|
|
Fethullahçıların batıya teşne duruşları tarihte ilk kez bu dönemde olmuyor kuşkusuz. Fethullah Gülen’in Papa’lara yazdığı hoşgörü mektupları, sömürge ülkelerinde kurdurduğu kürsüleri, CIA’nın operasyon yapacağı yerlerde açtırdığı İngilizce dilinde eğitim veren “Türk”(?!) okulları…
Dünyada, bugün, sosyal değişimin aracısı olarak kabul edilen ve Vatikan onaylı üç hareketten biri, Saidi Nursi hareketidir. İkinci hareket, ruhen ve tarihi olarak birinci hareketle bağlantılı olan Fethullah Gülen hareketidir. Üçüncüsü de Asian Muslim Action Network (AMAN) hareketi olarak bilinen ve 18 Asya ülkesinde organize olan bir harekettir..
Nursi’nin Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki ruhani ilişki çabaları 1911’de başlamıştır. Türkiye ve İslam dünyasını, Batı bilim ve teknolojileriyle modernize etme fantezileri, Hristiyan dünyasının haz duygularını kamçılamada etkili olmuş, Nursi’yi aracıları olarak görme ve değerlendirmelerine yol açmıştır..
Nursi, modern yaşamda Müslümanların doğal partnerinin İsa’nın öğretilerini izleyen Hristiyanlar olduğunu ifade ediyordu. Müslümanlar, diğer Müslümanlarla birliktelik kurmakla yetinmemeli, dindar Hıristiyanlarla da birliktelik kurmalıydı..
1950’de Papa XII. Pius’a bir mektupla birlikte yazılarını gönderen Nursi, 22 Şubat 1951’de bir teşekkür mektubu aldı. 1953’te Saidi Nursi, Patrik Athenagoras’ı İstanbul’da dostluk ve işbirliği adına ziyaret etti. Günümüzde de, Ekim 2007’de Londra’da yapılan Fethullah Gülen hareketini değerlendiren Hristiyan sponsorlu toplantıya sunduğu bildirisinde Mustafa Akyol, Nursi’nin düşmanlarının Siyonizm ve Batı tipi sömürgecilik olmadığını, onun düşmanlarının materyalist felsefe ve komünist ideoloji olduğunu ve Batı dünyasını kendisine müttefik seçtiğini ifade etmiştir..
Sosyolog Jenny B. White, bu hareketi İslamiyete bir alternatif olarak tanımlar. Çünkü bu tip bir Müslümanlık, kapitalizmin lehinedir. Hatta Gülen Müslümanlığı, gerçek Müslümanlıkla çatışık; İslami değer yargılarıyla çelişkili ve ona yabancıdır. Serbest Pazar ekonomisiyle İslami değerlerin birleştirilmesi Gülen hareketine ivme kazandırmıştır.” [1]
Türkiye’nin yeni dünya sömürüsüne hazırlanmasının en kolay yolu; “ılımlı İslam” temsilcisi Fethullahçılarla olacaktır. Amerikan egemenliğinin ortadoğudaki taşeron gücü niteliğindeki Fethullahçıların tarihsel açıdan söylemleri ve gelişim özellikleri, günümüzde "Ergenekon" soruşması çerçevesinde gündeme gelen batıyla işçilikçilikleri açısından önemlidir:
Nurculuk hareketinin kurucusu olan Said-i Nursi 1873 yılında Bitlis İli’nin Hizan İlçesi’nin Nurs Köyünde dünyaya gelmiştir. Önceleri Said-i Kürdi olarak tanınan ve bu unvanı kullanan, soyadı kanunu çıktıktan sonra doğduğu köye izafeten Nursi soyadını alan Said-i Nursi ilmi kariyeri olmayan bir kimsedir.
Nitekim Nur risalelerinden Tizyak adlı risalenin 68'nci sayfasında risalelerini kendisinin yazmadığını, bunları yardımcılarının (Nur Şakirtlerinin) yazdığı bildirilmektedir. Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis havalisinde Şeyh'lik faaliyetlerine başlamış, bilahare İstanbul’a gelerek siyasi faaliyetlere katılmış, İttihad-ı Muhammed-i Cemiyetinin kurucuları arasında yer almıştır.
31 Mart vakasından evvel Derviş Vahdeti ile irtibat kurmuş, o tarihte çıkan Volkan Gazetesindeki yazıları ile 31 Mart Vakıasını körüklemiş, yine o tarihlerde kurulmuş bulunan "Kürt Teali Cemiyeti’ne" girmiştir.
1912 yılında yazdığı bir kitabında “Uyan ey Selahaddin Eyyübi’nin torunları Kürtler” diyerek Kürtleri Türklere karşı tahrik gayreti içine girmiştir.
Mektubat adlı risalesinde ise “Kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye'de Kürt milleti diye ayrı bir milletin olduğunu” ileri sürmüştür.
İstiklal Savaşı sırasında, Ankara’nın halifeyi kurtaracağı inancıyla Ankara’ya gelmiş, ancak laik bir devlet düzeninin kurulması ve Cumhuriyet ilanı üzerine Ankara’yı terk ederek Van’a gitmiştir. 1925 yılındaki Şeyh Said isyanından sonra Isparta Barla’da daha sonra Kastamonu, Afyon ve Emirdağ’da mecburi iskana tabii tutulmuştur. Afyon, Denizli ve Eskişehir Cezaevlerinde mahkum olarak yatmıştır. Said-i Nursi 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da vefat etmiştir. Ancak yetiştirdiği talebeleri (Nur Şakirtleri) onun felsefesini günümüze kadar taşımışlardır.
Nurculuk, bir tarikat faaliyeti olarak karşımıza çıkmasına rağmen, Nurcular bu hareketin bir tarikat olmadığını, Kur’an-ı Kerim’in 20 nci yüzyılda tefsiri üzerine kurulmuş bir okul olduğunu ve sayısı 130 lara varan Nur risalelerinin de Kur’an-ı Kerim’in tefsirini kapsadığını ifade etmektedirler.
İlk defa 1955-1957 yıllarında Kur’an-ı Kerim’in ve Nur risalelerinin yazılışı nedeniyle ortaya çıkan nurcular arasındaki gruplaşma, Said-i Nursi’nin ölümünden sonra daha bariz bir hal almıştır.
Birinci grup “Kur’an-a küfür yazısı ile hizmet olmaz” parolası ile ortaya çıkarak Risaleyi Nurların mutlaka Arapça ile ve el yazısı ile yazılmasını, bunun için de bütün Nurcuların Arapça öğrenmeleri lazım geldiğini savunmuşlardır. Bu gruba yazıcı Nurcular denilmiştir.
İkinci grup "Okuyucu Nurcular" diye bilinmekte olup, Latin harfleri ile yapılacak çalışmanın hedeflerine varmada yardımcı olacağını savunmuşlardır. Okuyucu ve yazıcı grup arasındaki bu farklılaşma 1969 yılından sonra okuyucu grup içinde yer alan Fethullah Gülen grubunu ayrı bir grup olarak ortaya çıkarmıştır.
Bu grubun özelliği öğrenci kesimine yönelik vakıf çalışmalarına ağırlık vermesi olmuştur. 1982 yılında yapılan Anayasa oylaması okuyucu grup içinde gazeteci ve Şuracı grup olarak yeni bölünmelere yol açmıştır.
Günümüzde Yeni Nesilciler olarak bilinen gazeteci grup, 1992 Anayasası’na hayır denilmesini, Şuracı grup ise Evet denilmesini savunmuşlardır.
Günümüzde Nurcular, “Gazeteciler, Şuracılar, Fethullah Gülen’ciler, Yazıcılar” olarak faaliyet göstermektedirler. Ancak Yazıcılar grubunun etkinliği azalmıştır. Nurculuğun Laik Cumhuriyete ve Atatürk’e karşı bir hareket olduğunu görebilmek için Nur Risalelerine bakmak gerekmektedir.
Barla Mektupları sayfa: 53. Atatürk’ü kastederek
“Tek gözlü Deccal, ya iman et, ya bütün Dünyanın maskarası olacaksın.”
denilmiştir. Bu husus Metin Toker’in "Sağda ve Solda Vuruşanlar" isimli kitabın 96 ncı sayfasında yer almıştır.
"Sönmez" adlı risalede (Sayfa:21-22), Atatürk kastedilerek
“Ayasofya Camiini puthaneye, meşihat makamını kızlar lisesine çeviren bu adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı?”
denilmiştir. “Mektubat” adlı risalede (Sayfa:401)
“Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzak kalmış ve dine karşıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında hiçbir fark yoktur. Hıristiyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için, din ile dünya esaslarını birbirinden ayırır. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk inkılapları dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira İslamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar mükemmeldir”
denilmiştir. "Tiryak" risalesinde (Sayfa: 65),
“Türkiye’nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir” denilmiştir. "Mesnevi-i Nuriye" risalesinde (Sayfa: 80-82),
“Alem-i İslam’da yapılacak inkılaplar, İslam’i esaslara uygun olmak zorundadır. Aksi taktirde gayri meşrudur, bu bakımdan Meclis aynı zamanda hilafet görevi görmelidir” denilmiştir.
"Mucize-i Kur’aniye" isimli risalede (Sayfa:191-192),
"Müslümanlara Kur’an dışında bir Anayasa lazım değildir, 1347 yılında felsefenin tahakkümü ile bu dindar millete ehemmiyetli tahayyüşler düçar kılınmıştır ve Anayasa’da devlet dininin İslam olduğu yolundaki hüküm kaldırılmıştır. Bu durumda gerçek kanuni esasi tatbik edilmediği gibi, Kur’an da belirtilen Şer'i inkılapta tahakkuk ettirilememiştir. Halbuki Kur’an, Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi değil, ilahi bir iradenin sonucudur.”
denilmektedir. "Münazarad" risalesinde (Sayfa: 90-100),
"İslam Devleti için tek milliyet İslam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyeti altına alacak ve İslam yapacaktır.”
denilmiştir.
"Mektubat" risalesinde (Sayfa: 403),
“İslam dininde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı olduğu için, İslamiyet dairesine aykırı, inkılaplar da İslamiyete aykırıdır.”
denilmektedir. "Hanımlar Rehberi" risalesinde (Sayfa: 57)
“Çok kadın ile evlenmek İslami olduğu gibi Taaddüdü Zevcat tabiata, akla ve hikmete muafıktır.” denilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamen şeriat esaslarına ve İslami prensiplere göre idare edilmesini, hilafet ve saltanatın geri getirilmesini, inkılapların geçici olduğunu, Kur’an dışında bir anayasaya ihtiyaç bulunmadığını savunmaktadır. Ancak Nurcular günümüzde risalelerden suç unsuru taşıyan kesimleri ayıklayıp baş taraflarına mahkemelerin beraat kararlarını eklemekte ve bu şekilde dayatmaktadırlar.
