Siyaset3 Haziran 2005 00:00

BOĞAZİÇİ’NDEKİ REZALET - Hüseyin Mümtaz

Bu adam, bu yabancı, memleketimde, İstanbul’un göbeğinde böyle bir lafı söyleyebilecek cesareti nereden ve nasıl bulmaktadır? Paneli yönetenler, dinleyenler, katılanlar neden en ufak bir tepki koymamışlardır? Yoksa hepsi aynı kazanın içinde haşlanmakta oldukları için, haşlandıklarının farkında mı değillerdir? Fazla söze hâcet yok…Madem bizi idare edenlerden uygun bir tepki çıkmıyor.. O halde ben sâde bir vatandaş olarak.. Bir Türk olarak…. Amerika’nın sadece şirketlerini değil, bu üslûptaki Amerikanın kendisini boykot ettiğimi, protesto ettiğimi ve sevmediğimi söylüyorum Edelman. Ben tek kişilik orduyum.. Ezsene kafamıcoupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cards

            Ben artık Boğaziçi’ndeki rezaletlere dayanamıyorum kıymetli okuyucu..

            Hangisi deme.. Fakat o kadar çok ki, sen de haklısın..

            Rezaletin bini bir para, üstelik bu seferki hepsinin üzerine mum dikiyor.

            Ertelenen, ertelenmeyen, yapılması düşünülen fakat sonradan vazgeçildiği söylenilen Ermeni Konferansı’ndan sonra Boğaziçi Üniversitesi fazla hazırlık reklâmı yapılmadan bir başka bilimsel-politik toplantıya daha ev sahipliği yaptı.

            Bu tür gürültülü toplantıların hep Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılıyor olması sadece tesadüf mü?

            Fakat ben bu Boğaziçi aşiretlerinden de sıkılmaya başladım artık..

            Bu gün akşama kadar; o Ermeni toplantısı yapılamadı diye çarşaf çarşaf protesto mesajı yayınlayan Boğaziçi’li koca koca öğretim üyelerinden, aynı şekilde bir tepki mesajı bekleyeceğim.

            Bağımsızlıkla ilgili..

            Yayınlamazlarsa da tafralarının ve cüppelerinin boş olduğunu cümle âleme ilân edeceğim.

            Türk-Amerikan İş Konseyi’nin 20’inci yılı dolayısı ile Boğaziçi Üniversitesi’nde bir toplantı yapılmış.

            Toplantıda bence çok önemli üç konuda açıklama yapıldı.

            Washington’da 7 yıl Büyükelçilik yapan DYP Genel Başkan Yardımcısı Nüzhet Kandemir, hükümetin dış politikayı iyi yürütemediğini, çünkü Başbakan'ın diplomatlardan çok 'sözde danışmanlara' güvendiğini, diplomatların devlet deneyimine itibar etmediği eleştirisini getirdi.

Oturumu (nedense) “yönetmesi uygun görülen” Nuri Çolakoğlu, bu durumda paneldeki bir başka konuşmacı olan Akepe’li Egemen Bağış’a cevap hakkı verdi. Egemen Bağış biliyorsunuz Kandemir’in saptamasına cuk oturan bir kişi. Erdoğan’ın bütün dış görüşmelerde “mutemet” adamı, çevirmeni, akıl defteri.

Bütün görüşmelere, “meslekten diplomatlar” girmezken, hatta büyükelçiler kapıda tutulurken içeri girebilen bir kişi.

Akepe döneminin Dışişleri “kara kutusu”.

Bağış’a göre ise “Akepe Kasım 2002'de iktidara geldiğinde Türkiye neredeyse tüm komşularıyla kavgalıydı. AB ile ilişkilere 40 yıl önce başlanmış, ama neredeyse hiç mesafe alınamamıştı. ABD ile ilişkilerin sivil toplum boyutu yok gibiydi; Kongre'de dostluk grubu bile kurulamamıştı. Bu kadar yıldır yapılamayanları kendi hükümeti yapabilmişti.”

Doğru kıymetli okuyucu..

Yakın çevremizle olan ilişkilerimizde 2002 Kasım’ı ile 2005 Haziranı’nı karşılaştırdığımızda hangi noktada olduğumuz gerçekten “belli”.

Kerkük, Kıbrıs, Ege…

2002’de oralarda “vardık”, şimdi “yokuz”.

Olmayınca da, problem de olmuyor tabii.

İkinci önemli açıklamayı, gayet olağan bir şeymiş gibi yeni “Baş müzakereci” Ali Babacan yaptı.

