|
|
Yıl: 2004,
Yer: Ankara
Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi (Keçiören / Ankara), Kat: 2.
Fakültenin
kurucu dekanının kızı Ayşegül Yarpuzlu;
eleştirel makaleleri üzerine, öğrencisini yanına çağırır. Amerika’nın
güzelliklerinden, dünya toplu durumundaki önderliğinden ötürü güçlünün
yanında
yer almanın, en akıllıca yaklaşım olduğunu savunur.
ABD ve AB konusu gündeme
geldiğinde, tamamen yanlı (:sömürü yanlısı) olan akademisyenin
öğrencisine teklifi
ilginçtir: ya kendisinin kontenjanından asistanı olmayı kabul edecektir
ya da
Sağlık Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı kadrosuna yerleşecektir.
Pekiyi, ne
karşılığında? Muhatap olan öğrenci, Lions kulübüne üye olarak aktif rol
alacaktır! Kabul etmezse; öğrenci, hocasının deyimiyle: “bir
bozok olarak yaşamayı sürdürecek”tir. Bozok isimli internet
sitesinde; Cumhuriyet aydınlarının yazdıkları paylaşılıyor ve sitenin
yazar
kadrosunda, dikkat çekici biçimde, hocanın ismi de yer alıyordu: AB
politikaları karşıtı gibi görünüp, yazılarının içinde AB propagandası
yapmaktaydı!
Doğal ki, öğrenci “bozok”
olarak kalmayı seçerek: yaşamını, onuruyla nafakasını çıkarıp; el, etek
öpmeden, bu ülkenin kurucusuna, değerlerine, bağımsızlığa adayacaktı!
Öğrenci,
mezuniyeti sonrasında: üç farklı üniversitede, üç farklı alanda yüksek
lisans
için çabalayacaktı ki: sonuç, “red”di!
Öğrenci, ya cemaat, ya ülkücü ya da mason olacaktı ki: üniversite
kapıları
açılabilsin! “Görünmez
kilise” elini
her yere atmıştı!
Bu olayları anımsamama ve yazmama
neden olduğu için, Yılmaz Dikbaş’a
teşekkürü borç biliyorum.
Üniversitelerde kadrolar nasıl oluşturuluyor?
Üniversitelerden neden ses çıkmıyor?
Sorularının, kadrolaşma boyutuyla önemli
bir yanıtı da bu öğrencinin yaşadıklarında gizliydi. Bunları görünce:
ülkenin,
tam bir gizli tarikatlar cehennemini andırdığını söylemek yanlış
olmayacaktır.
Cemaat ve ülkü
ocakları: lise ve dengi düzeyde “çengel” atar. Masonik yapılarsa;
üniversite ortamında, biat edecek
piyonlar arar! Yukarıda ifade ettiğim anıda: kariyerist
tiplemede bir öğrenci
için; reddedemeyeceği biçimde ve aslında da tam istediği gibi, altın
tepside
sunulmuş, baldıran zehirli bir kadeh vardır!
Masonluk ve
“Atatürkçüler Yenildi” mi?
Masonluk konusunda, başta Haluk
Hepkon’un Kırmızı Kedi
Yayınları’ndan çıkan: “İttihat Terakki ve
Komplo Teorileri” başlıklı kitabı; öncesinde yüksek
dereceyle masonların
için bulunmuş ve ayrılmış olan Bojidar
Çipof’un İlk Kurşun Gazetesi’ndeki makale dizisi olmak üzere,
bilimsel
açıdan ve gözlemlerle irdelenen eserlerden bilgi edinilebilir.
Masonluk,
kabalizm gibi mistik alt katmanları, gizlilik esaslı örgütlenme yapısı,
“evrenin ulu mimarı” olarak
tanımladıkları tanrıya tapınma ritüelleri bir kenara bırakılırsa; çıkar
amaçlı,
kapitalist sistemin uyumlu muhafızlığını taşıma misyonu olarak
tanımlanabilir.