Genel hatlarıyla Nurculuk;
1- Nurculuğun esası, fikirleri, maddiyatçı ve tabiatçı modern felsefeyi reddetmekte, dünyanın geçiciliğini, ahiretin geçerliliği fikrini telkin etmekte, netice olarak ta bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir. [2]
2- Nurculara göre laik bir devlet düzeni şeriata aykırıdır. Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzaklaştırılmış ve dine karşıdır. Hıristiyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için din ile dünya işleri birbirinden ayrıdır. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk devrimleri dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira İslamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek derecede mükemmeldir. [3]
3- Laik Cumhuriyetçi düzen 20 senelik inkılaplar sonucu doğmuştur ve dini müthiş sadmeye maruz bırakmıştır. [4]
4- Atatürk idaresi hadislerde gösterilmiş bulunan dehşetli ahirzamandır. Dinsizlik, kanunsuzluk, ifsat komitelerinin faaliyet yıllarıdır. [5]
5- Türkiye genel olarak ezan-ı Muhammedi’nin yasak edildiği, bidadların zorla topluma kabul ettirildiği bir dönem yaşamıştır. Devrim kanunları muvakkattır ve hıristiyan kanunlarıdır. [6]
6- Türkiye’nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir. [7]
7- Devlet İslam’ın siyasi prensiplerine göre teşekkül etmelidir. Bütün hayat nuru onda mevcuttur. [8]
8- Alem-i İslam’da yapılacak olan devrimler İslamiyetin Desatirine uygun olmak mecburiyetindedir. Aksi halde gayri meşrudur. Bu bakımdan meclis aynı zamanda hilafet görevini görmelidir. [9]
9- Şahs-ı Manevi hükümetin Müslüman olması gereklidir. [10]
10- Türk Devleti’nin dini İslam’dır ve bunun vikayesi milletimizin maye-i hayatiyesidir. Hükümet İslamiyet ve din için hizmet etmektedir. [11]
11- Müslümanlara Kur’an dışında bir Anayasa lazım değildir. 1347 tarihinde felsefenin tahakkümü ile bu dindar millet ehemmiyetli tahavvüllere düçar kılınmış ve anayasadan devletinin dininin İslam dini olduğu yolundaki hükmü kaldırılmıştır. Kur’an Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi değil ilahi bir iradenin sonucudur. [12]
12- İslamiyete ve Hakikat-ı Kur’aniyeye karşı mürtedane mücadele eden bir dessas zındıktır ki bize hücum etmek için istibdadı mutlaka Cumhuriyet namı vermekle irtadadı mutlaka-i rejim altına almakla sefahat-ı mutlaka medeniyet takmakla cebri keyf-i kurfiye, kanun namı vermekle bir istibdadı askeriye ve delalet kurmuştur. [13]
13- Said-i Nursi milliyete ve milliyetçilik fikirlerine düşmandır. Ona göre milliyetçilik İslam birliğine manidir. Nurculara göre milliyetçilik Bolşevizm ve Sosyalizme karşı mücadele edecek kuvvette değildir. [14]
14- İslam Devleti için tek milliyet İslam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyeti altına alacak ve İslam yapacaktır. Bu dünya milleti hayatı maneviyeye dayanacaktır. Bu İslam Devleti’de hamiyeti İslamiye ve milliye altında İttihad-ı Muhammedi davasında olan Şeyh-i Risalei Nur sayesinde kurulacaktır. [15]
15- İttihad-ı İslam Umum askere ve umum ehli İslam'a şamildir. Hariç kimse yoktur. [16]
16- Hutbe-i Şamiye’de milleti İslamiye'nin sebebi saadeti yalnız ve yalnız hakiki İslamiye ile olabilir ve hayatı içtimaiyesi ve saadeti bünyeviyesi Şeriatı İslamiye ile olabilir. Denildikten sonra mesele şeriat hükümlerine göre hırsızların elinin kesilmesinin faidelerinden bahsedilmektedir. [17]
17- Said-i Nursi’ye göre İslamiyet devletinin Mekke-ı Mükerremesi Cezinat-üm Arap olacaktır. Bu arada Osmanlılıkta bin Medine-i Münevvere şeklini alacaktır. [18]
18- İslam Dini’nde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı yapmak olduğu için, İslamiyet’in Desatirine aykırı, devrimler de İslamiyete aykırıdır. [19]
19- Çok kadın ile evlenmek İslami olduğu için caiz ve şarttır. Taaddüdü Zevcat tabiata, akla, hikmete muvafıktır. [20]
20- Benim tesettür, irsiyet, zikrullah ve taaddüdü zevcat hakkındaki Kur'anın sarih ayetlerine medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirimdir. [21]
21- Nurculara göre, bugünkü aile sisteminde medeniyet fantazilerden ibarettir. Aile saadeti ancak daire-i şeriattaki adabı islamiye ile mümkün olacaktır. Kadının erkeğinden boşanabilmesi islami esaslara aykırıdır. Şer’i evlenme ise bu imkanı ortadan kaldıracaktır. [22]
22- Said-i Nursi faizin yasak edilmesini istemekte, sınıf kavgalarının ortadan kaldırılabilmesi için bankalar kapatılmalı, Riba yasak edilmeli, Kur’an kadına üçte bir hisse vermektedir; medeniyetin kadına erkek kadar hisse vermesi ahlaksızlıktır. [23]
23- Said-i Nursi Hanımlar Rehberi isimli risalesinin 37. Sayfasında, bir zaman çıktığı Ankara kalesinden etrafı seyrederken Hilafet ve Saltanatın vefatını hatırlayarak duyduğu teessür ve hüznü dile getirdiği görülmektedir.
24- Yine Said-i Nursi Tiryak adlı risalenin 23. Sayfasında Garp Uleması ve Filozofları itiraf ve ikrar etmişlerdir ki; islamiyetin kanunları yüksek bin tarzda alemi islamın islahına kafidir diye, iddia etmiştir.
25- Onüç Asır evvel şeriatı garra tessüs ettiğinden ahkamda Avrupa’ya dilencilik etmek dini islama büyük bir hıyanettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. [24]
26- Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i ilahiye ve Hakaik-i İslamiye dairesinde mahkemeler açmazsa maddi ve manevi kıyametler başlarına kopacak, anarşistlere, yecüc mecüclere teslimi silah edilecektir. [25]
27- Zahiren hariçten cereyan eden Maanifi Cedidenin bir mecrası da bir kısım ehli medrese olmalı, zira bu laikliği ile başka mecradan taahfün edegelmiş ve atalet bataklığından neşet ve istipdat sümumu ve teneffüs eden zulüm tazyiki ile ezilen efkara bu müteaffin su bazı aksülamel yaptığından musaffat-ı şeriat ile söz vermek zorundadır. Bu da ehli medresinin duş-ı himmetine muhavveldir. [26]
28- Said-i Nursi 31 Mart Vakası üzerine sevkedildiği Divan-ı Harp'te verdiği ifadede de “En mukaddes maksadın şeriatın ahkamını tamamen icra ve tatbiktir.” demiştir. [27]
29- Eskiden beri İ’la-yı Kelimetullah ve Bakayı istikbaliyeti İslam için farz-ı kifaye-i cihadı beruhde ile kendini yekvücut olan alemi islama fedaya vazifedir ve hilafet-i bayraktar görmüş olan bu devleti islamiyenin felaketi, alemi islamın saadet ve hürriyeti müstakbelesi ile teelif edilecektir. Zira musibet maye hayatımız olan uhuveti islamiyenin inkişafını fevkalede tecif etti. [28]
30- İki Mektebi Musihetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi örfi adlı risalede şu yazıları dikkati çekmektedir.
a. Yaşasın Şeriat-ı Ahmediye, Şeriatı Garra Kelamı, Ezelden Geldiğinden Ebede gidecektir.
b. 13 Asır Evvel Şeriatı Garra Tessüs ettiğinden Ahkamda Avrupa’ya dilencilik etmek bu dini islama büyük bir cinayettir ve şimale mütevecihen namaz kılmaktır.
Nurcular, kendilerine Nur talebeleri adını vermekte ve Hizbul Kur’an olduklarını ileri sürmektedirler. Nur Şakirtlerinin Nurculuğa girebilmeleri için o mahalledeki en büyük nurcuya karşı bazı taahhütlerde bulunmaları gerekmektedir.
Bu taahhütler Nurculuğa ve Nurcuların büyüklerine sadakat, Nurcuların sırlarını açıklamamak, gayeleri için istişarelerde bulunmak, nurun gerçekleşmesi için faaliyetlerde bulunmak gibi konulardır. Nurcuların bulundukları yerlerde Nurculuk ile ilgili olayları nur büyüklerine bildirmeleri de mecburidir.
Nur talebelerinin diğer bir vazifeleri de nur risalelerini çoğaltıp dağıtmaktır. Said-i Nursi Asayı Musa adlı risalesinde nur risalelerini yazıp dağıtmayı ihmal edenlere sitem etmektedir. Nurculuğun bilhassa ordu mensupları arasında yayılmasına önem verilmektir.
Said-i Nursi risalelerin yayınlanması için dini duyguları da istismar etmektedir. Sönmez adlı risalenin 3. sayfasında şu satırlar yer almaktadır.
"Ahiret kardeşlerime mühim bir ihtar iki maddedir. Birincisi risalei nura intisab eden zatın en ehemmiyetli vazifesi onu yazmak, yazdırmak ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran "Risale-i Nur Talebesi" unvanı alır ve o unvan altında her 24 saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazen daha ziyade hayır dualarımda manevi kazançlarımda, hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymettar binlerce kardeşim ve risalei nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olurlar.
İkincisi, Risale-i Nur’un amansız ve imansız cinni ve inni düşmanları onun çelik gibi, metin kalalarına ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine müdahale edemediklerinden çok gizli dosyalar ve haf’i vasıtaları ile sınırlı olmaksızın yazanların şevklerini kırmak, fikir ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde, şeytanca hücum edip darbe vururlar."
Said-i Nursi, nur talebeliğini bırakmanın günah olduğunu, nur talebelerine ilişenlerin vatan ve millet haini olduklarını ilan ederek, ayrıca tehditler savurarak gizli bir teşkilatın taktiğine başvurmaktadır.
Nur talebelerinin bekar kalanları takip edilmekte, muhakkak evlenmesi lazımsa bir nurcu ile evlenmesi emredilmektedir.
Yine nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 33.sayfasında
"Mevt idam değil tebdil-i mekandır. Kabir zulmetli kuyu ağzı değil, maneviyatlı alemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşası ile beraber ahirete nazaran bir zindan hükmündedir."
Diyanet işleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Nurculuk (Nurculuk hakkında) adlı eserde:
1- Ayet-i kerimelerin tefsirinde, mananın tahammül edemeyeceği tarzda batni ve indi manalar verilmeye çalışıldığı, ebcet hesabı ve Tevafuklarla manalar verildiği, bunların müslümanlık esaslarına göre dini ve ilmi kıymeti olmadığı,
2- Nur risalelerini toplu olarak okumanın bir nevi hizipçilik olduğu,
3- Bir kısım ayetlerin islamlığın usullerine göre tefsirine kalkışıldığı,
4- Risale-i nurun mukaddesat arasına katılmak istendiği, yalnız nurcular için dua yapılarak müslümanlar arasında bir zümre meydana getirildiği, tefrikaya yol açıldığı,
5- Said-i Nursi’nin ve eserlerinin haruküladeliği ve kerametleri hakkında indi tevillerle mübalağlı ifadeler kullanıldığı,
6- Kur’an-ı Kerim’in harflerinden birtakım manalar istihracına kalkılmak gibi ulemanın ekseriyetince benimsenmeyen bir yol tutulduğu, Asayi Musa adlı eserinde ayet ve kelamı indi olarak tevil ederek bunların risalei nuru tebşir ve tebliğ ettiğinin iddia edildiği,
7- Bu gibi tevil ve iddiaların islami esaslara uymadığı,
8- Nurculuğun milli ve dini birliği parçalayan zümrecilik olduğu,
9- Nur risalelerinde kürtçülüğü körükleyen sözler bulunduğu belirtilmiş ve 22-23 sayfalarında
"Nurculuğun inanış ve telakkileri, İslam dininin, Kur’an-ı Kerim’in ve sünneti seniyyedeki kaide ve formüllere uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dini meselelerde işi çığrından çıkaran bir istismara ilaveten milli ve içtimai konularda birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir.
Risalelerde gösterilen sırf dini ifadeleri bile yapılan aşırı teville ve keyfi görüşlerle yukarıda örnekleri ile belirttiğimiz gibi manevi, milli bütünlüğümüzü bozan, gerçek itikatı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu risaleleri okuyanlar kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız nurcu olanları cennete ehil, nur risalelerini günahlara kefil saymışlar ve netice olarak da nur risalelerini okumayı ibadet haline getirmişlerdir.
Ey müslüman kardeş; dine yararlı telif irşatta bulunanlar Peygamberin hizmetkarı durumunda bulundukları için Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize hitab edilmiş ayetleri, onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir tevazuu benimsemek bile müslüman tevazuuna sığmaz. Nur risalelerini Kur’an’ın en mükemmel tefsini addetmek Allah kelamını kıyamete kadar, ondan sonra gelecek şeylere ve bütün ilimlere şümulünü bilmemek demektir."
Nurculuğun ve Nur Risalelerinin gerçek İslam'a uymadığının açıkça ifade edildiği görülmüştür.
Ilımlı İslam ve Haçlı İrtica - Misyonerlik İlişkisi
Dini, toplumsal, kültürel ve siyasal görünümleriyle Fethullahçıların dayanmış oldukları temel batıya bağımlı ve batıyla işbirliği içinde olmaktır. Günümüzde de aynı biçimde Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen de CIA’yla bağlantılarıyla dikkat çekmiştir.
Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin yeniden yapılandırılması projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde, tüm Amerikan karşıtlarının sindirilerek, toplumsal tüm alanlardan uzaklaştırmanın diğer bir adı olan "Ergenekon" soruşturması gelinen noktayı çok net bir biçimde özetlemektedir.
