Siyaset5 Haziran 2005 00:00

Ermeni Konferansından Baş Müzakereciliğe Derin Teslimiyetçilikte Mayıs Mesaisi - Semih Temizyürek

Ah şu millî namusa ve onura düşkün olanlar da olmasa, dünya ne kadar kolay idare edilirdi!? Batılı egemenlerin birkaç asırlık rüyası gerçek olur; köleler efendilerine hizmette kusur etmez, hadlerini bilirlerdi! Taşeron entelektüeller de, küresel bağımlılık ilişkilerini, özgürlük ve demokrasi gibi değerlerle süsleyip püslemek zorunda kalmazlardı. Ama ne yaparsınız ki, millî haysiyet sahipleri var ve onlar dünya ile birlikte ülkelerinin de küresel kölelik sistemindeki mahkûmiyetine direniyorlar. Bu direniş, çoğu zaman akıntıya karşı kürek çekme manasına gelse bile. Nasıl gelmesin? cialis manufacturer coupon open drug coupon cardcialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon

Nasıl gelmesin? Sahipleri ve taşeronları tarafından bütün insanlığın kaderi olarak dayatılan süreç karşısında direnmek kolay mı? Bir taraftan küresel kapitalizmin, diğer taraftan imparatorluk sisteminin her türlü aracı kullanarak geliştirdiği küresel tahakküm ikliminde millî ve manevî havayı teneffüs etmenin giderek zorlaştığı açık değil mi?

Akıl almaz çelişkilerin, aklanıp paklanan teslimiyetçiliklerin yaşandığı bir ülkede, hemen her şeyin güllük gülistanlık gösterilmesi ve bunda sağlanan tek yanlı başarı, ürkütücü değil mi? İktidar partisinin önde gelen takımının, iç siyasette olabildiğince “millî iradeci”, dış siyasette ve ekonomide ise olabildiğince “teslimiyetçi” olmasının, daha hâlâ ciddi bir tartışmaya ve muhalefete konu teşkil etmemesi, yeterince düşündürücü değil mi? Bütün bunlar millî ve zihnî direnişin ne kadar ulvî, ama bir o kadar da zorlu olduğunu göstermeye yetmiyor mu?

Elbette yetiyor. Bugün milletlerin kaderine ve inanç sistemlerine bütünüyle el koymak üzere sistemli bir mücadele yürüten küresel emperyalizme teslim olmayıp direnen beyinlerin, hem Yüce Allah hem de tarih nezdinde şerefli yerlerini alacaklarına inancımız tam. Esas mesele, yeni süreci ve tehditleri idrak etme sıkıntısı çekenlerin, daha hâlâ geleneksel şartlanmışlıklarla yahut kısmî düşmanlık konseptleriyle hareket edenlerin uyarılmasına ve uyandırılmasına odaklanmış durumda.

Sadece Mayıs ayı içinde o kadar önemli gelişmeler yaşandı ki, normal şartlarda bunların yeterli uyarıcı etkiyi yapması gerekiyor. Ama teslimiyetçilik edebiyatının hem araçları hem de dili o kadar güçlü ki, gelişmelerin gerçek boyutları ile algılanması ve anlamlandırılması bir türlü mümkün olamıyor. Bilâkis, küresel emperyalizmin yerli taşeronları tarafından, siyasî iktidarın epeydir bir şeyler koymakta zorlandıkları başarı heybesini şişirecek kadar önemli gelişmeler olarak takdim ediliyor.

Konuyla yakından ilgili dostların tahmin ettiği üzere; bu gelişmelerden ilkini, başmüzakerecilik sıfatının ve “sahibi”nin allanıp pullanması oluşturuyor. Türkiye’yi denetimleri altında tutmak isteyen taşeron sermaye ve medya takımının, başmüzakereci(lik) meselesinin üzerinde aylardır ısrarla durduklarını, abarttıklarını ve isim empoze ettiklerini hatırlarsanız, konunun ehemmiyetini daha iyi anlarsınız.