Yılmaz
Dikbaş’ın, bugüne değin tüm eserlerini, ilgiyle okudum ve son
derece de
yararlandım. Aynı yayınevinin (Asya Şafak Yayınları) yazarları
olmamızdan
ötürü, kalem arkadaşlığımızdan da hep onur duydum. Son eseri, Enki
Yayınları
tarafından: “Atatürkçüler Yenildi” başlığıyla çıkmış!
Büyük bir şevkle kitabı
edindim ve okumaya koyuldum! Eserinde, tarihte bilinen olayları
sıralamış;
genel olarak, masonik yapıların her daim hükümetlerle ilişkili ve
hükümet kadrolarında
yer almasını, NATO’nun yarattığı toplumsal, siyasal ve askerî
tahribatı,
bağımlılık ilişkilerini, CHP’nin son dönemde Atatürk’ü
hepten nasıl hiçleştirdiğini ve son olarak da
emperyalizmin Suriye işgalinde, bizzat orada bulunarak gözlemlerini
yazmış.
Lâkin, Dikbaş bunları yazarken: AKP
faşizmine ve AKP’nin içindeki masonik ilişkilere değinmemiş.
Türkiye’de her
askerî darbenin ardında NATO, CIA olduğunu haklı ve doğru olarak
yazarken;
şuanda, AKP faşizmiyle tutuklanan yüksek komutanlarımızın Atlantik
ittifakına
karşı duruşlarını ve eylemlerini yok sayarak/görmeyerek: hepsini, NATO
subayı
olarak anıyor.
Genelkurmay, MİT, Emniyet,
hükümetler, bakanlıklar, üniversiteler içinde; CIA’nın türlü piyonlarla
varlığını sürdürdüğünü yine haklı ve doğru olarak saptamıştı. Ancak
kurumların
içindeki bağımsızlıkçıların varlığı dahi, o kurumların tümden ‘yok’ hükmünü taşımayacağı gerçeğini
değiştirmeyecektir. NATO, CENTO, CIA ve düşman unsurlara rağmen
çalışanlar;
ABD’de her türlü askeri eğitimi alıp nişan takılanlar, nişanlarını bir
daha
takmamak üzere kaldırıp atmakta, bu tür görevlere ‘kurumsal’
gerekçeyle bakıp ve üstlerine rağmen inisiyatif alarak
birçok çalışma ve etkinliğe imza atanlar, yok sayılamayacaklardır.
Genelkurmay’ın
SAREM Başkanlığı’nda, Ergenekon’dan tutuklu ve Kuvay-i Milliye’ci Türk
Ortodoks
Patrikhanesi basın sözcüsü Sevgi Erenerol’un; Türkiye’de misyonerlik
faaliyetlerine ilişkin konferans vermesine öncülük eden, onurlu
subayların
olduğu gibi!
Dikbaş,
27 Mayıs devriminin de CIA işi olduğunu yazması: 27 Mayıs’ın sonuçları
itibariyle: toplumcu bir anayasa, görece özgürlük alanı, toplumcu bir
sağlık,
eğitim sistemi yarattığını görmezden gelmek oluyor! Tek başına dahi, 27
Mayıs
devrimi; TSK’da bağımsız bir yapının, toplum ve ülke çıkarlarını her
şeyin
önüne koyan bir yapıyı imlemektedir.
Dikbaş,
12 Mart darbesini haklı olarak bir karşı devrim olduğunu ifade ediyor:
ancak,
öncesinde; 9 Mart bağımsızlıkçı hareketin (asker ve sivil ortak
hareketin)
hazırlık içinde olduğunu; sonradan, nasıl bir hamleyle, 12 Mart
darbesinin
geldiği önemli ayrıntıyı atlıyordu!
Dikbaş,
28 Şubat’ın haklı ve doğru bir saptama olarak Amerikancı bir darbe
olduğunu
yazıyordu. Ancak 28 Şubat’ın, milli görüşü parçalayarak ayrılıp, ‘Yenilikçi
Hareket’ olarak doğan Amerikan kuklası bir yapının
yaratıldığından;
AKP’nin iktidara getiriliş sürecinden söz etmiyordu.