Bu kapsamda Türkiye’ye biçilen “Ilımlı İslam Modeli” ile misyonerlik faaliyetleri arasındaki ilişki önemli gerçekleri ortaya koymaktadır. Dünya çapındaki toplumsal değişim, 1990'da soğuk savaşın sona ermesiyle tek kutuplu dünya düzeni ekonomik modernleşme ve küreselleşme süreçleri, insanları milli kimlik ve milli devletten uzaklaştırmaya başlamıştır. Bu da kendilerini boşlukta hisseden kitlelerin dine karşı ilgi duymasına neden olmaktadır.
Dünya genelinde Hristiyanlık, İslam, Musevilik, Budizm ve Hinduizme ilginin giderek yoğunlaştığı gözlenmektedir. [29]
Günümüzde “Batı”nın kudretinin zirvesinde olması, batılı olmayan medeniyetlerin “Ecdat Fenomenine” dönüşüne neden olmaktadır. Bu da Japonya’da Asyalılaşma, Hindistan’da Hindulaşma ve Ortadoğu’da yeniden İslam’a dönme duygularını canlandırmaktadır. [30]
Küreselleşme sendromu, ulus devletlerinin zayıflatılması, sınırların ortadan kalkacağı ve evrenselleşmenin esas olacağı hususlarının kamuoyunda işlenmesi, buna bağlı olarak BOP ve AB (Avrupa Birliği) müzakerelerinin Türk ulusu üzerinde yaptığı psikolojik ve sosyolojik etki tamamen Ilımlı İslam ve misyoner faaliyetlerinin yürütülmesi için uygun ortamı oluşturmaktadır.
Paul Wolfowitz [31] , Francis Fukuyama [32] , Samuel P. Huntington [33] , Richard Perle, Graham Fuller [34] , Marc Grosman, Paul Henze [35] ve diğer batılı stratejistler [36] tarafından ana hatları çizilen BOP'la bu projenin temel desteğini teşkil eden Ilımlı İslam Modelinde [37] Türkiye’nin Orta Asya ve Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasında anahtar rol üstleneceği öngörülmektedir. [38]
Burada dikkatleri çeken sorun, model ülke olarak tespit edilen Türkiye’nin rolüne uygun hale dönüştürülmesidir. Türkiye’ye ve diğer kaynak ülkelere toplumsal geçiş sürecinin tesis edilebilmesi için “Evanjelist Güneyli Baptistler” ve “Presbiteryen”lerce finanse edilen misyonerler ordusunun gerçekleştirdiği Hristiyanlaştırma faaliyetleri, Neocon (Yeni muhafazakar) ABD [39] yönetimince tetiklenmek suretiyle ivmelendirilmiştir.
ABD’nin BOP kapsamında yararlanmak amacıyla belirlediği, toplumların batıya işbirliği yapar hale dönüştürülmesi temeline dayanan vizyonunun nüvesini, “Ilımlı İslam” ve “Misyonerlik” oluşturmaktadır. Bu yönüyle ABD yönetiminin amacına ulaşmada iki yönlü açılım sağladığı görülmektedir. Bir yandan uygun kıvama gelmiş kitlelerin Hristiyanlaştırılarak batı yönetimine bağımlı hale getirilmesi, diğer yandan asıl taban kitlenin bu duruma tepki göstererek “Ilımlı İslam” kıskacına düşürülmesi hedeflenmiştir.
ABD’nin bu hedefe kolaylıkla ulaşmasının önündeki engel, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyetinin mevcut haliyle ayakta kalmasıdır. [40]
“Ilımlı İslam”, ABD tarafından tek kutuplu yenidünya düzeni içinde İslam ülkelerine biçilen emperyalist bir projedir. Bunun gerçekleştirilmesi için öncelikle bölge ülkeleri içerisinde en uygun konumda bulunan Türkiye’nin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Hiç şüphesiz “Ilımlı İslam” modeli, Kemalist, laik, demokratik ve hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin şimdiki haliyle örtüşmemektedir.
CIA (Central Intelligence Agency) eski Ortadoğu Direktörü ve ABD Ulusal istihbarat Konseyi Başkan Yardımcısı Graham Fuller şöyle söylemektedir:
“Kemalizm bitti; Dünyadaki bütün liderler gibi o da sonsuza dek yaşayacak bir ürün veremedi. Oysa İncil ve Kur’ân hâlâ veriyor. [41] Bu nedenle, kendisine entelektüel güven duyan Türkiye, İslamın günlük yaşamdaki yerini almasını yeniden düşünmelidir”. [42]
Burada dikkati çeken boyut, ABD’nin bu görünmez onayıyla birlikte Türkiye’de Kemalizm ve laikliğin karşısında bulunan tarikatlar ile yerli ve yabancı tüm unsurların faaliyetlerinde gözle görülür şekilde bir artış olmasıdır. [43]
Zaman içinde peşi sıra yapılan çeşitli örtülü faaliyetler sonucunda Türk halkı kendi devletinden soğutularak bilinçli olarak İslam'a yönetilmiş, böylece de “Kozmopolit İslamın” [44] iktidara gelmesi sağlanmıştır. Bu model genellikle bütün İslam coğrafyasında denenmekte ve bu yolla işbirlikçi iktidarların yönetime gelmesi sağlanmaktadır. [45]
Protestan İslam'ın Yapı Taşı: Gülen Cemaati
Batı özellikle Amerika, Türkiye’deki dini grup ve cemaatleri bu eksende değerlendirebilmek için çeşitli cemaat, tarikat, mezhep ve Sufi toplulukları üzerinde çeşitli faaliyetler yürütmektedir.
Bu grupların en büyüklerinden olan Fethullah Gülen hareketinin Amerikan çıkarlarıyla bağdaştırılması, karşılıklı işbirliği ekseninin kurulması ve Gülen’in ABD’de bulunmasının nedenleri buna dayanmaktadır. Son zamanlarda basında yer alan TSK’nın prestijini azaltıcı ve TSK personelini rencide edici yönde yayımlarda artış olması ve yerel basında yer alan çeşitli yazı dizilerinde Said-i Kürdi milli kahraman şeklinde gösterilirken, eş zamanlı olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili yersiz yayınların yapılması ve buna ek olarak Fethullah Gülen’in Türk kamuoyuna “hoşgörü mimarı” olarak alıştırılmaya çalışılması yeni bir sürecin başladığının işaretlerini vermektedir. [46]
Göze çarpan diğer bir konu Fethullah Gülen’e emperyalist güçler tarafından verilen özel misyondur.
Bunun altında ABD’nin işlerlik kazandırmaya çalıştığı yeni dünya düzeninde engel vasfı taşıyan laik ve demokratik esaslara dayalı Türkiye Cumhuriyetinin bağışıklık sisteminin yıpratılması ve mevcut savunma reflekslerinin ortadan kaldırılması yatmaktadır. Nur cemaatinin lideri durumunda olan Gülen, bir yandan Türk halkının dini duygularını istismar ederken diğer yandan Orta Asya, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar’da yer alan okullarıyla başta ABD olmak üzere Vatikan’a hizmet etmektedir.
Fethullah Gülen, Papa 2 nci Jean Paul’un daveti üzerine 09 Şubat 1998 tarihinde dinlerarası diyalog amaçlı, Vatikan’da Papa ile görüşmüştür.
Gülen, burada Hristiyan dünyası ile her türlü işbirliğine hazır, Ilımlı İslamın lideri olarak gösterilmiştir. [47] GÜLEN’in 50’den fazla ülkede 500’den fazla bulunan okullarının arkasında destek olarak ABD, CIA, SAIS (“The Paul H.NİTZE” School of Advanced İnternational Studies), ADL [48] (Anti Defamation League), George Soros [49] , Morton Abramowitz [50] gibi şahıs ve kuruluşların bulunduğu, ayrıca merkezi ABD’de bulunan Evanjelist Güneyli Baptistler [51] , Presbiteryenler [52] , Papa 2 nci Jean Paul, Georges Marovitch [53] , Moon tarikatı lideri Sun Myung Moon [54] , Fener Rum Patriği Barthalemeos gibi dinî şahıs ve grupların bulunduğu görülmüştür.
Yukarıda irtibatta bulunduğu kurum, kuruluş ve kişilerden önemli ölçüde destek gördüğü değerlendirilen Fethullah Gülen, ayrıca Türk halkının dini duygularını istismar yoluyla da önemli ölçüde maddi destek sağlamaktadır.
Gülen okullarında verilen eğitimle Hristiyan misyonerler için gereken alt yapıyı oluşturduğu, batıya bağımlı yeni kuşaklar yaratmada elverişli ortamı hazırladığı ortadadır. Türkiye’de Nur cemaatinden Presbiteryen Hristiyan mezhebine geçen şahısların bulunduğu da bilinmektedir.
Hatta İstanbul ve Ankara’da bulunan “Türk Dünyası Presbiteryen Kiliseleri”nin baş rahipleri (pastör) olan Turgay Üçal ve Yavuz Kapusuz’un Hristiyan dinine geçmeden önce “Nur” cemaatinden oldukları öğrenilmiştir. [55]
Gülen’in liderliğini yaptığı dinlerarası diyaloğun ve okullarının aslında BOP’un hizmetinde olduğu aşikardır. Buna göre, bir yandan Ortadoğu ülkeleri için batı tarafından kontrolü kolay “Ilımlı İslam” [56] modeli oluşturulurken, diğer yandan Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinde “Hristiyan Türk” kuşağı oluşturmaya yönelik faaliyetler yürütülmektedir. [57]
Fethullah Gülen’in ABD tarafından bu denli kollanmasının nedeni, BOP için üretilmiş “prototip” olmasından kaynaklanmaktadır. [58]
Gülen’in dinlerarası diyalogla toplum içinde “Görünmez Kilise” oluşturmaya çalıştığı ortadadır. Konuyla ilgili olarak, araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın bir televizyon programında dikkat çektiği “Göze Gözükmeyen Kilise” kavramı, günümüzün misyoner stratejisi hakkında fikir vermektedir.
Altındal, “Hristiyan aleminde iki önemli kilise kavramı vardır. Bir tanesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi “Invisible Church” dediğimiz göze gözükmeyen kilisedir.
Yani somut ve mevcut bir dünya olarak göremediğimiz bir türden kilise var.
Protestanlar tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki;
"Şahısların Müslümanlıktan Hristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yani Müslüman gibi düşünemesin, Hristiyan gibi düşünsün ancak Müslüman gibi yaşadığına inansın.”
şeklinde ifade etmiştir.
Bugün ülkemizde de BOP kapsamında Fethullah Gülen’in “Ilımlı İslam” kimliğiyle üstlendiği görev, İslamın bir nevi İsevîleştirilmesidir. [59]
Yaşanılacak dönüştürme süreci içinde dünyaya Hristiyan gözüyle bakan, o kültürü benimsemiş yaşam tarzı süren ve kendini Müslüman olarak kabul eden bir toplum yaratmaktır. Son zamanlarda bu konu dinlerarası diyalog kapsamında medyada işlenerek “Protestan İslam” adı altında bir din oluşturulmaya çalışılmaktadır. [60]
Abant Platformları, bu konunun işlevsellik kazanmasında ayrı bir önem taşımaktadır. Bu platformlarda gerek Türkiye’den gerekse ABD’den bir çok önemli ismin öne çıktığı görülmektedir.
En son 8 ncisi düzenlenen Abant Platformlarında genel olarak, dinlerarası diyalog, ılımlı İslamın yeni dünyadaki rolü, Türkiye’nin İslam ülkelerine model olup olamayacağı gibi konular işlenmektedir. Fethullah Gülen yurt içi ve yurt dışından topluma mal olmuş çeşitli ünlü Türk akademisyenler tarafından da destek görmektedir.
Bunlardan bazıları; Şerif Mardin (American University, Washington DC), Kemal Karpat (University of Wisconsin), Mete Tunçay (Bilgi Üniversitesi), Hakan Yavuz (University of Utah) ve İstanbul Üniversitesinden Toktamış Ateş [61] ’tir.
“Misyonerlik” faaliyetlerini masumane bir din tebliği ile sınırlamak ve o kapsamda değerlendirmek hatalı olacaktır. [62] Bu, Türkiye’yi ve Avrasya’daki Türk Cumhuriyetlerini hedef alan ve burada bir “Hristiyan Türk” kuşağı oluşturmak için faaliyet yürüten yurtdışı uzantılı çok kapsamlı siyasi harekettir. Hristiyanlaştırma faaliyetinde Türkiye’ye uyarlanmak istenen model, Güney Kore modelidir. [63]
1950 yılından günümüze kadar olan sürede Amerikalı misyonerler tarafından Güney Kore halkının yaklaşık % 40’ı Budist dininden Hristiyanlığa geçirilmiştir.
