.
19. yüzyılın başında devleti "ıslahat" tuzağına düşüren batı, nasıl verilen tavizlerle yetinmeyip toprak talebinde bulunmaya başladıysa; bugün de zinanın suç olmaktan çıkarılması ile başlayan sürecin "Kürdistan'a bağımsızlık, Ermenistan'a toprak" talebine uzandığına tanık oluyoruz...
19. yüzyılın başında bu toprakların Sultan Abdülhamid gibi bir şansı varmış ki devletin batışı 33 yıl geciktirilebildi. Şimdi karşımızda Abdülhamid ayarında bir devlet adamı olmadığı, Tayyip Erdoğan ve ekibini bırakın Abdülhamid'i, Mithat Paşa'yla kıyaslamak bile insanı gülünç duruma düşüreceği için istikbali kestirememek gibi bir sorunla karşı karşıyayız.
Tayyip Erdoğan ve şürekâsı, ülkeyi yaklaşık 2 aydır sarsan olayların, işbirlikçi politikaların çıkmaza girmesinin bir sonucu olduğunu, toplumun bu dayatmacı politiklar karşısında patladığını anladığında ise çok geç olacak gibi görünüyor.
AKP hükümetinin başına gelen hal, öyle otel lobilerinde, iftar masalarında "Oyunları bozacağız" diye bağırıp çağırarak, tehditler savurup ucuz kahramanlıklar yaparak geçiştirilebilecek bir hal değildir.
Zira ne Türkiye'de Tayyip Erdoğan'ın tasvir ettiği gibi "bozulacak bir oyun",
ne de son günlerde kendine pay çıkarmaya çalıştığı Mısır örneğinde olduğu gibi "bozulan bir oyun" vardır.
100 yıllık lağımın borusu patlamış, pis sular ortalığa saçılmaya başlamıştır.
Tayyip Erdoğan'ın düşürüldüğü tuzağın belki de en hafif sonucu, hesaplaşmaya çalıştığı Cumhuriyet'in bütün hata ve günahlarını boynuna asarak tarihin tozlu yollarını tutmak olur.
Anlayan gayet iyi anladı ki, "Açılım" ve "Barış" adı altında başlatılan ve Gezi olayları ile sekteye uğramış görünen süreç bu işareti vermektedir çünkü...
Gelinen noktada, Tarantino'nun Rezervuar Köpekleri filmindeki ünlü silah çekme sahnesiyle karşı karşıyayız:
AKP-Muhalefet-Sokak ve PKK-BDP cephesi, birbirine zincirleme silah doğrultmuş durumdadır.
Böyle bir açmazdan iktidar mevkiini işgal eden AKP'nin ve yanlışlarında ısrar eden Tayyip Erdoğan'ın kârlı çıkması elbette beklenemez.
31 Mayıs 2013 itibarıyla, MİT ile PKK'nın ortaklaşa pişirdiği "barış" adlı zehirli aş ortada kaldı. Kemalistlerin ve TSK'nın bertaraf edildiği bir ortamda yapılan anlaşmalar belirsizliğe girdi.
Şimdi bize hazır ortalık karışmışken, BDP-PKK odağının neden sokaklara dökülüp yangından mal kapmaya çalışmadığını "Apo'nun basireti ve sorumlu siyasetçiliği" diye yutturmaya çalışıyorlar.
Oysa İmralı canisi, koyunun olmadığı yerde AKP keçisinden kopardığı tavizlerin gürültüye gitmesinden, her şeyin eskisinden daha kötü olmasıdan korkuyor. "Barış süreci" denilen rezaletin heba olup gitmesini istemiyor.
Ortalık bu kadar karışmışken ve muhataplarının akıbeti belirsizken, tabanını sokağa dökmesiyle ortaya çıkacak kaosu göze alamıyor.
Sokağa taşan toplumsal tepkinin ana karakterinin Kemalist, aktörlerinin ise öfkeli Türkler olduğunu çok iyi biliyorlar. Gidişatın her an "barış süreci" ve Kürtçülük aleyhine dönebileceğini gayet iyi görüyorlar.Bu nedenle kendilerini meydanlarda konumlandıramıyorlar.
Dahası ve de PKK-BDP cephesi ile Kürtçülük açısından daha da kötüsü, -hele de Tayyip Erdoğan'ın ne kadar yanar-döner bir politikacı olduğunu gördükten sonra-PKK-BDP kitlesinin sokağa dökülmesi ile ortaya çıkacak bir "bölünme endişesinin" AKP'ye oy veren kitle ile direnişçilerin "Kemalist" omurgasını "Türk bayrağı etrafında" birleştirmesinden korkuyorlar...
Evet, bu son paragrafı lütfen dikkatlice ve yeniden okuyalım..
Olaylar öyle bir noktaya gelebilir ki, "Siz de evinize Türk bayrağı asın" diyecek kadar makyavelistleşmiş bir Erdoğan, aniden "Türk Milliyetçisi" kesilip, tabanının tepkisini Kürtçülüğe yöneltebilir.
Bu da, "Kürtleri temsil etmek" iddiasında olanlar bakımından felaket demektir!
Olayların en ateşli olduğu günlerde Atatürk Kültür Merkezi'ne iki Türk Bayrağı ile bir Atatürk posteri boşa asılmadı...
İstanbul Valisi, sağında jandarma komutanı, yakasında Türk bayraklı rozetle basın toplantısı düzenleyip üstüne basa basa "Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün aziz hatırası" cümlesini boşa kullanmadı...