Dikbaş,
AKP eleştirisi bir yana; AKP yandaşlarından alıntı yapıyor. Gerici ve
masonik
ilişkilerini ifade etmediği Erbakan’ın
savunusunu da yapıyordu. Amerikan projesi olarak AKP’yi ve CIA/NATO
projesi
olarak Ergenekon, Balyoz vb. düzmece davalarla tutuklanan, suçlanan
yurtseverleri karalıyor ve dahi, referans olarak: Mehmet
Eymür’ü, Şamil Tayyar’ı
anabiliyordu.
Yanı sıra da Türker Ertürk’ü,
Mehmet Otuzbiroğlu’nu, Kadir Sağdıç’ı, Hurşit
Tolon’u, Ataol
Behramoğlu’nu, Turgut Özakman’ı,
Server Tanilli’yi anlamsız bir
biçimde, ‘eleştiri’
sınırları dışında değerlendiriyordu.
Dikbaş,
toptancı bir mantıkla hareket ediyordu. Eleştirel akılcı,
sorgulayıcı bir
mantık; araştırmacı yazarın bağımsızlığının en önemli ölçütüdür. Bu
ölçüte
gölge düşüren bir tutum hatadır. TSK özelinde; Kuzey Deniz Saha
Komutanlığı’nın
ülkenin dış istihbaratında oynadığı rolü karşısında denizci subayların
tutuklandığını yazmamıştı.
NATO’da olmayan, bağımsız bir yapılanmaya sahip olan
Jandarma’nın önemini ve bu bağımsız yapıyı yazmıyordu. Madde madde, Dikbaş’ın kitabı hakkında eleştirilerde
görülebileceği gibi: araştırmacı yazarlığın, aydın olmanın gereği olan
akılcılığa gölge düşüren yaklaşımlar, ülkenin bulunduğu kuşatma
koşullarını
gözetmeksizin hareket etmenin nüvesini taşımaktaydı.
Komutanların
Esareti
“Ergenekon,
Balyoz, Poyrazköy, Islak İmza, Andıç tertipleriyle 5 yıl içinde, Türk
Silahlı
Kuvvetleri’nin görevde ve emekli 300’ü aşkın komutanı esir alındı”
Dikbaş, yorumluyor: “veriler doğru ama yorum doğru değildir! Bu
yorum, gerçekleri görmemizi perdelemektedir. Görevde ve emekli 300’ü
aşkın
komutanımız esir alınmadılar, teslim oldular![1]”
dolayısıyla, ‘savaşmadılar’ diyor, Dikbaş. Çünkü onların, “NATO
subayı” olduğu saplantısını
taşıyor.
Dikbaş,
kitabında tutuklu komutanlarımız hakkında şunları yazıyordu:
Askeri
Casusluk ve Şantaj
Davası’nın 9. Duruşması Beşiktaş’taki güdümlü mahkemede, 16 Aralık
2011’de
görüşülmeye başlanmıştı. Emekli Tuğgeneral Türker
Ertürk şikâyetçi sıfatıyla söz almış, şunları ifade etmişti:
“Daha önce şikayetçi olduğumu
söylemiştim.
Ama şikayetten kastım, ‘burada sanık olarak bulunan askerlerden şikayet
değildi.. Ben bunun Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güvenirliliği yok
etmek
için yürütülen bir operasyon olduğuna inanıyorum. Buradaki askerler de
bu
operasyonun kurbanlarıdır. Ben bu operasyona neden olanlardan şikayetçi
olmuştum.”
Demişti. Bu ifadelerini kitabına alan Dikbaş,
ardına anlamsız ve bağlantısız bir biçimde şu alıntıyı
yapıyordu:
“Türker Ertürk’ün İngiliz
sevgilisi var deniliyor. Ama arkasını doldurabilecek tek bir şey yok..”