Bugün Türkiye’de ABD, Kanada, İngiltere ve diğer ülkelere ek olarak 1000 civarında da Güney Koreli misyoner bulunduğu ve bunların 150’sinin Ankara’da faaliyet yürüttüğü bilinmektedir.
Türkiye genelinde çalışmalarını yoğunlaştıran iki önemli misyoner grubu bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi “Presbiteryen [64] Kilisesi” diğeri ise genel olarak Evanjelist olarak adlandırdığımız akımın ABD’deki Güneyli Baptist Kilisesi tarafından finanse edilen gruplarıdır.
Presbiteryenlerin çalışma metotlarının merkezini kitlesel propaganda yöntemi oluştururken; Evanjelistler genel olarak “Filip Projesi” [65] diye adlandırılan bireysel propaganda yöntemlerini tercih etmektedirler.
Evanjelistlerin [66] çalışma yöntemlerinin merkezini oluşturan “Filip Projesi” kapsamında yürüttükleri faaliyetler, Güneyli Baptistlere ek olarak “İncil Ligi” (Bible League) isimli bir örgüt tarafından da finanse edilmektedir. Bu kapsamda ABD’de düzenlenen bir kampanya ile “Hristiyanlığın mesajına ulaşmamış” Orta Asyalılar için kişi başı dört dolarlık bağış karşılığı İncil hediye edileceği söylenerek vergiden düşülebilir bağışlar toplanmaktadır. [67]
Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ilk Presbiteryen Kilisesi 1993 yılında “Türk Dünyası Kiliseleri Ruhani Kurulu” tarafından “İstanbul Presbiteryen Kilisesi” adı ile açılmıştır.
Türkiye’deki kilise yönetimleri, basın açıklamaları yolu ile sürekli olarak kilise inşası, arazi tahsisi konularında devletten talepte bulunmakta, AB Uyum Yasaları çerçevesinde 15 Temmuz 2003 tarihinde İmar Yasasında yapılan değişiklikle “camî” ifadesinin “ibadet yeri” olarak değiştirilmiş olmasını İstanbul ve Ankara’da kendilerine arazi tahsisi için gerekçe göstermektedirler. [68]
Evanjelistlerin kendi iddialarına göre Orta Asya dünya nüfusuna oranla en az Evanjelik Hristiyanın bulunduğu bölgedir. Ancak verilen rakamlar okuyanları hayrete düşürecek düzeydedir. Orta Asya’da (Türkistan) 1.000.000’dan fazla Evanjelik Hristiyan bulunduğu ifade edilmektedir. [69] Bunu 2.000.000’un üzerinde Evanjelik nüfusu ile Doğu Avrupa izlemektedir. [70]
ABD’deki Evanjelik yayımlarda yer alan açık iş ilanlarında misyonerler için bol miktarda açık iş alanları bulunmaktadır. Buna göre, Azerbaycan’da müzik öğretmeni, Kırgızistan’da İngilizce öğretmeni, Kazakistan’da çocuk doktoru, ziraat mühendisi, lise öğretmeni, sağırlar için öğretmen, mahalli dilleri öğrenmek isteyen öğrenciler, matbaacılar ve bunun gibi çok çeşitli ilanlar aracılığıyla bölgeye değişik nitelikte kişilerin gönderilmesi sağlanmaktadır. Bunların pek çoğu Güneyli Baptist kiliseleri tarafından finanse edilmekte ve Evanjelizmin misyonerlik çalışmalarında kullanılmak üzere istihdam edilmektedir. [71]
Bu misyonerlere öncelikle muhafazakar Türk toplumlarında kadının baskı altında kalmış rolünün tahrik edilmesi suretiyle bir taban sağlamaları öğretilmektedir. Bu kapsamda Filip projesinin kadınlara öncelik verdiğini ve artan kadın öğrenciler aracılığıyla ailelere, çocuklara ve diğer kadınlara etki etme olanağı yaratmaktadırlar. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Güneyli Baptist Evanjelikleri aracılığı ile din değiştirenlerin sayılarındaki artış dikkati çekmektedir. [72]
1990 yılında Kazakistan’da 10 kadar Kazak Evanjelist var iken 2002 yılında bu rakamın 10.000 seviyesine ulaştığı görülmektedir. [73]
ABD’nin kontrolünde “Evanjelist Güneyli Baptistler” ve “Presbiteryen”lerce finanse edilen faaliyetler kapsamında müslüman ülkelerde Ilımlı İslam veya Hristiyanlığın tabanını tesis etmek maksadıyla “Real Furqan (Gerçek Furkan)” [74] isimli bir kitap yayımlanmıştır. [75]
Güneyli Baptistlerce desteklenen Evanjelist Presbiteryen misyonerlerin Türkiye’de yürüttükleri faaliyetler ile AB müzakereler sürecinde yol alan Türkiye’nin kanunlarında mevcut yönetim döneminde yapmış olduğu bir takım düzenlemeler neticesinde misyoner faaliyetlerde bir artış olduğu gözlenmektedir. Türkiye’de Misyonerlerce seçilen öncelikli hedef kitle, bu kitleye etki edebilmek için kullanılan yöntemler, bu hedef kitlenin karakteristik özellikleri ile ülkemizdeki mevcut misyonerlik faaliyetleri çerçevesinde; Nurculuktan Hristiyanlık dinine geçenler önemli bir taban grubu oluşturmaktadırlar. [76]
Bunlar, genellikle Anadolu’dan üniversite eğitimi amacıyla büyük şehirlere gelip, aile kontrolünden uzakta yurtlarda kalırken Nurcuların propagandasına maruz kalanlardan oluşmaktadır. Türk Dünyası İstanbul Presbiteryen Kilisesinin Baş Pastörü (Rahip) Turgay Üçal [77] ve Türk Dünyası Ankara Presbiteryen Kilisesi Baş Pastörü olan Yavuz Kapusuz [78] önce Nur cemaatindeyken daha sonra misyonerler tarafından Hristiyan Prespiteryen olarak vaftiz edilmişler ve Miami Uluslararası İlahiyat Fakültesinde (Türk dünyasının gelecekteki Hristiyan din adamlarına kendi ulusal diline bağlı kalmak üzere Hristiyan eğitimi veren önemli bir merkezdir.) iki sene kadar Türkçe olarak Hristiyan eğitimi aldıktan sonra Presbiteryen cemaatince Paş Pastör olarak Türkiye’deki görevlerine atanmışlardır.
Anadoludan büyük şehirlere okumak için gelen gençlik içerisinde özellikle toplum ve aile baskısına maruz kalarak ezilmiş, kendisini her hangi gruba ait hissetmeyen ve karakter özellikleri tam olarak oturmamış gençler seçilmektedir. Misyonerler tarafından özellikle bu gençlere sıcak ilişkilerle yaklaşılmakta, gençlere daha önce görmedikleri kadar ilgi ve özen gösterilerek etki edilmeye çalışılmaktadır.
Özellikle büyük şehirlerde okuyan üniversite gençliği, yurtlarda kalanlar, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden ve Balkan ülkelerinden eğitim amaçlı ülkemize gelen gençler misyonerler tarafından hedef kitle olarak seçilmektedir. Ankara’da misyonerlerin üniversite öğrencilerine yönelik yapmış olduğu kapsamlı faaliyetler sonucunda; Gazi Üniversitesinden 138 kişi, Hacettepe Üniversitesinden 65 kişi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden 245 kişi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinden 97 kişi ve öğrencilere ek olarak saflarına kattıkları aile sayısıysa 380’dir. [79] Üniversite gençliğine ayrıca yurt dışı öğrenim olanakları sunulduğu bilinmektedir.
Bunların dışında kurulan kilise cemaatleri tarafından hafta içi mahalle grupları oluşturulmakta, kadın - erkek gruplarıyla ayrı ayrı toplantılar yapılmakta, çeşitli çay sohbetleri gerçekleştirilmekte ve gençlere yönelik yaz kampları, santranç, futbol maçları, masa tenisi gibi konularda çeşitli turnuvalar düzenlenmektedir.
Misyonerlerin hedef kitle üzerinde yapmış oldukları propagandalarda; Anadolu’nun Hristiyan dininde çok özel bir anlam taşıdığı, bu kapsamda Hristiyan inancında büyük öneme haiz olduğu iddia edilen yedi kilisenin [80] Anadolu’da yer aldığı, Türklerin Araplar tarafından kılıç zoruyla zorla Müslüman yapıldığı, esas olarak Türklerin Hristiyan dinine daha çok yatkın olduğu, hatta çizgi roman kahramanı Tarkan’ın bile Hristiyan olduğu, AB’ye en uygun dinin Hristiyanlık olduğu, bu dini seçenlerin daha ileride avantajlı olacağı, gelecekte çıkacağı ve yedi yıl süreceği iddia edilen Armagedon savaşının öncesinde İsa Mesih’in yeryüzüne herkesin göreceği bir şekilde inerek tüm mesih inananlarını yanına alarak gökyüzüne çıkaracağı, böylece yedi yıl süreceğine inanılan savaş ve sıkıntılardan İsa inananlarının kurtulacağı, savaştan sonra dünyada 1000 yıl sürecek İsa Mesih krallığının kurulacağı, burada tüm Hristiyanların huzur, barış ve sonsuz refah içinde yaşayacağı temaları işlenmektedir.
“Tutku, İsa’nın Çilesi” filminden ve son zamanlarda basında konu olan misyonerlikle ilgili programların çoğalmasıyla birlikte Hristiyanlığa duyulan ilginin arttığı ifade edilmektedir. Misyonerlerce düzenli olarak yapılan toplantılarda kızlı, erkekli gruplar halinde tertip edilen ücretsiz gitar, İngilizce ve benzeri kurslar verilmekte, masa tenisi gibi küçük çaplı spor aktiviteleri düzenlenmekte ve ücretsiz olarak internet hizmeti verilerek özellikle gençler açısından cazip ortamlar yaratılmaya çalışılmaktadır.
Batıkent Protestan Kilisesi hakkında Yenimahalle Kaymakamlığı tarafından “Hristiyan cemaatinin yerleşik olarak bulunmadığı bir yerde kilise açıldığı için” Cumhuriyet Savcılığına 2002 senesinde suç duyurusunda bulunulmuştur. [81] Kilisenin avukatlığını Mustafa Demir üstlenmiştir.
Mahkemenin sonunda “Çeşitli dinlerin ibadethaneye sahip olmalarını engelleyici hüküm bulunmadığı” ileri sürülerek iptal edilmiştir.
AB uyum yasaları kapsamında 15 Temmuz 2003 tarihinde imar kanununda yer alan “cami” ibaresi “ibadet yeri” olarak değiştirilmiştir. Böylece mevcut imar planlarında cami olarak düzenlenen yerlerde cami dışında farklı ibadethanelerin açılabilmesine olanak sağlanmıştır. Misyonerler buna istinaden daha ileriki aşamalarda böyle yerleri satın alma suretiyle büyük ve gösterişli kiliseler inşa etme isteklerini taşımaktadırlar. Misyonerlerlerin tüm dünyanın Hristiyanlaştırılmasına yönelik başlattıkları çalışmalarında, hedef olarak tespit ettikleri her ülkenin mevcut durum ve özelliklerine binaen bir program belirlemek suretiyle faaliyetlerine yön verdikleri görülmektedir. Güneyli Baptistlerce desteklenen Presbiteryen Evanjelist misyonerlerce Balkanlardan Sibirya’ya kadar uzanan özellikle Orta Asya’da yer alan Türk kuşağı içinde bir ilerleme kaydettikleri görülmektedir.
Buna göre bölgede topluca Hristiyan dinine geçen bir takım köylerin bulunduğu belirtilmektedir. [82]
Özellikle Presbiteryen Evanjelist misyonerlerin Türk dünyası genelinde uyguladıkları stratejilerinde esas hatlarıyla Türk kimliğini koruyarak bunun üzerine Hristiyanlık inşa etmeye çalıştıkları ifade edilmektedir.
Soğuk savaş sonrası dünya üzerinde bozulan güç dengesi ABD’nin lehine olacak şekilde değişmiştir. Bu gelişen durumdan istifade eden ABD ve Batı yönetimleri Doğu’ya doğru hareket etmeye başlamıştır. Bu hareket, küresel teröre karşı mücadele, demokratikleştirme, insan hakları ihlallerinin önlenmesi gibi sebepler öne sürülerek meşrulaştırılmaktadır.