Bunları dikkate almadığınızda veya gelişmeleri iyi takip edip tahlil etmediğinizde; Tayyip efendinin görevlendirme işini ve görevlendirdiği kişiyi, sıradan bir gelişme olarak değerlendirip geçiştirmemek imkânsızdır. Şimdi tekrar “basit” soruma dönüyor ve soruyorum: Millî irade başpehlivanlığı için Meclis Başkanı ile yarışan Tayyip efendinin, başmüzakerecilik payesini Ali Babacan’a vermesi, nasıl bir gelişmedir ve teslimiyetçilik denkleminin neresinde yer almaktadır? İsterseniz bu soruya doğrudan cevap vermeyip, bazı gerçekleri hatırlatmakla yetineyim.

Millî ve ahlâkî duyarlılıklara dayalı haklı ve şerefli direnişi, bazen statükoculuk bazen de komplo teorisi olarak karalayanlara ve bunların illüzyonundan kurtulamayanlara soruyorum: İçinde bulunduğumuz yılın hemen başında küresel kapitalizmin yarı resmî organı olan The Economist’te Ali Babacan’a övgüler düzülüp arka çıkıldığını ve hatta “Babacan mucizesi”nden (Evet, yanlış okumadınız!) bahsedildiğini biliyor musunuz? Yine aynı tarihlerde, uluslar arası kurumsal yatırımcıların dergisi olan Institutional Investor dergisinin Babacan’ı kapak yaptığını hiç duydunuz mu?

Durun daha bitmedi; aynı dönemde Mustafa Koç’un, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı sıfatıyla “Başmüzakereci Babacan olsun” dediğini (Milliyet, 14 Ocak 2005) hatırlıyor musunuz? Yine, bu yıl içinde yapılan bildik Bilderberg toplantılarına da Ali Babacan’ın davetli olduğunu biliyor musunuz?

Bu kadar hatırlatmadan sonra, artık şu kadarcığını sorma hakkım da olsun: Bu tablo karşısında, Babacan’ı başmüzakereci olarak atayan Başbakan’ın iradesinden söz etmek mümkün müdür?

Affedersiniz, az kalsın unutuyordum. Bu kadar bilgiden tatmin olmayanlar (!), atamadan sonraki tepkileri de dikkate alabilirler. Muhalefet medya ve sermaye illüzyonuyla zaman geçirirken, taşeron unsurlar kutlamalarını yapıyordu. Meselâ, Babacan’ın ünlü Bilderberg toplantılarından mesai arkadaşı Cüneyt Ülsever’in yanı sıra; kaşarlanmış teslimiyetçi Mehmet Ali Birand da atamanın küresel efendileri çok memnun ettiğini yazıyordu (26 Mayıs 2005).

Mayıs ayı içindeki gelişmelerin bir diğeri de, şüphesiz sahte millî irade kahramanı Bülent Arınç’ın ABD gezisinde döktüğü incilerdi. Hazret, Irak vahşeti için Amerika’ya hiç olmazsa iki laf etmek varken, Türkiye gündemine oradan burnunu sokmayı tercih ediyordu. Bir de, ABD ile Türkiye’nin arasını hiç kimsenin bozamayacağını söyleyişi vardı ki, dillere destan. Bu da, AKP’lilere mahsus oryantal değişim sanatının yeni ve güzel bir örneği olsa gerek.

Tabiî üzerinde özellikle durmak istediğim esas mesele bu değil. Zaten üzerinde fazla durmaya değmez. Allah ıslah etsin demek şimdilik yeterli. Mayıs ayındaki teslimiyetçi kuşatmanın bir başka cephesindeki gelişmeden, Ermeni severlerin soykırım pazarlamacılığından söz etmek istiyorum.

Çoğu eski solculuktan dönme bir grup medyatik mandacı entelektüel, bu kez Ermeni soykırımı soytarılığını daha da ileri götürmeyi denediler. Tıpkı Batı’nın emperyalist dayatmaları gibi, iktidarın dış politikadaki onursuz ve dirayetsiz duruşundan cesaret ve ilham alarak; sadece maksatlarını değil, hadlerini de aşmaya başladılar.