Ertürk’ün sözlerini aktarmayı
sürdürüyordu:
“TSK içinde birileri
bunları sızdırmasa bunlar olmazdı. Ancak elektronik postaların genelde
ABD’den
gönderilmesi size neyi anımsatıyor?... Cemaatin yapılanması var.
İçimize
ajanlarını sokmuşlar. En güvendiğimiz, çalıştığınız adamlar. Ve
nerelere
saldıracaklarsa plan dahilinde oralara sızıyorlar. Hedef ordudaki
başarılı
subaylar.” Dikbaş,
yorumluyor: “Tuğamiral Türker Ertürk, 60
yıldır CIA
ajanlarının ordu içinde cirit attığını ya bilmiyor ya da biliyor ama
hedef
saptırıyor![2]”
Balyoz ve İnternet Andıcı
davaları kapsamında tutuklanan Koramiral Mehmet
Otuzbiroğlu, İzmit’teki yerel bir gazeteye mektup
göndermişti. Mektubunda:
“Bir kısım karanlık güçlerin işbirliği
sonucunda kendi ülkemde bile esir alındım” demişti. Dikbaş da buna şu yorumu getiriyordu: “Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu, karanlık güçlerden
söz ederek
Atatürkçüleri aldatıp uyutmaya çalışıyor! ABD, NATO, CIA ajanları ne
yapmışlarda, güpe gündüz, açık açık, resmen yapmışlardır[3]!
Dikbaş, Orgeneral Hurşit Tolon için de, ABD ve NATO’ya tam
teslim olduğunu yazmıştı:
“Ergenekon davasında tutuksuz yargılanan 1.
Ordu Komutanı Hurşit Tolon için, 47 yıl NATO’nun buyruğunda ve ABD
vesayeti
altında çalışmıştır.[4]”
Balyoz davasının 4 Ocak 2012
günkü duruşmasında Genelkurmay Muhabere ve Elektronik Bilgi Sistemleri
(MEBS)
Başkanı Kadir Sağdıç’ın yaptığı
konuşmadan şu alıntıyı yapmış:
“…Yalnız
kaldık, gırtlağımız düğümlendi. Avukatlarımız çaresiz kaldı,
komutanlarımız
olmayan hukuka güvenmeye çalıştılar, hep yanıldılar. Gaflet, dalalet ve
hatta
hıyanet içinde bulunanlar, bu kez medeniyet dediğimiz o tek dişi kalmış
canavarın üzerine binerek bilişim silahlarıyla bizleri vurmaya
kalktılar. Sahte
aydınlar sustu, sahte kahramanlar içtiği andı unuttu, içimizden hainler
ve
işbirlikçiler çıktı. Siyaset sustu, askerin masumiyetine sahip
çıkamadı,
yazıklar olsun!”
Koramiral Kadir
Sağdıç, ağlayıp sızlıyor diyor, Dikbaş,
devam ediyordu:
“60 yıldır hizmetinde
olduğu ABD ve onun NATO’su tarafından vurulduğundan habersiz!” “Bizim
koskoca
komutan saydığımız Kadir Sağdıç, meğerse küçücük, saf ve masum bir
çocukmuş!
Yazıklar olsun![5]”
Dikbaş, Sağdıç’a
bunları söylerken: MEBS radar üssünün MİT’e devrini konu
etmiyordu. MEBS’teki bağımsız yapıyı ehlileştirecek bir MİT’in
varlığını ifade
etmiyordu!
Mehmet Eymür ve
Şamil Tayyar Referans!
"MİT
hakkında en ciddi ve güvenilir bilgileri Mehmet Eymür’den öğrendik.[6]” diyordu, Dikbaş! Devam ediyordu:
“Mehmet
Eymür, MİT Kontr-terör dairesi eski başkanıdır. Mehmet Eymür’ün
söylediğine
göre MİT’in en önemli bilgi kaynağı Türk Medyasıydı. MİT’in elde ettiği
istihbarat verilerinin %85’i medyadan gelmekteydi. Mehmet Eymür açıkça
söylüyordu: ‘Türk gazeteciler MİT ajanı, Türk medya kuruluşları da
MİT’in
örtülü birer toplama merkezleridir.” Dikbaş,
“MİT demek CIA demek olduğuna göre…”
diye başlıyor ve
“Türk gazeteciler MİT
ajanlığı yaparak dolaylı yoldan CIA ajanı olmakta, Amerika’ya hizmet
etmekteydiler.”
yönünde, neden sonuç ilişkisinin kurulamayacağı bir ifadede
bulunmaktaydı.