Tarihe milât olarak geçen 11 Eylül 1999 sonrası şekillenen “Yeni Dünya Düzeni” içerisinde stratejik menfaatlerin odaklandığı Ortadoğu istikrarsızlık merkezi addedilerek burada ABD çıkarlarına karşı tehdit olarak algılanan iki güç kaynağı, “Radikal İslam” ve “milliyetçilik” akımlarının bölgeye uygun demokrasi ve ekonomik kalkınma hareketlerinin ateşlenmesi üzerinden “Ilımlı İslam Kuşağı”na dönüştürecek uluslararası mekanizmaların harekete geçirilmesi hedeflenmektedir.
Ancak Neocon (Yeni muhafazakar) Amerikan yöneticilerin küresel hedefleri, ABD’ye zarar veren risk unsurlarının tamamen yok edilmesiyle sınırlı değildir. Görüldüğü üzere, İpek Yolu Strateji belgesi esas olarak ABD’nin ve Amerikalı girişimcilerin bölgedeki ekonomik ve ticari çıkarlarının sağlanmasını kolaylaştıracak bir eksen üzerine oturtulmuş, bu ana hat çevresindeyse, ABD’nin küreselleşme tanımına uyan diğer unsurlar serpiştirilmiştir.
Burada esas, ABD’nin sağlıklı bir ekonomik yapıya sahip olması, kıt kaynaklara sahip ülkeleri ekonomik kaynaklarıyla birlikte kontrol altında bulundurması ve sürekli kârlı bir dış pazarı elinde tutma amaçlıdır. ABD bu maksada ulaşmada projesine yardım edecek iki bacak belirlemiştir. Bu bacaklardan birsini “Ilımlı İslam”, diğerini ise “Misyonerlik” oluşturmaktadır.
Bu kapsamda bir yandan İslam ülkeleri içerisinde dinlerarası diyalog kavramı benimsetilmeye çalışılmış, tarikatlar desteklenmiş ve uygun modellemeler yaratılmaya çalışılmıştır. Diğer yandan “Evanjelist Güneyli Baptistler” ve “Presbiteryen”lerce finanse edilen misyonerler ordusunun gerçekleştirdiği Hristiyanlaştırma faaliyetleri, Neocon ABD yönetimince tetiklenmek suretiyle ivmelendirilmiştir. Kitlelerin Hristiyanlaştırılarak batı yönetimine bağımlı hale getirilmesi, diğer yandan asıl taban kitlenin bu duruma tepki göstererek “Ilımlı İslam” kıskacına düşürülmesi hedeflenmiştir.
ABD’nin bu hedefe kolaylıkla ulaşmasının önündeki engel, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyetinin mevcut haliyle ayakta kalmasıdır. ABD, BOP’un gerçekleştirilmesini; “Ilımlı İslam” modeli, “Evanjelist Güneyli Baptistler” ve “Presbiteryen”lerce finanse edilen misyonerler ordusunun etkin biçimde kullanarak sağlamak istemektedir. [83]
ABD’nin Misyonerlik faaliyetlerine paralel olarak Ilımlı İslam kapsamında Nurcu Fethullah Gülen cemaatini kullandığı, dinlerarası diyalog adı altında paravan bir faaliyetle Ilımlı İslam projesinin desteklendiği bilinmektedir. Fethullah Gülen, Ilımlı İslam, Ekümeniklik kazandırılmaya çalışan Fener Rum Patrikhanesi [84] , Evanjelist misyonerler ordusu, çeşitli sermaye kuruluşları, çeşitli stratejistler, bilim adamları ve uzmanların doğrudan emperyalist proje çerçevesinde “iliştirildiği” yadsınamaz bir gerçektir. Misyoner faaliyetlerden, din istismarcılarından korunmanın yolunun, kendisini boşlukta, önemsiz, tedirgin, sevgiden ve saygıdan yoksun, güven ortamından uzakta yaşadığını hisseden, devletine güvenmeyen, gelecek endişesi taşıyan, hedefi, ideolojisi ve bir amacı olmayan bireylerin tüm bu olumsuz duygularının önlenmesiyle gerçekleştirilebileceği ortadadır.
İslamiyetin Protestanlaştırılması meselesiyle ilgili konu, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk tarafından 23 Nisan 2006 günü TBMM’ye taşındı. Öztürk milletvekillerine yaptığı konuşmada:
“…Meşhur karikatür krizinin Müslüman vicdanlarda açtığı yara çok derin ve kahırlı olmuştur. Bu acı, bu kahır dindirilmemiştir. Ilımlı İslam denen sömürge dini projesinin Türkiye açısından ikinci tahribi demokratik-laik hukuk devleti için yarattığı tehdittir. Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti midir ki, bunun Ilımlı İslam türünden olanını tercih gibi bir öğüde ihtiyacımız olsun?
Eğer Ilımlı İslam ile Türkiye dışındaki ülkelere bir şeyler verilmek isteniyorsa o zaman karma namaz, Kalvenist ve Protestan İslam, İncilleştirilmiş Kur’an provalarını gidip Suudi Arabistan’da, Katar’da, Kuveyt’te ve Irak’ta yapsınlar.
Ilımlı İslam böylesine bereketli idiyse Irak’ı neden dehşet cehennemine döndürdüler? Götürselerdi Ilımlı İslam’ı, demokrasi ve özgürlük iki haftada geliverseydi. Batı Türkiye’de kendine itaati dinleştirecek bir din devleti istiyor. Bu istek, Türkiye’de Batı’nın çıkarlarına zarar vereceği düşünülen toplumcu gelişmelerin ezilmesi pahasına işlerlik kazanmaktadır.
Batı, bir yandan İslam’dan nefretini her vesileyle dile getiriyor, öte yandan kendisine itaatkar olacağını düşündüğü hurafeci bir din modelini Türkiye’yi kullanarak oluşturmak ve pazarlamak istiyor. Bu noktada kendisine engel gördüğü Atatürk değerlerine savaş açmış bulunuyor. Öte yandan, çıkarlarına uygun gördüğü yerde ise Türkiye’nin Atatürkçü yapısını göklere çıkarasıya övüyor.
Bir şey daha yapıyor Batı: Atatürk değerlerini saptırarak Türkiye’yi istediği kıvama getirmek, güçsüz bırakmak için Atatürk'ü kullanmaya kalkıyor. Örneğin, Türkiye nükleer enerjiye geçiş arzusunu öne çıkardığında bunun Atatürk ilkelerine aykırı olduğunu propaganda ediyor ve gerekçe olarak da şunu söylüyor: Atatürk, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ demiştir. Nükleer enerji talebi Atatürk’ün bu temel ilkesine aykırıdır. [85] Batı’nın ikiyüzlülüğü de çelişkisi işte buradadır. Batı, Müslümanların dinini onların aleyhine kullanıyor…”
demişti. Emperyalizmin Türkiye'de tasarladığı ılımlı islamın misyonu bu kadar açıktı.
1990 Kasım’ında Berlin Duvarı yıkılırken bir dönem de sona eriyor ve iki süper güçten biri, Sovyetler Birliği uluslararası siyaset sahnesinden çekiliyordu. Aynı yıl düzenlenen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı AGİK Zirvesi’nde imzalanan Paris Şartı, Doğu ile Batı arasındaki düşmanca ilişkileri sona erdiren belge olarak kayıtlara geçti. İki kutuplu düzeni resmen bitiren Paris Şartı’nın AGİK Zirvesi’nde imzalanması bugün ortaya atılan Büyük Ortadoğu Projesi’ne de ilham veriyor.
Büyük Ortadoğu Projesi, Avrupa’da 1975 Helsinki Nihai Senedi ile sağlanan demokratikleşmeyi bu kez Arap Yarımadası, Kuzey Afrika, Güney Asya'da ülkeleri ve Türkiye'yi de kapsayan İslam coğrafyasına taşımak istiyor. Proje ile özetle bölgedeki radikal İslamcıların devre dışı bırakılması, etkisizleştirilmesi ve ABD’nin bölgedeki tam kontrolü amaçlanıyor.
Türkiye’de planlanan ılımlı İslam politikaları için 1996 yılında İstanbul’a gelen Huntington şunları söylemektedir:
-
Liberal demokrasi, Batı'nın ve Hıristiyan kültürünün bir ürünüdür. Uzakdoğu'da (Güney Kore ve Tayvan) demokratikleşmeye Hıristiyanlar öncülük etti. Demokrasi, Batı kültürünün etkisinde olan ülkelerde daha kolay gelişiyor.
-
Türkiye, Avrupa ile Asya; İslam ve laiklik arasında bölünmüş bir ülkedir.
-
Çoğu uygarlık grubunun bir veya birkaç lider ülkesi var; İslam dünyasının sorunlarından biri de bir lider ülkeden yoksun oluşudur. Eğer Türkiye, Batılı bir ülke olma ısrarından vazgeçer; modernleşme ve demokrasinin bir İslam ülkesinde de mümkün olduğunu göstermeye daha çok ağırlık verirse, İslam’a büyük bir model olur. Bunun için Türkiye'nin Kemalizm'i terk etmesi, İslam dünyasına geri dönmesi gerekir. Rusya'nın Lenin'i reddetmesinden daha şiddetli olarak Türkiye’de Atatürk'ü reddetmelidir.
Demokrasinin mutlaka laik bir temele dayanması gerekmez. İslam ile demokrasi bağdaşabilmelidir. [86]
Dick Cheney'e göre;
“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra faşizmin yenilmesi ve demokrasinin getirilmesi Batı Avrupa için barış ve refahın ön şartı oldu. Almanya ile Fransa arasındaki barış böyle sağlandı. Avrupa Birliği bunun üzerine kuruldu. Sovyet Komünizminin yıkılmasıyla demokrasi Doğu Avrupa’ya da yayıldı. Avrupa için geçmişte söylenenler bugün Büyük Ortadoğu için de geçerlidir.”
diyerek projenin seyri hakkında ipuçları veriyor.
Türkiye modeli Cheney’nin 6 Şubat 2002 tarihli konuşmasından anlaşıldığına göre, ABD’nin tasarladığı Büyük Ortadoğu ülkesi modelinin Türkiye olduğu anlaşılmaktadır.
“İslam kültür ve inancının özgürlük ve demokrasi ile bağdaşmadığı düşünülür, söylenir nedense. Bu iddialar doğru değil. Bugün dünyadaki pek çok Müslüman demokratik toplumlar olarak yaşıyor. Bunların başında da ılımlı İslama yakın Türkiye geliyor. Türkiye bu nedenle son dönemde terörün hedefi olmuştur ve bizim desteğimizi, Avrupa ile ilgili talepleri de dahil, hak etmektedir.”
Türkiye, laikliği benimsemiş olması, aksaklıklarına rağmen 80 yıldır demokrasiyle yönetilmesi, modernleşmeyi hedef alması ve yüzünü Batı’ya çevirmiş olması dolayısıyla bu ilgiyi hak ediyor. Yıllardır bu özellikleriyle Batı’dan takdir görmek isteyen Ankara bugün model alınmanın gururunu yaşasa da böyle bir projenin merkezine oturma fikrini henüz benimsemiş değil.
Avrupa Birliği’nin ve Batı medeniyetinin saygın üyesi olmak için on yıllardır çaba gösteren Türkiye’nin kendisini Ortadoğu içinde tarif etmesini beklemek de haksızlık olur. Her ne kadar AKP hükümeti, içerdeki rejim tartışmalarında bulunduğu zayıf konumu ABD desteğiyle dengelemek ve 01 Mart 2003 tezkeresiyle zedelenen ilişkileri düzeltmek için Washington’a yakınlaşmak istese de Türkiye’nin, Arap dünyasının neredeyse tamamının karşı çıktığı bir girişime öncülük etmesini beklemek gerçekçi olmaz.
Ankara’nın İsrail ve ABD ile ittifakında Araplara karşı belli bir oranda denge politikası güttüğü de akıllardan çıkarılmamalıdır.
Büyük Ortadoğu Projesi, “demokrasi”, “özgürlük” ve “refah” kavramlarına vurgu yapılarak pazarlanıyor. Ancak ABD’nin bu savları kadar, Büyük Ortadoğu’nun İslam dünyası ve Araplar tarafından nasıl algılandığı da önemli. İslam dünyası Amerikan menşeli bu girişimi kategorik olarak reddediyor. Krallıkla yönetilen pek çok Arap ülkesinde de yönetimler iktidarı elinden bırakma fikrine sıcak bakmıyor. Suudi Arabistan gibi şeriatla yönetilen Arap ülkeleri de kadın hakları konusunda katı bir tutum içinde. Proje kapsamındaki İran ise Büyük Ortadoğu Projesinin İslam rejimine yönelik bir girişim olduğu görüşünde.
