(Açık İstihbarat :
Eski tarihli bu yazıyı hafıza tazeleme babında tekrar dikkatinize
sunuyoruz)
Karasinekler, iltihaplı
yaraları arayıp kondukları gibi, Siyonizmin süvarileri de makam ve
menfaat düşkünlüğü dışa vurmuş tipleri bulup, onları kendi milletine ve
ülkesine karşı kullanmakta ustalaşmışlardır...
ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton
Abramowitz de (aslen Yahudi olup Siyonizmin Türkiye ve Ortadoğu
stratejisti) Refah Partisi İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı Tayyip
Erdoğan'ı keşfetmesinden sonra Erdoğan malum medya marifetiyle toplum
gündemine taşınmış, İlçe Başkanlığından İl Başkanlığına, oradan
belediye başkanlığına ve derken Parti kurulup başbakanlık adaylığına
varan hızlı yükseliş tirendi başlatılmıştır.
Erdoğan'ın
Abramowitz'le Kasımpaşa'daki özel bir vakıfta başlayan tanışıklıkları,
belediye başkanı seçilme öncesi ve sonrası Belediyenin Florya
tesislerindeki görüşmelerle devam etmiş, ardından Tayyip Erdoğan'ın
Amerika ziyaretleri yoğunlaşmıştır.
İlk defa 17-21 Nisan 1995'te başlayan, daha sonra 17-22 Kasım 1996,
20-23 Aralık 1996, Cezaevine girmeden hemen önceye rastlayan 1 Mart
1998 ve yine 16 Temmuz 2000 tarihlerinde tekrarlanan ABD gezileri
bunların bazılarıdır.
Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında 15 Ekim
1996 günü ziyaret eden Abramowitz'in
"Siz İstanbul'u yönetip yıldızınızı
parlatabildiğ inize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz..."
sözleri basında yer almış ve "Tayyib'in bazı şartları kabul etmesi
halinde, ABD'nin kendisini başbakanlığa hazırlayabileceğ i mesajı"
şeklinde yorumlanmıştır.
Hatta o günlerde bazı gazeteler "Abramowitz
Erbakan'ın yerine Tayyib'i hazırlıyor"
manşetlerini atmıştır.[1]
Abramowitz ise zaten bu gerçeği çok önceden
ve Ertuğrul Özkök'ün köşesinden şöyle açıklamıştır:
"Evet,
kravatlı ve daha şehirli kılıklı görünen Erdoğan'ı Erbakan'a tercih
ederiz"[2]
Tayyip Erdoğan'ın Abramowitz'in ziyaretinden
sonra Erbakan Hoca'dan uzak durmaya başladığı ve Hoca'nın İstanbul'daki
açılış törenlerine bile katılmadığı da dikkat çekici bir ayrıntıdır.
[3]
Erbakan Hoca, elbette bütün bunların farkındadır.
Ama O, hem İstanbul'da büyük başarılar kazanılması yolunda bu rüzgardan
yararlanmayı, hem de T.Erdoğan'ın bu tuzaktan kurtulacağını ummaktadır.
Ve tabi içimizden bazıları şimdilerde her ne kadar "biz bu hıyanetleri yeni anlamaya
başladık" deseler de, aslında Erbakan Hoca'ya
bir rakip hazırlanmasından ve Milli Görüşün altının oyulmasından gizli
bir memnuniyet duymaktadır.
Abramowitz-Erdoğan
görüşmelerini ayarlayan kişi ise gazeteci Ruşen Çakır'dır.
Ruşen Çakır 1992'de Türkiye'ye gelen CIA Ortadoğu şefi ve Yahudi asıllı
Graham Fullerle görüşüp, ılımlı Amerikancı İslamcılar hakkında bilgiler
verip onların ele başlarıyla buluşmalarını da sağlamıştı.
Bunun arkasından Çakır, Graham Fullerin de yetkili olduğu Rand
Corporation' dan burs alarak Amerika'ya yollanmıştır.
Daha sonra Milliyet Gazetesine "özel
Muhabir" atanan Ruşen Çakır İsrail'e gidip
birkaç ay kalmıştır.
Ruşen Çakır şimdi de, Dönme İsmail Cem'in YTP'sine katılmıştır.
312-2'den aldığı cezanın onanmasından bir
gün sonra 28 Eylül 1998'de, ABD'nin İstanbul başkonsolosu bayan
Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında ziyaret edip,
Washington'un talimatıyla, "bu
tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır"
açıklamasını yapmıştır.