Ermeni severlerin toplamak istediği bu kongreyi, iddia ettikleri gibi, akademik özgürlük bağlamında değerlendirmek mümkün müdür? Bir kere, kongre davetiyelerinde kozmopolitan vatandaşlık propagandası yapmaları da gösteriyor ki, bu tayfanın millî ve ahlâkî olana karşı bırakınız ufacık bir aidiyet hissi taşımalarını, zarurî olması gereken saygının bile olmadığı anlaşılmaktadır. Bir devlet, kendi üniversitesinde kendi milletine sövdürme özgürlüğü (!) tanımalı mıdır? Asıl sorulması gereken soru budur. Akademik özgürlük bağlamında tartışılabilecek(!) olan konu, sadece bundan ibarettir. Zaten böyle bir durumun özgürlük bağlamında ele alınması, en başta özgürlük ahlâkına en büyük saygısızlığı ifade edecektir.

Mesele, millî duruş ve devlet ciddiyeti açısından ele alındığında ise, durum çok daha vahimdir. Katılımcıların hepsi olmasa bile elebaşılarının, uzunca bir süredir Ermeni diyasporasının borazanlığını yaptığı, Türklüğe hakaret ettiği, millî devlete karşı sürekli seferberlik hâlinde olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla, millî suçları sabittir ve suç bilinçli olarak işlenmektedir.

Bu suça, aynı tarihlerde, küresel emperyalizmin yurt dışında kullandığı maşalardan biri olan “Avrupa Kürt Dernekleri Federasyonu” da iştirak etmiştir. Bu federasyon adına 22 Mayıs 2005 tarihinde yapılan açıklamada; Ermeni severlik seronomisinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu ile bugünkü mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti soykırım yapmakla suçlanmaktadır.

Bilimsel kisveli Kongre tezgâhının elebaşıları, her fırsatta Türkiye düşmanlıklarını kusanlarla aynı amaca hizmet etmekte; Türk devleti ve milletinin varlığıyla davalı olduklarını ortaya koymuş olmaktadırlar. Aslında, esas maksatlarının sadece “Soykırım iddiasını ispat etmiş gibi yapıp, Türk milletine itiraf ettirmek” olmadığını düşünmek için birçok sebep vardır. Esas maksatları, Türk milletini, tarihiyle, değerleriyle sorunlu hâle getirip savunmasız bırakmak, sonuçta millî kimlik ve kültürü parçalamaya devam etmek, ülkeyi tamamen teslim almaktır. Millî ve üniter devlete yönelik topyekûn ve sistematik saldırıları dikkate alındığında bu mesele iyice sarahate kavuşmaktadır.

Geçmişi sürekli karalanan, soykırım pazarlamacılığı ile “millî katil ve itirafçı” pozisyonuna sokulmaya çalışılan bir millet ve devletin yaşadığı ve yaşayacağı sıkıntılar apaçık meydandadır. Dolayısıyla, buna fırsat verenlerin millî hıyanet suçunun ortakları olacağı açıktır.

Peki, Adalet Bakanının böyle bir Kongre tezgâhına yönelik –cılız ve gecikmiş olsa bile– yerinde tepkisi karşısında kopartılan yaygaraya ne demeli? Ya Başbakan ile Meclis Başbakanının, Adalet Bakanlarını bu millet ve haysiyet davasında, Batılı kodamanlara şirin gözükme pahasına ortada bırakan tavırlarını nasıl değerlendirmeli? Bu ilkesiz ve haysiyetsiz tavırlar karşısında dilini yutan ve de koltuğunda oturan Adalet Bakanına ne demeli? Bu manzaranın, teslimiyetçilik sarmalından sonra geriye tek bir açıklaması kalıyor: Vaki siyasî vaziyet, AKP’nin koltuk perestliğinin ve küresel efendilere hürmetinin, dolayısıyla siyasî ahlâk(sızlığ)ının yeni bir göstergesinden başka bir şey değildir.