Gazeteci, yazar MİT’e bilgi verebilir, sanatçılar uluslar arası
organizasyonlarda MİT adına görevlerde bulunabilir ki bulunmuşlardı. “MİT
demek, CIA demek” gibi bir ifade doğru olarak kabul
edilemez! Kaldı ki,
MİT için ‘açık istihbarat’ daha
önemlidir. Bunun için eleman kullanmak gerekmez, zaten yazılan ve
araştırılan
konular MİT için kaynak oluşturmaktadır. Toptancı bir yaklaşımla, hem
de Mehmet Eymür gibi “lekeli” bir isme atıf
yaparak: MİT: CIA eşitliğini kurmak ancak Eymür’ün
şahsında geçerli bir eşitliği işaret edecektir!
Dikbaş, Şamil Tayyar gibi bir AKP kalemşorunu
önemseyip, 19 Mart 2011’de
Star Gazetesi’ndeki yazısından alıntı yapıyordu:
“Bugün MİT, Emniyet İstihbarat, Jandarma
İstihbarat ve Genelkurmay
Askeri İstihbarat Arşivlerini açsa, bugün efelene efelene aramızda
dolaşan anlı
şanlı çok sayıda gazetecinin görev kâğıtları, ibret vesikası olarak
alınlarına
yapışacaktır.”
Tayyar’ın, ne
dediğini bilmediği, devlet istihbaratını açıklanmasından söz ettiği
yazıdan
feyz alarak, Dikbaş:
“Açıkça anlaşılıyor ki, yalnız MİT değil;
Emniyet, Jandarma ve Genelkurmay da çok sayıda gazeteciyi ajan olarak
kullanmıştır. Bir başka deyişle, MİT/CIA ajanı gazeteciler, Emniyet’in,
Jandarma’nın ve Genelkurmay’ın içine girmişlerdir.[7]”
Dikbaş, Tayyar
gibi birinden, ilk kez duymuş gibi; Emniyet, Jandarma ve
Genelkurmay’ın da gazeteci, yazar kullandığını yazıyor. Devletin kozmik
odalarındaki arşivleri mi kastediyor, Tayyar?
Bülent Arınç’a suikast
iddialarıyla
girilen arşivler hani! Dikbaş,
Emniyet’in şuanda kimleri tetikçi olarak kullandığını yazabilir miydi?
Star,
Zaman, Taraf, Bugün gibi ‘bülten’lerin
hangi yapıdan beslendiğini ya da?
Şeriatçılara
Selam
ve Mason Erbakan’a Övgü!
RP Genel
Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan,
Samanyolu Koleji tarafından tertiplenen 1. Ulusal Matematik Yarışması
Ödül
Töreni'ne katılarak, ödül alan öğrencilere hediyelerini verdi. Törende
yaptığı
konuşmada, hem millî ve manevî değerlerine sahip çıkan, hem de
matematik gibi
ilimlerle kendilerini yetiştirilen bir gençliğin önemine dikkat çeken
RP Lideri
Erbakan, Türkiye yanı sıra,
yurtdışında da gençlerin yetişmesinde büyük hizmetlerde bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi'yi tebrik
etti.