Oysa aynı ABD yetkililerinin Erbakan'a karşı girişilen, haksız yere
partilerini kapatma, hükümetini yıkma ve cezaevlerine tıkma olayları
karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları dikkatlerden kaçmamıştı.
Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce 18
Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı
ve Ona "Yeni oluşacak
partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği"
yolunda garanti verdiği konuşulup yazıldı.
Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra
dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı...[4]
Hatırlanacağı gibi, daha önceleri Erbakan Hoca'ya "İsrail ve Amerikan karşıtı politikaları
terk edelim" teklifini getiren kişi olan Korkut
Özal da Tayyip Erdoğan'ın fikir babalarındandı .
Tayyip Erdoğan ve ekibinin, AKP'yi kurma
aşamasında ABD Büyükelçiliğinde görevli üst düzey mason, müsteşar
Lawrence ile sık sık görüştükleri ve yine Abdullah Gül'ün İngiltere
Büyükelçisi Sir David Logan'ı makamında ziyaret edip parti çalışmaları
hakkında bilgilendirdiği basına sızdı.
Ve zaten Londra Üniversitesi Öğretim
Üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr.
Andrew Mango, Abdullah Gül'ün sık sık ABD ve İngiltere'ye giderek
görüşmeler yaptığını açıklamıştı.[5]
Dış güçlerin, T.Erdoğan'ın seçimlere sokulmayarak mağdur edilmesini ve
bu durumun merhamet istismarıyla AKP'ye birkaç puan daha getirmesini ve
böylece kendilerine daha yakın gördükleri ve güvendikleri Abdullah
Gül'ün genel başkanlığa seçilmesini kurguladıkları da sezilmeye
başlanmıştı.
Ve zaten SP'li Mehmet Bekaroğlu'nun T. Erdoğan'a da yarayacak olan
kanun değişiklikleri teklifine AKP yönetiminin özellikle ilgisiz
kalmaları da bu görüşümüzü haklı çıkarmaktaydı...
Ve AKP'ye hangi zihniyetin hakim olduğunu ortaya koymaktaydı...
Başsavci Sabih Kanadoglu'nun itirafiyla,
affa ugrayan katillerin, çetecilerin ve irza tecavüzcülerin bile
milletvekili olabildigi, ama 312. magdurlarinin engellendigi bir
uygulamaya AKP'lilerin razi olmalari, insanlarin kafalarini
kariştirmaktaydi.
Ülkemize hıyanet ve hakaretleriyle meşhur
AB'nin eski Türkiye temsilcisi bayan Karen Fogg da
"Erdoğan'ın Hıristiyan Demokratlara benzediğini, sol ve sağın
boşalttığı alana yöneleceğini, siyasal ve ekonomik bakımdan batılı
değerlere yanaşacağını ama bunlara ahlaki ve kültürel bakımdan yerli
öğeler katacağını ve başarılı olacağını" ortaya
atmıştı.[6]
Böylece, AKP'nin IMF zehirine, yerli çikolata sürerek millete
yutturacağı anlaşılmıştı.
Daha da düşündürücü olani, Tayyip Erdogan'in
Yenilikçi Hareketine meşhur Siyonist ve CIA ajani Graham Fuller'in tam
destek vermesiydi...
Fuller, Türkiye'de artik Kemalizm'in modasinin geçtigini ve "ilimli Islam"a
öncülük etmesi gerektigini ileri sürmekteydi.
Bir röportajinda "Fazilet
Partisindeki gençlerin baskin çikacagi ve Yenilikçi Hareketin ilimli
Islama liderlik yapacagi" kehanetini dile
getirmekteydi...[7]
Batılı güçlerin ve masonik merkezlerin sık
sık seslendirdiği "ılımlı
İslam", Siyonizmin sömürü saltanatına taşeronluk
yapacak...
Kuran'ın adalet ve asaleti öngören kurum ve kavramlarını teferruat
sayıp yozlaştıracak...
Müslümanları köle ruhlu, uysal ve uygar(!) vatandaşlar haline sokacak
bir anlayışı ifade etmektedir.
Türkiye için tasarlanan "ılımlı İslamın"
siyasi aktörlüğüne:
"Biz din eksenli parti değiliz..."
"Dinsel
milliyetçiliği reddederiz..."
"Adil Düzen,
faizsiz sistem, İslam Birliği gibi içi doldurulmamış kavramları terk
etmişiz, değişmişiz..."