"Tabii bu arada Türkiye'nin müzakereleri ile ilgili tarih artık kesin bir tarihtir. 3 Ekim tarihinde müzakereler başlayacaktır. Bununla ilgili atılması gereken bir adım vardır, o da malum bu Gümrük Birliği ile ilgili protokolün imzalanmasıdır. Sayın Dışişleri Bakanımız birkaç gün önce açıkladı, biz Brüksel'deki bürokratik işlemlerin tamamlanmasını bekliyoruz. Biter bitmez, bu da zaten imzalanacaktır ve 3 Ekim müzakerelerinin başlamasının önünde hiçbir engel kalmayacaktır" dedi.

            Babacan’ın bu son derece normal bir şeymiş gibi açıkladığı GB Protokolünün imzalanması meselesi o kadar basit bir şey değildir kıymetli okuyucu..

İmzaladığını an Rum kesimini “muhatap” olarak alıyorsunuz, tanıyorsunuz demektir.

Artık o, Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Rum Kesimi filan diyemezsiniz.

Liman ve alanlarınızı kapatamazsınız.

Tanıdığınız an, AB üyesi olan o ülkenin topraklarını işgal ettiğinizi de kabul ediyorsunuz demektir.

Orada 74’den bu yana bulunan askerinizin de “işgalci” olduğunu kabul ediyorsunuz demektir.

1959–60 Londra-Zürich anlaşmaları ile edindiğiniz uluslararası haklardan tamamen vaz geçiyorsunuz, haksız olarak orada bulunduğunuzu kabul ediyorsunuz demektir.

Babacan acaba söylediklerinin bu sonuca vardığının bilincinde mi yoksa kameralar karşısında “Yok canım önemsiz bir şeydir”leri mi oynuyor?

Nihayet üçüncü ve en önemli konuşmayı Edelman yapıyor.

Edelman acaba yakınlardaki “İstinye Amerikan Müstahkem Mevkii”nde konuşlu Amerikan Kuvvetlerinin gücünü arkasında hissettiği için mi böyle savuruyor bilmiyorum ama ben böyle rezalet görmedim.

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Büyükelçinin bulunduğu ülke vatandaşları için bu tür bir üslûp kullandığını hatırlamıyorum.

Edelman aynen şöyle söyledi:

“Bizim ilişkimize karşı, yanlış yönlendiren fikirler ve Amerikan şirketlerini boykot çağrıları, özellikle çirkin başlarını kaldırdıkları zaman ezilmelidirler. Çünkü bunlar gerçekten çok büyük zarar veriyorlar. Ekonomik ilişkiyi geliştirmek için önümüzde büyük iş var”.

Yukarıdaki metin Hürriyet Gazetesi’nin internet sitesine 2 Haziran 2005 öğleden sonra düştü.

Kaynak; “Anadolu Ajansı”.. Yani devletin resmi haber ajansı.

NTV’nin aynı gün 17.05 zamanlı haberindeki metin ise şöyle;

“Bizim ilişkimize karşı, yanlış yönlendiren fikirler ve Amerikan şirketlerini boykot çağrıları acilen önlenmeli ve durdurulmalıdır”

Paneli yöneten “eski solculardan” Çolakoğlu’nun NTV ile şimdiki ilişkisini bilmiyorum ama bu “yumuşatılmış” metnin neye hizmet ettiğini tahmin edebiliyorum.

Edelman’ın meydanı bu kadar boş bulmasına sebep olan şey nedir?

Yeni Ceza Yasası Amerikan Büyükelçisine veya herhangi başka bir büyükelçiye bize böyle lafları söyleyebilmesi için koruyucu bir kalkan mı sağlamaktadır?

Meydan hakikaten bu kadar boş mudur?

“Nerede bu devlet?” diye bağırılacak an; Alibeyköy Deresi’nin taşarak etrafını bastığı zaman değil, asıl şimdidir.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, diğer bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için böyle bir şeyi kavgada söyleyemez.

Kavgada bile söylenmeyecek bir sözdür.

İki; yasal olarak da tehdit, tahriktir, sonunda “suç”tur.

Peki bu adam, bu yabancı, memleketimde, İstanbul’un göbeğinde böyle bir lafı söyleyebilecek cesareti nereden ve nasıl bulmaktadır?

Paneli yönetenler, dinleyenler, katılanlar neden en ufak bir tepki koymamışlardır?

Yoksa hepsi aynı kazanın içinde haşlanmakta oldukları için, haşlandıklarının farkında mı değillerdir?

Fazla söze hâcet yok…Madem bizi idare edenlerden uygun bir tepki çıkmıyor..

O halde ben sâde bir vatandaş olarak..

Bir Türk olarak….

Amerika’nın sadece şirketlerini değil, bu üslûptaki Amerikanın kendisini boykot ettiğimi, protesto ettiğimi ve sevmediğimi söylüyorum Edelman.

Ben tek kişilik orduyum..

Ezsene kafamı