Bu girişim Ortadoğu’da ABD’nin, enerji kaynaklarını denetlenmesi ve nakliye yollarını güvence altına alması, Hazar ve Basra enerji havzalarını kontrol etme çabası olarak algılanıyor. Büyük Ortadoğu, İslam’a karşı stratejik bir çevreleme ve etkisizleştirme faaliyeti olarak görülüyor.
Büyük Ortadoğu Projesi denince “terörle mücadele” adı altında İslami hareketlerin tasfiyesi, bölge ülkelerinin askeri ve siyasi gücünün zayıflatılması ve bölgedeki Amerikan nüfuzunun yaygınlaştırılması anlaşılıyor. Ve tabi Batı'nın askeri ve ekonomik kontrolünün önünü açacak yönetici kadroların oluşturulması, güçlendirilmesi, işbaşına getirilmesi anlamını taşımaktadır.
Araplar bir yandan projenin sunum tarzını ve içeriğini eleştirirken bir yandan da Avrupa’nın desteğini arıyor. 21 Şubat 2003’te Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud El Faysal, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'la görüştü ve
“Arap ve Müslüman dünyada modernizasyonu ve reformu desteklemeye yönelik herhangi bir hareketin mutlaka, İsrail-Filistin sorununa görüşmeler yoluyla çözüm bulunmasına ilişkin yeni bir adımın eşliğinde olması”
konusunda anlaştı.
Aynı sene 3 Mart’taki Arap Birliği Dışişleri Bakanları toplantısı sırasında konuşan Genel Sekreteri Amr Musa da ABD Ortadoğu'daki çatışmalarla ilgilenmedikçe ve Irak'ta istikrarı sağlamadıkça, Arapların
“Büyük Ortadoğu Planı'nı destekleyemeyeceklerini söyledi. Musa, “Büyük Ortadoğu Planı toplumları geliştirmeyle sınırlanmamalı, aynı zamanda bölgede istikrarın sağlanmasıyla da ilgilenmeli. Bu istikrar, Irak meselesi ve Filistin davası adil, doğru ve dengeli bir şekilde ele alınmadıkça sağlanamaz”
dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek de, Roma’da 5 Mart’ta yaptığı açıklamada ABD'nin tüm Ortadoğu'ya “standart çözüm” empoze etmeye çalışmasını eleştirdi.
“Moritanya’dan Pakistan’a kadar uzanan sınırsız bir alanda tek bir standart çözümden nasıl bahsedebilirsiniz? Bunun yanı sıra en önemli aktörler masada bulunmuyor, doğrudan etkilenenlere danışılmıyor. Biz ülkelerimizi başkalarından daha iyi tanırız” dedi. Mübarek,
“Amerikan reform planının üzerinde dikkatli bir şekilde çalışılmazsa, bir şiddet ve anarşi döngüsüne girebiliriz ve bu yalnızca bizi etkilemez. O zaman da Arap dünyasındaki demokrasi ışığına güle güle demek zorunda kalırsınız”
diyerek uyarıda bulunuyor.
Tepki yalnızca siyasi liderlerden gelmiyor. Sokak da Büyük Ortadoğu fikrine karşı.
9 Mart’ta Mısır’da binlerce öğrenci, projeyi protesto etti. Menofya Üniversitesi öğrencileri, projenin büyük bir hile olduğunu ve Siyonizme yarar sağladığını savundular. Değişimi Batı'nın nüfuz aracı olarak görenler ciddi bir direnç gösteriyor ve gösterecek. ABD bu işin altından kalkabilecek mi bilinmez.
Ama Washington Haziran ayında açıklayacağı projeyi, BM Kalkınma Programında Arapların yazdığı “gelişme için yapılması gerekenler” notlarından yola çıkarak hazırlayacak. Böylece tepkileri en aza indirmeyi umuyor. Amerikan yönetimi Irak'ın demokratikleşmesinin ve bir Filistin Devleti kurulmasının projenin geleceği için öneminin farkında. Ancak bu iki konu da ciddi sorunlar var.
Filistin konusunda son Oslo Süreci ile erişilen nokta Şaron iktidarı ile birlikte yok edildi. Filistin Özerk Yönetimi felç oldu. Filistin Lideri Arafat devre dışı bırakıldı. İki taraftaki ılımlılar bastırıldı. Filistin tarafı en güçsüz dönemini yaşıyor. Bir yandan Batı Şeria’ya örülen güvenlik duvarı bir yandan patlayan bombalar iki taraf arasındaki güvensizliği üst düzeye çıkardı. Filistin Sorunu’nda İsrail’in koşullarına uygun bir “settlement” (düzenleme) olabilse de Arap dünyasını tatmin edecek adil ve kalıcı bir barış beklemek bugün için zor.
Irak’taysa ABD geçici anayasayı taraflara imzalattırdı. Egemenliğin devri için önemli bir aşama, gecikmeli de olsa aşıldı. Ancak taraflar tatmin olmuş değil. Şiiler geçici anayasanın geçerli olması için halk oyunun şart olduğunu söylüyor ve seçim istiyor. Kürtler'se bağımsızlık peşinde. Güvenlik boşluğuysa Aşure gününde 181 kişinin öldüğü Kerbela ve Bağdat saldırılarıyla kendini gösterdi. Terörün merkezi olmuş bir Irak varken bölgede demokrasiden söz etmek zor.
Bir de Afganistan örneği var. ABD 2001 Ekim’inde 11 Eylül saldırılarına tepki olarak Afganistan’a girdi, Taliban yönetimini devirdi. Ancak ülkeye hakim olamadı. Hamid Karzai'nin başına geçtiği Afganistan’da Taliban hala güçlü, etkili. Usame Bin Ladin ve adamlarıysa bulunamıyor. Onca askere ve yatırıma rağmen ABD Afganistan’a tam anlamıyla hakim değil.
Bu örneklerden yola çıkıldığında Büyük Ortadoğu Projesi’nin kabul görmesi, işlemesi ve başarıya ulaşması hayli zor. Amerikan yönetimi projeyi Haziran ayındaki G-8, Avrupa Birliği-ABD ve İstanbul'da yapılacak NATO zirvelerinde resmen açıklayacak, parametrelerini ortaya koyacak. Açıklamanın yapılması için bu zirvelerin seçilmesi de manidar.
ABD dönüşmekte olan NATO’yu ve Avrupa’yı yanına alarak bu işe girişmeyi planlıyor. NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, 13 Şubat’ta Corriere della Sera gazetesine verdiği özel demeçte, NATO'nun Irak'ta, yeni kurulacak hükumetin güvenliğin sağlanması için Birleşmiş Milletler aracılığıyla orada daha fazla ve doğrudan sorumluluk alabileceğini söyledi. NATO, İsrail ve altı Arap ülkesinden oluşan yedi Akdeniz ülkesiyle resmi bir diyalog başlatmış bulunuyor. Jaap de Hoop Scheffer, 1994'te resmi diyalog başlattıkları 7 Akdeniz ülkesiyle mevcut ilişkileri güçlendirmeyi hedeflediklerini belirterek, yeni gelişmelerin de mümkün olduğunu söyledi.
ABD bu değişim için kararlı. Neticede son sözü bölge ülkeleri söyleyecek. Ama Irak’taki durum, Arap liderler, Türkiye ve diğer bölge ülkeleri ABD’ye, harekete geçmeden önce çok daha iyi düşünmesi gerektiği konusunda ciddi ip uçları veriyor.
ABD merkezli Batı çıkarlarını yansıtan ve bölgede bugün ve gelecekte dönüşüm ve değişimlere yol açabilecek politikaların dayanağını oluşturan parametreleri şöyle sıralanabilir: [87]
§ Bölgenin serbest piyasa ekonomisine eklemlenmesi ve uluslararası sermayeyi denetleyen merkez ülkelerin hakimiyetini yansıtan “küreselleşme” politikalarına Ortadoğu ülkelerinin ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan güdümlenmesi sorunu.
§ Bölgedeki petrol üretiminin, satışının ve naklinin denetimi sorunu. Basra Körfezi’nden petrol akışı üzerindeki kontrolün kalıcı bir şekilde sürdürmeye yönelik düzenlemeler.
§ Hazar petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattıyla Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri üzerinde Rusya etkisini kırmak. Enerji havzalarının askeri ve ekonomik kontrolü ile AB, Japonya, Çin gibi büyük ekonomileri kontrol etmek.
§ İsrail’in bölge devleti haline getirilmesi önündeki engelleri kaldırmak. Bu ülkenin Arap ülkeleri ile ikili ilişkilerini geliştirebilecek altyapıyı sağlamak. Filistin devletinin İsrail’in güvenlik tezleri doğrultusunda oluşturmak.
§ “Siyasal İslam” temelinde gelişen aşırı dinci akımları ve örgütleri kontrol etmek. Bunlara destek veren rejimlere son vermek. Onları ehlileştirecek siyasal modeller oluşturmak. Ulusalcılık değil, ılımlı dinsel söyleme dayalı bir siyasal kimliğin oluşmasını desteklemek ve örgütlemek.
§ “Küreselleşme” düzenine uymayan ve ABD açısından işlevini yitirmiş rejimlere son vermek. ABD önderliğindeki güçlerin “küresel demokratikleştirme” politikalarıyla çelişki arz eden Suudi Arabistan gibi rejimleri bu gelişmeye koşut olarak yeniden yapılandırmak.
§ İran’ın kitlesel imha silahlarını, özellikle nükleer silah geliştirme politikasını dünya kamuoyuna taşımak. Basra Körfezi ve Arap-İslam ülkeleri, Kafkasya ve Orta ve Güney Asya ülkelerindeki aşırı dinciliği destekleyen faaliyetlerini kontrol atına almak. İran’ı çevreleyerek bölgesel ve bölge-aşırı etkisini kırmak.
§ [İsrail hariç!] Bölge ülkelerinin kitlesel imha (biyolojik, kimyasal ve nükleer) silahlarını geliştirmeye yönelik girişimlerini durdurmak. Bu duruma kayıtsız kalındığı takdirde, ABD’nin küresel politikalarını kendilerine tehdit olarak gören azgelişmiş ülkelerin kitlesel imha silahları programları ve kapasitelerini geliştirmelerine zemin sağlanacağı ve bunun da ABD’nin bölgesel ve küresel düzeyde denetim alanını daraltabileceği endişesi.
Bu ana parametreler ABD ekonomisi için bölgenin ne derece büyük önem taşıdığını ortaya koymaktadır.
Yeri gelmişken şu hususları vurgulamakta yarar var: Petrol şeyhlerinin paralarının çoğu ABD’dedir. ABD, bu paralar üzerinde kontrolü kaybetmek istememektedir. Petrole Karşılık Silah: Ortadoğu’ya Sunulan Seçenek Silahlanma başlıklı yazıda belirtildiği gibi, bölgede kriz alanları yaratıldığı sürece bölge ülkelerinin silahlanma harcamaları artmakta, hatta elde ettikleri petrol gelirleri silahlanma yoluyla silah üreticisi ülkelerin eline geçmektedir. ABD ekonomisinin ana motorunu askeri-sınai kompleksinin oluşturduğunu dikkate alırsak, askeri sanayide hareketlenmenin ABD ekonomisini dinamik hale getirdiğini söyleyebiliriz. Bundan 10 yılı aşkın bir süre önce uygulamaya konan Büyük Ortadoğu projesinin ana mekanizmasını da bu oluşturuyor.
[1] Gülümser Heper, Kapitalizmin Yeni Garantörleri..!, Cumhuriyet, 25.04.2008, s.2.
[2] Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun iç yüzü Sayfa: 241
[3] Mektubat 1958, Sayfa : 401
[4] Münazarat, Sayfa: 135-141, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun iç yüzü Sayfa: 250-251
[5] Said-i Nursi Sözler 1957 Sayfa : 143, Nurculuğun içyüzü 09.04.1964 tarihli Milliyet Gazetesi
[6] Said-i Nursi, Tiryak, Sayfa 65, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.
[7] Said-i Nursi, Münazarat Sayfa: 17, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.