"Milli Görüş
markasıyla alakamızı kesmişiz..." itirafında
bulunan Tayyip Erdoğan...
Dini önderliğine ise Fethullah Gülen seçilmiştir.
Bunlara sorarsanız, hakkında açılan mahkemelerden kaçarak Amerika'ya
sığınan Fethullah Gülen'in bu davranışı "Hicret", Mason
zenginlerin yüz binlerce dolar karşılıksız burs vererek Tayyib'in
kızlarını, oğlunu ve gelinini Amerika ve İngiltere'de okutması,
başörtüsü yasağından kaynaklanan bir "mağduriyet"tir.
Açıkça görüldüğü gibi dini kavramları ve manevi duyguları istismar
etmek, bunların mesleğidir.
Evet, Peygamber Efendimiz, Mekke'den Hicret
etti ama, önce Medine'de müsait bir ortam meydana getirdi.
Halbuki şu andaki Amerika hala zulmün ve Siyonizmin kalesidir.
İkincisi, Peygamberimiz önce sahabesinin en
fakir ve çaresiz olanlarını...
Bir müddet geçince orta halli bulunanları ve nihayet kısmen iyi durumda
sayılanları Medine'ye göndermiş...
Böylece hepsini emniyete aldıktan sonra en tehlikeli döneme Hz. Ali ve
Ebubekirle birlikte kendi hicretini ertelemişti...
Halbuki hoşgörü edebiyatıyla, dünyadaki bütün dinlerin karışımıyla
ortaya çıkarılan Siyonist Moon tarikatının temsilcisi gibi davranan
kişi, en küçük bir baskı karşısında Amerika'ya önce kendisi kaçıyor,
ardından ekibinden bir iki zengin ve saygın kimseyi çağırıyor...
Binlerce talebesini ise kendi haline terk ediyor... Bunun adı da "hicret" oluyor...
Ve yine on binlerce kız evladımızın,
okullarının önünde en temel haklarından mahrum edildiği bir ortamda,
Tayyip Erdoğan'ın kızlarının bu mağdur ve mazlum yavrularımızın yanında
ve arkasında mücadele etmesi gerekirken, tutup, hem de kaynağı karanlık
ve kıskandırıcı imkanlarla Avrupa ve Amerika'ya kaçırması "mecburiyet"
sayılıyor...
Üstelik artık başörtüsü AKP için öncelikli sorun olmaktan da çıkmış
bulunuyor.
Hem, Türkiye'de Müslümanların eğitim özgürlüğünün kısıtlandığından ve
bu yüzden çocuklarını yurt dışına kaçırmak zorunda kaldığından
bahsediyor, hem de başörtüsünün öncelikli sorunları olmadığını beyan
ediyor...
Her konuda olduğu gibi bunda da çelişkiye düşüyor.
Ve zaten Fethullah Gülen tarafından, başörtüsü sadece teferruat kabul
ediliyor...
Mayıs-2000 de gerçekleşen ABD ziyaretinde
Tayyip Erdoğan, orada yaşayan Fethullah Gülen'le görüşmüş ve
kuracakları partinin genel politika ve projelerini konuşmuşlardı.
Bu arada Erdoğan-Gülen arasındaki köprü görevini eski radikal İslamcı
yazar bilinen ve "Mekke
Resullerin Yolu" gibi kitaplarını şimdi inkar
eden Ali Ünal yürütüyor, İstanbul Washington arasında mekik dokuyor.
Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan partisinin teorik temellerinin
hazırlanmasına Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru katkıda bulunuyor...
Ve yine Fethullah
Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı ve İshak Alaton, Üzeyr Garih gibi
Musevi iş adamlarına ödül dağıttığı Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının
düzenlediği meşhur Abant Toplantılarında bu yeni oluşumun siyasi
zihniyet ve şahsiyetleri eğitilip yetiştiriliyordu.
Bugün AKP'de siyaset yapan Bülent Arınç, Ali
Coşkun, Cemil Çiçek ve Prof.
Burhan Kuzu gibi isimler Abant Toplantılarını kaçırmıyordu...
Bülent Arınç, Saadet Partisi Genel
Başkanlığı kendisine verilecek hevesiyle günlerce bekleyen, olmayınca
AKP'ye geçen ilkeli bir isim...
Eğer Genel Başkanlık verilseydi şu anda Milli Görüşü savunurdu...