Erbakan'ın tören sırasında
kendisine verilen bir çiçeği Fethullah
Gülen'e takdim etmesi salondan büyük alkış aldı. Samanyolu
Koleji'nin
Yükseliş Koleji Salonu'nda gerçekleştirdiği ödül töreni, gençlerin yanı
sıra,
siyasî parti temsilcilerinin de büyük ilgisiyle karşılaştı. Törene RP
Lideri Erbakan ve Fethullah
Gülen Hocaefendi'nin yanı sıra, Devlet bakanları Abdülkadir Aksu, Ayvaz Gökdemir, Cemil
Çiçek, YDP Genel Başkanı Hasan
Celal
Güzel, DYP Genel Başkan Yardımcısı İsmail
Köse, milletvekilleri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile çeşitli sivil kitle
örgütlerinin temsilcileri iştirak etti.[8]”
13 Nisan 1994’te Erbakan, Refah
Partisi Meclis
Grubu’nda:
“Refah Partisi iktidara
gelecek, adil düzen kurulacak. Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı
olacak,
kanlı mı olacak, kansız mı olacak, tatlı mı olacak, altmış milyon buna
karar
verecek” demişti.
“Erbakan,
bizim başkumandanımızdır!” diyen: Şeyh
Yusuf Ziya kızı, ABD vatandaşı Merve
Kavakçı, değil miydi[9]?
Erbakan, Georgetown
Üniversitesi’nde “Türkiye’de demokrasinin
geleceği”
konulu konuşma yapmak üzere Washington’a gitmişti. Siyasi yasaklı Necmettin Erbakan, Kuzey Amerika
Müslüman Toplulukları'nın (ISNA) vereceği 'İnsanlık
Onur Ödülü'ne değer görülüyordu[10].
ISNA’ya destek veren kuruluşlar arasında: Dinlerarası
İttifak örgütü, Amerikan
Baptist Kiliseleri, Ulusal Kiliseler Konseyi, Reform İçin Yahudi Birliği yer
alıyordu. Reform
İçin Yahudi Birliği
(URJ): “Avrupa Birliği, ABD ve Ortadoğu'da
taraflar
arasında hoşgörü ve
dinlerarası
diyaloğu geliştirmek için
bir
çaba içindedir. ISNA’yla çalışmak
bizim için ayrıcalıklı olmuştur.” demekteydi.
Pentagon Nesli:
Altın Nesil, Dindar Gençlik ve Fetullahiler
Reform İçin Yahudi
Birliği’ni anmışken,
dinlerarası diyalog meselesinde; Dikbaş,
CIA’dan referanslı bir gerici olan Fetullah
Gülen’e araştırmasında değinmemekteydi. 1980 faşist
darbesiyle, hemen tüm
iktidarlarca ve Amerikan ajanlarınca, Vatikan eliyle, batı desteğiyle
palazlanan Gülen hareketinden söz
etmemekteydi!
Cemaatin
yetiştirmek istediği nesil olan “Altın Nesil”; Pentagon’un genetik olarak
üstün insan yetiştirme
projesinin kod ismiyle birebir aynıydı. Fethullahçılar, Utah’taki
okullarına “Beehive”
yani ‘Arı Kovanı’ ismini vermişlerdi. “Beehive”, Masonluğun ve Kabala’nın en
önemli sembollerinden biri
olduğu bilinmekteydi.
(Açık
İstihbarat : Konu ile ilgili sitemizde 2009 yılında
yayınlanan yazı için tıklayın
)
Fetullah
Gülen, Fatih Altaylı’ya: “Masonların kötü bir şey yaptığını kim
söylebilir?” demişti.
Gülen,
arkadaşının eşinden “hemşiremiz”
diye
söz ediyordu, masonların birbirlerinin eşleri için kullandıkları
kavramdı: “hemşiremiz”
Dikbaş,
Fethullahçıların ve Erbakan
hareketinin bir kısmını yazdığım, Masonlarla, CIA ile, Amerikan
kuruluşlarıyla
olan ilişkilerinden söz etmemekteydi. Elbette, AKP iktidarı hakkında da
aynı
tavrı taşımaktaydı.
Masonlar, AKP’de
Cirit Atarken!