Ve hatta, AKP mitinginde üç hilalli dev bayrak boşa peydah olmadı zira...
Kendisine uzatılan her kostümü giymede mahir olan Tayyip Erdoğan'a "Bölücülük karşıtı Türk Milliyetçisi" kostümünü de giydirmek isteyenler çıkmıştır elbet...
İşler bu kadar Arap saçına dönmüşken, Tayyip Erdoğan ne yapıyor?
Kanındaki glikoz oranının bir türlü düşürülemeyişinin de etkisiyle daha çok öfkeleniyor, ezberlerine daha çok sarılıyor.
Menderes sendromuna odaklanıyor; Yoldaşı Mursi'nin başına gelenler bu sendromu daha da güçlendiriyor. Hâlâ darbe karşıtlığı ve mağdurluğundan ekmek yemeye çalışıyor.
Oysa Mısır'da olanlarla Türkiye'de olanlar arasında iddia edildiği gibi "benzerlikten" çok benzemezlik var...
Bir kere AKP değişim ve dönüşüm sürecini on yıla yaymayı başardı. Bu önemli süre içerisinde Genelkurmay'ı ve sermayeyi yanına çekti; rakiplerini marjinalleştirdi. Eskiden olsa bir gecede kendisini devirecek olan koca koca generalleri Afrika ülkesinin cuntacı albayları gibi hapse attırdı.
Yani, Mursi gibi karanlıkta el yordamıyla alelacele işler yapmadı. Sağlam zeminlere basarak ilerledi.
O nedenle Erdoğan, tepkinin köklerinin sahici ve sağlam olduğunu görmeli, "olay sosyolojik" diyenlere sinirlenmekten vazgeçmelidir.
Kendisini rahatlatacaksa, Türk Ordusu'nun Mısır'da olduğu gibi bir müdahelede bulunmayacağını hep bir ağızdan söyleyelim.
Tabii Erdoğan bir askeri darbeyi gerçekten istemiyorsa, darbeden her zaman olduğu gibi kendisinin kârlı çıkacağını düşünmüyorsa...
Kurtuluşu böyle bir gelişmeye de bağlamış olabilir çünkü...
Ordu'nın Mısır'da olduğu gibi bir darbe yapabileceği görüşü gerçekçi değil zira AKP yıllardır "Darbeler dönemi sona erdi" diyerek hepimizi buna iknâ etti.
Darbe olmaz ama olaylar büyürse, askeri gücün ucunu göstermek adına TSK'dan ne kadar istifade edilebilir?
Tayyip Erdoğan açısından sorun bir darbeye maruz kalmakta değil, sorun sokaktaki ateşin sönmemesi üzerine orduyu yanında hissedip hissetmemekte...
Bu noktada, dün yenilen hurmaların bugün tırmalayacağını hatırlatmak zorundayız. Ergenekon ve Balyoz davalarında izlenen yol ve yöntem, ordunun tabanının kendisini Erdoğan'a yakın hissetmesini psikolojik olarak imkansız kılıyor. Ordunun tabanı da, kamuoyunun büyük bölümü de artık bu davaların düzmece olduğunu biliyor.
AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, Ergenekon-Balyoz operasyonları ile "Terörle müzakere" sürecini o kadar çatışmalı götürdü ki; teröristler baş tacı edilirken, askerler "terörist" ilan edildi. Erdoğan, her zaman olduğu gibi bu noktada da emperyalizmin tuzağına düştü.
Kamuoyunun bir türlü içine sindiremediği bu durumu düzeltmek ise Erdoğan açısından artık çok geç görünüyor.
Tek çıkış yolu erken seçime gitmek olabilir ama mevcut şartlarda adil bir seçim yapılabileceğine de kimse inanmıyor.
Polisin en ufak yanlışını bile "adamlarımı yedirmem" anlayışıyla kabul etmeyen Erdoğan, seçim ortamında kamu kaynaklarını kullanmaktan vazgeçecek;
seçim barajını düşürmeyi kabul edecek (ki etse bile anayasa gereği bunu ilk seçimde uygulamak mümkün değil),
Ve de ayrıştırıcı üsluplardan, din istismarından vazgeçecek
Öyle mi?
Zor görünüyor..
Oysa şapkayı önüne koyup düşünse, siyasetin inatlaşmalar ile değil gerçeklerle yapılabilen bir meslek olduğunu kabul etse, belki de partisi yüzde 35'lerle de olsa yine tek başına iktidar olacak;
"İki yılı bu şekilde atlatırsam, Cumhurbaşkanlığı seçiminde önümü görürüm" diye düşünecek...
Başına gelenlerden ders çıkarsa, emperyalistlerin ipiyle kuyuya inilmeyeceğini anlasa ve milletinden özür dilese;
Belki de siyasal islamın "cihat" anlayışından sıyrılarak seçimle gelip seçimle gitme kültürüne aşina olacak;
Tarihin tozlu sayfalarında bir mücrim gibi yok olup gitmektense, bir kaç yıl sonra belki de yeniden "alternatif" olarak düşünülmeye başlanacak...
Ama dedik ya zor görünüyor..
İçine girdiği fikri kısırlıktan, siyasi manevra yeteneksizliğinden, dediğim dedikçilikten sıyrılması,
Darbe korkusundan (belki de umudundan) kurtulması
çok zor görünüyor...
Hele de eline Ali İsmail'in, Ethem'in, Mehmet'in, Abdullah'ın, Komiser Mustafa'nın ve masum Suriyelilerin kanı bulaşmışken...
Kaynak: www.acikistihbarat.com
twitter.com/fasibel