Ve geçenlerde, sayesinde Amerika'nın Türkiye'yi telefonla yönetmeye
başladığı, döneminde hırsızlık ve soysuzluğun meşrulaştığı ve ABD
hatırına bulaştığımız Körfez Savaşıyla ülkemizin 50 Milyar dolar zarara
uğratıldığı Turgut Özal için "Eğer
yaşasaydı gidip şortunu öperdim...
Çünkü Özal şortla asker teftiş ediyordu" diyecek
kadar da, ordumuza karşı içlerinde bir hınç besledikleri ortaya
çıkıyordu...
Halbuki zaman zaman bazı yamuk ve yanlış kafalar çıksa da, ordumuz
vatanımızın ve bağımsızlığımızın sigortasıdır ve komuta kademesinde,
Milli Şuur giderek ağırlık kazanmaktadır.
Ve zaten Tayyip Erdoğan'ın 90 yıllarında
Trabzon'daki bir miting konuşmasında ordumuzu hedef alan sorumsuz ve
seviyesiz sözleri de, aslında davamızı ve Erbakan Hocamızı sıkıntıya
sokmaya yönelik kasıtlı bir ucuz kahramanlıktı...
Çünkü ilk yıllarında belki yeterli eğitimi almamış askerlerimizle PKK
mücadelesi başlatılmış olabilir-bu da tabiidir.
Çünkü hiçbir devlet teröristlere, siz katliama devam edin, benim
eğitilmiş askerim yok diyemez-
Ama 1983'lerden sonra terörle mücadele için özel eğitimli birlikler
oluşturulmaya başlanmıştı.
1990'larda ise tamamen hazırlıklı ve her bakımdan donanımlı olan
güvenlik güçlerimiz, bütün Siyonist ve emperyalist dünyanın
desteklediği PKK terörüne karşı üstün başarılar kazanmaktaydı .
Mayası ve marifeti belli olan Çevik Bir ekibiyle sıkı fıkı ilişkiler
kuran bu AKP'lilerin Milli ordumuza
karşı olumsuz tavırları acaba nereden kaynaklanmaktaydı ?
Herhalde bazıları, Erbakan karşıtlığı yanında ordu düşmanlığının da,
Siyonist odaklarda pirim yaptığının ve puan kazandırdığının
farkındaydı...
Milli Görüş bünyesine uyum saglayamadiklari
için bu davadan kopan radikal ve marjinal unsurlarin, bütünüyle AKP'de
buluşmalari...
Ve daha önce bunlari bahane ederek Milli Görüş'e saldiran masonik
merkezlerin şimdi ayni kesimlere sahip çikmalari da, beyinleri
zorlamakta ve kuşkulari arttirmaktadir.
Fethullah
Gülen-Tayyip Erdoğan ortaklığındaki önemli bir aracı da "Müthiş
Türk"
diye isim yapan Ali Rıza Bozkurt'tur.
Sivas'ın Kangal İlçesine bağlı, alevi Mamaş Köyünden, çiftçilik yapan
Ali Rıza Bozkurt, şimdi Dünya Mason locasının en gözde simalarından...
ABD'li Siyonist şirketlerin Orta Asya ve Orta Doğudaki en önemli
simsarlarından...
Körfez Savaşında bir ara Irak askerlerine esir düşen Ali Rıza Bozkurt,
24 saat içinde serbest bırakılmıştı.[8]
Geçenlerde Amerika'dan dönen Mason Ali Rıza
Bozkurt ayağının tozuyla AKP'ye katılmıştı.
Orta Asya petrollerinin Akdenize taşınması konusunda BOTAŞ'ın
karşısında ABD şirketlerini savunan Meşhur Türk(!) Tayyip tarafından
ayakta karşılanmıştı...
Gülen-Erdoğan
arasındaki önemli ayaklardan birisi de Azizler Holding A.Ş.'nin başkanı
ve BİM Marketler zincirinin ortağı mason Cüneyt Zapsu'dur.
Aynı zamanda TÜSİAD üyesi olan ve F.Gülen'e yakınlığıyla tanınan Zapsu,
Tayyip Erdoğan'ı TÜSİAD'çılara pazarlayan kişidir.
Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özilhan, Can Peker, Kaya Turgut gibi Mason
TÜSİAD'çılarla Tayyib'in buluşmasını sağlayan, Fethullah Gülen'in
gözdeleri Cüneyt Zapsu ile Münci İnci'dir.[9]
AKP'nin AB ile ilgili yaklaşimlari da
tutarli ve yararli degildir.
Çünkü "Sevr"i
uygulamaya koymak, yani Türkiye'mizi parçalamak isteyenler, şimdi bu
emellerini Avrupa Birligi dayatmalariyla gerçekleştirmek istiyorlar.