Dikbaş,
kitabında gelmiş geçmiş tüm hükümetlerdeki masonların kimliklerini
açıklamış ve
icraatlarına dikkat çekmiştir. Dikkati
çeken farklı bir unsur da; AKP
döneminde, masonik bağlantılara değinmemesiydi. Fetullah Gülen gibi İslam’ı
İsevileştirmekle görevli bir misyonu olan
CIA referanslı Gülen hakkında tek bir kelime dahi etmemiştir. Halbuki
AKP’de
masonlar, önemli yer tutmaktaydı!
Vakit gazetesi, 14 Haziran 2008 tarihinde, Büyük Kulüp
Yönetim Kurulu Başkanı Duran Akbulut
yaptığı açıklamada, AKP’li üyelerini de açıklamıştı:
“AKP
milletvekili Sn. Şaban Dişli, AKP
E. Milletvekili ve
Milli Savunma Başkanı Sn. Cengiz
Kaptanoğlu, AKP E milletvekili Sn. Muharrem
Eskiyapan, 22. dönem AKP İstanbul milletvekili Sn. Gülseren Topuz, 22. dönem İstanbul
milletvekili ve İçişleri Bakanı
Sn. Abdülkadir Aksu ve halen
Akparti
Başkan vekili Sn. Mehmet Dengir Mir
Fırat da üyeliğinden onur duyduğumuz üyelerimiz arasındadır.[11]”
Bu isimlerin
yanı sıra AKP döneminde belirgin örnekler
ve eylemler şöyledir:
1.
Bülent Arınç’ın, Yahudi
Sara hanımdan aldığı dersler,
2.
Tayyip
Erdoğan’ın, İshak Alaton’dan referanslı
olması,
3.
Kıbrıs’taki,
Şeyh Nazım Kıbrısi’nin (AKP
döneminde KKTC’deki seçimlerde, ulusal çıkarlar dışındaki
hizmetleriyle)
İngiliz İstihbaratına çalışması,
4.
Abdullah Gül’ün
masonlarla bağlantıları, Cemil Çiçek’in
masonlarla bağlantıları,
5.
Tayyip
Erdoğan’ın Yahudi
ödülü alması.
Sonuç
Ülke, halk: AKP faşizmi altında
inlerken; AKP’ye karşı ve karşın bağımsızlık için yükselen yumruğa
kalkan olan
bir tavır, doğruyu inşa etmeyecektir. Hedef emperyalizmken, ülke
emperyalist
işgal altındayken, Amerika’nın FBI kanununa muhalefetten tutuklu
bulunan
aydınları, NATO’ya karşı olan TSK mensuplarını, akademisyenleri hedef
alıyor
olmak; asli düşmanın elini güçlendirmekten öte anlam taşımayacaktır.
Bazı
gerçekler, doğrular
bilinirdir. Zaten, o gerçekler vardır ve değişmezdir. Ancak bu
gerçekler/doğrular tüm zamanların doğrularıdır. Buna, itiraz yoktur ve
olamaz
da!
Lâkin, ülkenin işgal altında olduğu ve her şeyden çok dayanışmaya
gereksinim olduğu bir dönemde; ‘yenildi’
hükmünü verecek olan ‘biz’ olamayız. Savaş devam ederken, savaşmadan
yenilginin
ön kabulü savaşı yok sayacaktır ki, asıl tehlike budur!
[1]
Yılmaz Dikbaş,
a.g.e., s. 30
[2]
Yılmaz Dikbaş,
a.g.e., Ss. 104-105
[3]
Yılmaz Dikbaş,
a.g.e., s. 105
[4]
Yılmaz Dikbaş,
a.g.e., s. 106
[5]
Yılmaz Dikbaş,
a.g.e., Ss. 106-107
[6]
Yılmaz Dikbaş,
a.g.e., s. 136
[7]
Yılmaz Dikbaş,
a.g.e., s. 140
[8]
Millî
Gazete, 22.04.1996
[9]
Mustafa
Yıldırım, ABD-CIA Ne Demiş?, Açık İstihbarat, 16.10.2007
[11]
Bülent Arınç
Mason mu?, Açık İstihbarat, 04.01.2010
|