[8] İhsan EMECİ, Aradığımız şuur Mart 1964, Türkiye genci akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 262
[9] Said-i Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Sayfa : 80-82, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü
[10] Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sayfa : 80, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 253
[11] Said-i Nursi, Münazarat, Sayfa: 18, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 264
[12] Said-i Nursi, Zülfikar-ı Mücizat-ı İslamiye ve Kur’aniye, Sayfa: 191-193, Tiryak, Sayfa 65, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 264
[13] Said-i Nursi, Sönmez, Sayfa: 21-22, 48, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü
[14] Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara 1960, Sayfa: 4751, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 266
[15] Said-i Nursi, Münazarat, Sayfa : 90-100, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 267
[16] Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sayfa: 91
[17] Hütbe-i Şamiye, Sayfa: 56-67, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 269
[18] Said-i Nursi Münazarat Sayfa:109-13 1, Nurculuğun içyüzü 11.01.1964 Milliyet Gazetesi
[19] Said-i Nursi Mektubat, Sayfa : 403, Nurculuğun içyüzü 11.04.1964 Milliyet Gazetesi
[20] Said-i Nursi, Hanımlar Rehberi, Sayfa: 57
[21] Said-i Nursi, Tiryak, Sayfa: 60
[22] Said-i Nursi, Kadınlar Taifesi ile Bir Muhavere:7, Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü
[23] Said-i Nursi Zülfikar 1945, sayfa 38,39, Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, sayfa 272,273
[24] Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye
[25] Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye
[26] Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye, sayfa 82
[27] Said-i Nursi Bediüzzaman, Ankara 1960
[28] Said-i Nursi Mektubat, Doğan Limited Şti. Matbaası, Ankara, 1958, Sayfa 441
[29] Natalie HAND, America and the "Islamic Revival":Reconstituting US Foreign Policy in the Muslim World, Senior Capstone, ,American University, School of International Service, USA, 12 April 2004.
[30] Samuel P. HUNTINGTON, Medeniyetler Çatısması, Vadi Yayınevi, İstanbul, 2000.
[31] Irak savaşının mimarı olarak bilinen WOLFOWITZ, SAIS (“The Paul H.Nitze” School of Advanced İnternational Studies) isimli düşünce kuruluşunun yedi yıl boyunca başkanlığını yapmıştır. Şu anda SAIS’in başkanı “Medeniyetler Çatışması”nın mimarlarından olan Francis FUKUYAMA’dır. SAIS ve John Hopkins Üniversitesi, 19 NİSAN 2004 tarihinde 7 ncisi Washington’da düzenlenen “Abant Platformu”nda önemli rol üstlenmişlerdir.
[32] 1952 Chicago doğumlu olan Fukuyama, son yılların en etkili emperyalizm teorisyenlerindendir. 1992’de yayımlanan “Tarihin Sonu ve Son Adam” başlıklı kitabıyla dikkatleri üzerine toplamıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Planlama Dairesi’nde çalıştığı 1981-1982 yıllarında Ortadoğu üzerine uzmanlaşan ilk bürokrat olmuştur. BOP önünde evrensel hedeflere ulaşmada İslamın tek engel olduğunu söyleyen FUKUYAMA, bunun İslamın liberalleştirilmesiyle önlenebileceğini öne sürmektedir. Johns Hopkins Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde öğretim üyesidir.
[33] “Medeniyetler Çatışması” kitabının yazarıdır. HUNTİNGTON’a göre bu çatışma, dünyanın zirvesindeki Hristiyan Batı ile Batılı olmayan medeniyetler, yani “ötekiler” arasında olacaktır. Batı ile çatışması kaçınılmaz olan öteki medeniyetler üç tercihten birini yapmak zorundadır : a.Batıya tamamen kapılarını kapatmak ve ona karışmayarak kendi halklarını kültürel izolasyondan kurtarmak. Ancak, bu HUNTİNGTON’a göre imkansız derecede başarılması zor bir tercihtir.
b.Batıya katılarak Hristiyanlık da dahil olmak üzere onun değer yargıları ve kültürel müesseselerini tam olarak almak, bir başka deyişle “Batı kervanına” katılmak.
c.Batıya karşı çıkan öteki medeniyetlerin ekonomik ve askeri güç birliği yaparak batı medeniyetiyle savaşmak.HUNTİNGTON’a göre BOP sürecinde Batı için tek tehlike “İslam ve Konfüçyus” medeniyetlerinin birlikte hareket ederek Batı medeniyetiyle savaşmasıdır. Bunun için de bu iki medeniyetin başının ezilmesi, işbirliklerinin önlenmesi ve Batıya tam bağımlı hale getirilmesi Batı medeniyetinin öncelikli politik tavrı olmalıdır. HUNTİNGTON Türkiye için, batı uygarlığının içinde ikinci sınıf bir ülke olmasındansa, İslam uygarlığı içinde bir merkez lider olmasının daha uygun olacağını savunmaktadır.
[34] CIA’nın Ankara’daki eski İstasyon Şefi ve Rand Corporation adlı Think Tank (Düşünce Kuruluşunun) başındaki şahıs. Bugün 843 uzmanın görev yaptığı Rand Corporation, ABD yüksek rütbeli hava subayları tarafından Santa Monica / Kaliforniya’da 1945 yılında kurulmuştur.
[35] Marc GROSMAN ve Paul HENZE’nin her ikisi de CIA ‘nın Türkiye’deki eski İstasyon şefleridir.
[36] Bernard LEVIS, Robert KAPLAN, CSIS’dan (Stratejik Araştırmalar Merkezi) Dr. Bülent Ali RIZA, Zeyno BARAN, Yahudi Kuruluşu JINSA, Washington Institute’den Türkiye Uzmanı Alan MAKOWSKY, Henry BARKLEY, James WOOLSEY bu stratejistlerden bazılarıdır.
[37] ABD eski başkanlarından Jimmy CARTER'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev BRZEZİNSKİ tarafından geliştirilen ''Yeşil Kuşak'' projesinin uygulamaya sokulduğu yıl 1977'dir. ''Yeşil Kuşak'' projesi, ''İslam'ın komünizme karşı bir kalkan olabileceği'' görüşüne dayandırılmakta ve SSCB'nin petrol zengini Basra Körfezi civarında müttefikler edinerek bölgeye sızmasını engellemeyi hedeflemekteydi. Afganistan'ın işgaliyle birlikte bu proje çerçevesinde ilk adımlar atılmaya başladı. Orta Asya cumhuriyetlerine İslam yoluyla sızmaya çalışan ABD, kendi tabiriyle ''kızıl tehlikeye karşı yeşil panzehir'' üretmişti. Ancak SSCB’nin dağılmasıyla birlikte “Yeşil Kuşak” projesini terk eden ABD, bu kez BOP kapsamında kendisine rahat harekat alanı yaratabilmek için “Ilımlı İslam Projesi”ni benimsemiş ve Türkiye’yi model ülke olarak seçmiştir.
[38] Cheryl BENARD, “Civil Democratic Islam, Partners, Resources, and Strategies”, Supported by the Smith Richardson Foundation, RAND, National Security Research Division, Santa Monica, USA, 2003.
[39] 11 EYLÜL saldırılarının hemen ardından “Haçlı Seferi” gibi ifadeler kullanan George W. BUSH, 20 Ocak 2005 tarihinde imparatorların taç giymelerine benzer törenle yemin ederek dört yıllık ikinci dönem görevine başlamıştır. Törenden önce ailesiyle birlikte kiliseye giden BUSH, tören esnasında yapmış olduğu konuşmada ; “Özgürlüğü savunmak için yıldızların ötesinden talimat aldım.” şeklinde ifadede bulunmuştur. Bkz. “İlahi Çağrı Aldım”, Cumhuriyet Gazetesi, 21 OCAK 2005. (Halihazırda BUSH’a oy vermiş olan bir çok ABD vatandaşı, “BUSH’un Tanrı tarafından İslamı ve şeytanı cezalandırmak için ilahi bir misyonla görevlendirildiğine” inanmaktadırlar.) Esas itibarıyla din ve kilisenin etkisi ABD’de büyük önem taşımaktadır. Peter F. DRUCKER’e göre; “ABD’de Avrupa’nın aksine esas, kiliseyi devletten kurtarmaktı. Dolayısıyla kilise karşıtlığının bu ülkede hiçbir zaman yeri olmamıştır. Bu hürriyet dolayısıyla ABD’de dini çoğulculuk ve hükümet dışı kiliseler geleneği oluşmuştur. Bu da ABD’de protestan mezhebinin yaygın olmasına rağmen kiliselerin önemini göstermektedir. Bkz. Peter F. DRUCKER, Geleceğin Toplumunda Yönetim, Çev: Mehmet ZAMAN, Hayat Yayınları, İstanbul, 2000, s.143.
[40] Batı tarafından Türkiye bir yandan laik, demokratik tek Müslüman ülke olarak gösterilirken diğer yandan laik, demokratik rejimin bekçisi durumunda olan Kemalizm ve TSK’nın etkinliğinin azaltılmaya çalışılmasının paradoksal mantığı burada gizlidir.
[41] Bayram KÜÇÜKOĞLU, Türk Dünyasında Misyoner Faaliyetleri, IQ Yayınevi, İstanbul, 2003.
[42] Paul HENZE, Graham FULLER, Samuel HUNTINGTON gibi CIA kaynaklı kişilerin sürekli olarak yayımladıkları kitap, çalışma ve beyanatlarında; “ulus devletin ve Mustafa Kemal’in artık miadını doldurduğu, Türkiye’nin İslama dayalı partilerden korkmaması gerektiği” gibi söylemler hep bu çerçevede değerlendirilmektedir. Bu bağlamda Fethullah GÜLEN, Nurculuk ve tarikatlar övülürken, ulus devlet ve millet olma bilinci yıpratılmaya çalışılmaktadır.
[43] Konrad Adenauer Vakfı’nın Türkiye danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın finanse ettiği Alman Doğu Enstitüsü’nün Müdürü Udo STEİNBACH, 15 Eylül 1998 günü Lingen Akademisinde verdiği konferansta şunları söylemiştir: “Sorun, Atatürk’ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk Devleti ve Türk Ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk Ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını Türkiye’de yaşayan Türk - Kürt, Müslüman - laik, Alevi - devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri bu güne dek neden yok etmediler bilinmez.” Bkz. Tamer BACIOĞLU, “Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleri”, Cumhuriyet Gazetesi, 06 TEMMUZ1999.
[44] Diyalog ve işbirliğine açık bünyesinde kozmopolit yapılanmaya müsaade eden, özellikle ulus devlet ve milliyetçi ruh taşımayan ümmetçi yapı, batıya göre; “İdeal Ilımlı İslam” modelidir. Milliyetçi ruh taşıyan islamın adı ise, FUKUYAMA’ya göre; “terörizmdir.”
[45] Burada özellikle İslam coğrafyasında iyi yönetimlerin işbaşına gelmesi esas değildir. Batı yönetimleri, rahat kontrol edebilecekleri, emir verebilecekleri yönetimleri tercih etmektedir. Bunun için, ılımlı İslam veya muhtevasını kendilerinin tayin edeceği deforme olmuş bir laiklik modeli en iyi kontrol aracı olarak görülmektedir.
[46] Milliyet ve Sabah gibi gazeteler başta olmak üzere basında Fethullah Gülen’in “memleketseverliği” ve “şeriata karşı bir aydın”, Said-i Nursi’nin vaktiyle anlaşılmamış, ama artık Avrupa tarafından da anlaşılmaya başlanmış “büyük bir mütefekkir” olduğu üstünden bir kampanya başlatılmış bulunulmaktadır. Daha önce bu tür yayınlar Zaman, Akit, (Vakit) Yeni Şafak gibi din üstünden politika yapan gazetelerde yer alırken, şimdi din karşısında “laik bir tutum” aldığı iddia edilen medya kuruluşlarında bulunmaktadır.
[47] GÜLEN, Papa ile görüşerek, sadece Türkiye’de değil, dünyadaki Müslümanlar’ı da yönetmeyi amaçlayan ruhani liderliğe ilgisini de ortaya koymuştur.
[48] 1913 yılında Yahudi karşıtlarıyla savaşmak için kurulmuş olan bir Siyonist örgüttür. Günümüzde Mossad’la irtibatlı olarak İsrail için çeşitli örtülü faaliyetleri destekleyen bir örgüt olduğu ifade edilmektedir.
[49] Yahudi asıllı küresel para piyasaları vurguncusu, ABD’nin ve İsrail’in en güçlü sermayedarı, ABD’ye hizmet eden bir çok STK’nun (Sivil Toplum Kuruluşu) finansör ve yönlendireni olarak tanınmaktadır. Küreselleşmenin ve tek kutuplu ABD imparatorluğunun en güçlü destekçilerindendir. GÜLEN okullarının ve SOROS’un Almanya, Avusturya, Belçika ve Hollanda’daki yeni girişimleri için, Bkz. Hikmet ÇETİNKAYA, Cumhuriyet Gazetesi, “CHP, Fethullah, Medya”, 05 OCAK 2004, s.5.
[50] ABD’nin önde gelen think tank kuruluşlarından olan Carnegie Vakfının eski Başkanı ve ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi olan Morton ABRAMOWİTZ, Ilımlı İslamın destekçilerindendir. GÜLEN’i ABD’ye lanse edenlerin arasında olduğu bilinmektedir. Ayrıca ABRAMOWİTZ, Yahudi Lobisinin de önde gelen isimlerindendir.
[51] Evanjelist Güneyli Baptistler, bir Protestan Hristiyan mezhebi olup ABD’de en yaygın ve güçlü dini kesimi oluşturmaktadır. Bugün dünya üzerinde en yaygın olarak bulunan misyoner grup Evanjelistlerdir. ABD Başkanı George BUSH aynı tarikatın mensubudur.
[52] Presbiteryenler ABD’de ikinci derecede güçlü olan Protestan Hristiyan mezhebidir. ABD’de 3000 kadar maddi gücü ve saygınlığı yüksek kiliseleri bulunmaktadır. Miami’de bulunan Uluslararası İlahiyat Fakültesi bu mezhebin kontrolündedir. Daha çok Orta Asya ve Türk Cumhuriyetleri üzerinde misyoner faaliyetleri yürüten Presbiteryenler, adeta “Ağaç, sapı kendi dallarından yapılan bir balta ile kesilir.” sözünü doğrular gibi Miami’deki Uluslararası İlahiyat Fakültesinde Türk dünyasının gelecekteki Hristiyan din adamlarının her birini kendi ulusal diline bağlı kalmak üzere, dolayısıyla Türkiye’den eğitime gidenleri “Türkçe” olarak eğitmektedirler. Buradan mezun olan Türk öğrenciler Presbiteryen Kiliseler Meclisince kendi ülkelerinde yeni açılan kiliselere Pastör (din adamı) olarak atanmaktadırlar.
[53] Türkiye Katolik kiliselerinin baş sözcüsü.
[54] Sun Myung MOON tarafından CIA denetiminde kurulan bir tarikatdır. 1951'de Kore'yi isgal eden ABD, Güney Kore'yi sömürgeleştirirken, sömürgeleştirmenin aracı olarak bir Hristiyan tarikatı kurdu. CIA'nın misyonerleri, bu tarikatı kullanarak Güney Kore nüfusunun yüzde 40'ını, Budistlikten vazgeçirip Hristiyan yapmıştır. CIA, ayrıca Moon tarikatini kullanarak “Dünya Anti Komünist Ligi”ni örgütlemiştir.
[55] Türk Dünyası İstanbul Presbiteryen Kilisesinin Baş Pastörü Turgay ÜÇAL ve Türk Dünyası Ankara Presbiteryen Kilisesi Baş Pastörü Yavuz KAPUSUZ her iki şahıs da önce Nurcuların Yazıcı cemaatindeyken daha sonra misyonerler tarafından Hristiyan Prespiteryen olarak vaftiz edilmeşler ve Miami Uluslararası İlahiyat Fakültesinde iki sene kadar Hristiyan eğitimi aldıktan sonra Presbiteryen cemaatince Paş Pastör olarak atanmışlardır.
[56] Liberal, isevi, light, protestan İslam.
[57] Ilımlı İslam kimi uzmanlara göre Hristiyanlığa geçişin alt yapısını teşkil etmektedir.
[58] Üreticiler ve sanayiciler seri üretime geçene dek prototip modellerini özenle muhafaza ederler.
[59] İsevîlik = Hristiyanlık
[60] Bunun İslamiyetle tam olarak örtüşmediği görülmektedir. Özendirilen Hristiyan yaşam tarzıyla dönüştürülmeye çalışılan Doğu toplumunun gelecekte Batıya hareket serbestisi, kaynak, güvenilir pazar ve finans sağlayacağı kıymetlendirilmektedir.POWELL’ın Türkiye’yi İslam Cumhuriyeti olarak görmesi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye biçtiği bir rolün bir neticesi olarak değerlendirilmektedir. ABD tarafından Türkiye (Türkiye’deki mevcut yönetim), Malezya (Malezya Başbakanı Abdullah BEDEVİ), Endonezya (Medya İmamı Abdullah GIMNASTIAR), Ürdün ve Pakistan “Ilımlı İslam” için birer umut olarak gösterilmektedir. Bkz. Newsweek, “Happy Faces of Islam”.
[61] Atatürkçü olarak tanımlanan kesimin önde gelen isimlerinden olan Toktamış ATEŞ;“Sayın GÜLEN’in Türkiye Müslümanlığı yaklaşımı benim de yıllardır savunduğum bir yaklaşımdır. Aynı görüşü paylaşmaktan son derece mutlu oldum. Ayrıca Sayın GÜLEN’le birçok noktada benzer duygular içinde olduğumu memnuniyetle gördüm.” şeklinde bir ifadede bulunmuştur.
[62] Necip HABLEMİTOĞLU’nun “Etki Ajanları, Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu”nda; “Fethullahçılar Orta Asya’daki okullarda haftada üç - sekiz saat Türkçeye ayırıp, 25 saat İngilizce ders okutuyorlar. Böylece de İngiltere’den üstün hizmet ödülleri alıyorlar. ABD’den ise kırmızı pasaportlu CIA çıkışlı öğretmen takviyesi ve siyasal dokunulmazlık, ekonomik güç desteği görüyorlar.” şeklinde bir ifadesi bulunmaktadır. (N.HABLEMİTOĞLU, Yeni Hayat Dergisi, Ağustos, 2000)
[63] Peter F. DRUCKER, Geleceğin Toplumunda Yönetim, Çev: Mehmet ZAMAN, Hayat Yayınları, İstanbul, 2000.
[64] Presbiteryen mezhebi Katolik-Papalık idaresine karşı çıkarak 16ncı Asır Avrupa’sı Protestanlarına eklemlenen İskoç Hıristiyanları’nın kurdukları bir mezheptir. 17 nci asır boyunca İngiliz İmparatorluğu’nun yayılma sürecine paralel olarak Amerika başta olmak üzere Kanada ve bilahare Avustralya’ya İskoçlar ile yayılan bu mezhep, Türkler ile ilk temasını, kendi verdikleri bilgiye göre, Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar geri götürmektedir. Presbiteryen İskoç misyonerlerin yüzyıllardır Kırım, Kafkasya ve Balkanlar başta olmak üzere Türk - İslam Dünyasının farklı bölgelerindeki faaliyetleri çeşitli ilmi çalışmalara da konu olmuştur.
[65] Filip Projesi adını İncil’deki bir hikayeden almaktadır. Hikayeye göre Filip Etiyopya’da gezerken bir yerliyle okuduğu İncil’i anlayıp anlamadığını sorar. Yerli “biri bana açıklamaz ise nasıl anlayabilirim?” diye sorar. Ve Filip oturarak yerliye İncili okuyarak tek tek anlatmaya başlar. İşte “modern Filipler” de önce İncil dağıtıp sonra Türkistanlılar ile tek tek, cümle cümle metinleri okumakta ve detaylı hikayeler ile açıklamaktalar.
[66] Bu rakamın önemli bir kısmının Türkistan’daki Rus - Alman ve Ukrayna nüfusuna ait olduğunu tahmin etmekteyiz. Ancak evanjelizme dönen Türk asıllıların sayısı hakkında 2005 yılı içinde sağlıklı rakamlar ortaya çıkabilecektir.
[67] ABD’de vergiden düşülür bağış oldukça önem taşımaktadır
[68] 31 TEMMUZ 1998 tarihli 4380 sayılı İmar Kanununun 1 nci maddesi, 15 TEMMUZ 2003 tarihli 4928 sayılı ilgili kanunun 9 ncu maddesi ile değiştirilmiştir.
[69] İddia edildiğine göre dünyada 10.000.000 Hristiyan Türk bulunmaktadır.
[71] http://www.imb.org/centralasia/path/jobs2year.htm
[72] Güneyli Baptistlerin yanı sıra sayıları 10’u geçen diğer cemaatlerin faaliyetleri bu hesaba dahil edilmemektedir.
[73] Günümüzde kaba bir tahmin ile bu rakamın 20.000’e yaklaştığını söyleyebiliriz. Bu rakamlar doktrine olmuş evanjeliklerdir ve tamamı ile Kazakları kapsamaktadır. Literatürlerinde “ulaşılmış topluluklar” olarak geçen, yani irtibat kurulmuş ancak henüz Evanjelik Hıristiyanlığa dönmemişleri bu rakamlara katmamaktadırlar.
[74] Furkan, Arapça bir kelime olup, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı ayırtedebilme anlamına gelmektedir. Diğer bir anlamıda “Kurân”dır.
[75] Söz konusu kitapta: İncil’den, Tevrat’tan alıntılar yer alırken Kur’ân’dan bazı ayetler tahrif edilmiştir. Kitap, “Üç Dinin Kitabı”, “Barış Kitabı” ve “21 nci yüzyılın Kutsal Kitabı” olarak da tanıtılmaktadır. İbrahimi dinler ve üç dinin kitabı olarak adlandırılan bu yayın dinlerarası diyalog kavramıyla da paralellik göstermektedir. 366 sayfa ve 77 sureden oluşan kitaptaki surelerin hepsi şu tür bir besmele ile başlamaktadır: “Bismi’l Eb el - Kelimetu’r Ruh el - İlahu’l Vahidu’l Uhed”. Gerçek Furkan’da yer alan surelerden bazılarının adları şunlardır: “Sevgi suresi, Mesih suresi, Barış suresi, Zina suresi, Evlilik suresi, Cennet suresi, Cizye suresi, Kadın suresi, İncil suresi.”Bkz. www.arabic-christian.de ve www.alkalema.us/furqan/.
[76] Nur cemaatinde bulunanların bir kısmının Hristiyan Presbiteryen mezhebine geçmek için potansiyel oluşturduğu görülmektedir.
[77] Turgay ÜÇAL, 19 sene önce din değiştirerek Hristiyan dinine geçmiştir.
[78] Kayseri doğumlu, 1995 - 1996 senesinde Kocaeli Üniversitesi Lastik Teknolojisi Bölümünde okurken kendi ifadesiyle din konusunda oldukça tutucu manav (Türkmen) bir aileden gelmektedir. Kocaeli Üniversitesi’nde yatılı okurken önce Nur Cemaatine katılmış daha sonra Hristiyan Presbiteryen mezhebine geçerek Türk Dünyası İstanbul Presbiteryen Kilisesinin Baş Pastörü (Rahip) olan Turgay ÜÇAL tarafından vaftiz edilmiştir.
[79] Yine aynı gazetenin ifadesine göre; Batıkent Protestan Kilisesi tarafından Batıkent Şevket Evliyagil Ticaret Meslek Lisesi, Anadolu Meslek Lisesinden 37 öğrenci Hristiyan yapılmıştır. Haberci Gazetesi, Ocak 2005, Özel Ek Sayı.
[80] Hristiyan dininde özel bir öneme haiz olduğu iddia edilen yedi kilise, Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sart, Filadelfiya, Laodikya (Pamukkale)’de yer almaktadır.
[81] Ankara İl İdare Mahkemesi, Esas No: 2002 / 1581 ve Karar No : 2003 / 1889.
[82] Ayrıca Türk Dünyası Ankara Presbiteryen Kilisesi Baş Pastörü Yavuz KAPUSUZ’un iddiasına göre, dünyada yaklaşık 10.000.000, Türkiye’de ise yaklaşık 5.000 civarında Hristiyan Türk bulunmaktadır.
[83] Bu yönüyle misyonerler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde ordunun bir yeri ele geçirmeden önce İslamı yaymak maksadıyla gönderilen Sufi dervişlerine benzetilmektedir.
[84] ABD, bir yandan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde bir Hristiyan Türk kuşağı yaratmaya çalışırken, diğer yandan Ortadoks’lar üzerinde hakimiyet kurmasında rol oynayacağını düşündüğü Fener Ortadoks Patriğinin Ekümenik olma heveslerini desteklemektedir. Bu kapsamda Patrikhanenin 2004 yılı içinde yapılan Son Sinod Meclisine
[85] Cumhuriyet, 8 Mart 2006
[86] Alev Coşkun, Cumhuriyet Gazetesi, 18.08.2008
[87] Doç.Dr.Y.G.YILDIZ, Büyük Ortadoğu Projesi, IQ Yayınevi, 2003, İstanbul.
|