PKK'ya siyasallaşma ve Kürtçe egitime kapi açma girişimleri, Kürt
kardeşlerimizin hak ve hürriyetlerini saglamaktan ziyade, Sevr'in "Elbistan'dan Musul'a kadar olan bölgede
Kürdistan kurulmasini öngören" maddesine
hazirlik niyeti taşimaktadir.
Ve yine AB uyum yasalarıyla "azınlık vakıflarına tanınan haklar ve
imkanlar", Bizansı, Ermenistan'ı, Pontus Rum
planını diriltmeye yarayacak sinsi fırsatlar tanımaktadır.
Şu anda ülkemizde sadece 100 bin kadar azınlık bulunmasına karşılık tam
160 tane vakfın ortaya çıkması ve hak aramaya başlaması...
Yahudilerin Almanya'dan aldığı gibi, Ermeniler'in de Türkiye'den sözde
soykırıma karşı tazminat talebinde bulunması, öyle zannedildiği gibi
insan hakları ve demokratikleş me ile pek ilgisi olmadığının kanıtıdır.
Böylece misyonerlik faaliyetleri (Hıristiyanlaş tırma hıyanetleri) de
resmiyet ve cesaret kazanacaktır.
Ve yine AB'ye alınmak için ille de çözüm
diye, Kıbrıs'ın bütünüyle Rumlara devredilmesi şart koşulmaktadır.
Ve hele İngiliz Başbakanı Blair dışında,
başta Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve İslam ülkeleri olmak üzere bütün
dünyanın, Bush'un kovboy mantığıyla Irak müdahalesine karşı çıkmasına
rağmen, AKP'lilerin masum ve müslüman Irak halkını değil zalim ABD'nin
bu saldırganlığını destekler mahiyetteki tavırları, bunların hangi
güçlerin güdümüne girdiğini açığa vurmaktadır.
Tayyip
Erdoğan'ın uluslar arası Yahudi Lobileriyle ilişkili bazı generallerle
bağlantılarını kuran kişi ise, Çevik Bir'dir.
Çevik Bir Siyonist kuruluş JİNSA'dan ödül alan birisidir.[10]
JİNSA (Yahudi Milli Güvenlik Enstitüsü)
JEWISH COMMİTE (Amerikan Yahudi Komitesi) USIP (Birleşik Devletler
Bariş Ve Strateji Enstitüsü) gibi Siyonistlerin kontrolündeki
örgütlerin Tayyip
Erdogan, Fethullah Gülen ve Çevik Bir'le ortak ilişkileri dikkat
çekmektedir.
USIP, CIA ve Pentagonla bağlantılı, başka
ülkelerde ve özellikle Türkiye'de iktidara gelecek kişilerin İsrail ve
ABD'ye sadık kalıp kalmayacakları nı araştıran ve garantiye alan bir
üst kuruluş olarak bilinmektedir.
1998 yılında bu USIP'ın düzenlediği
Lonra'daki bir özel toplantıya Abdullah Gül ile, MÜSİAD'ın eski başkanı
Erol Yarar katıldı...
Ve ne tesadüf aynı tarihler Tayyip Erdoğan da Londra'daydı.
ABD'nin Yahudi kökenli iki Türkiye stratejisti Marc Grosman ile Morton
Abramowitz ise bu toplantının mimarlarıydı...
Çevik Bir, talihsiz 28 Şubat hareketinde
ABD'nin truva ati görevini üstlenmişti.
Şükür ki bu ekip kisa bir zaman sonra tasfiye edilmişti.
Tayyip Erdogan'la münasebetleri, belediye başkanligi döneminde başladi.
Ocak 1999 da cezaevinden çiktiktan sonra Çevik Bir'le Istanbul'da yine
bir araya gelindi.
Bundan bir müddet
önce de Çevik Bir ekibinden emekli Koramiral Atilla Kiyat'la Hidiv
Kasrinda yemek yenildi.
Çevik Bir'le Atilla Kiyat'in Danişma Kurulu üyesi oldugu Cumhuriyet
Gazetesinin yayin yönetmeni Ilhan Selçuk, Tayyib'i "gerçekçi" ilan
etti ve "degiştigine
inandigini" yaziverdi.
Daha da enteresani Ilhan Selçuk "Yeni
oluşumcularin miladinin (AKP'nin dogum başlangicinin) 28 Şubat oldugunu"
dile getirdi...[11]
İlhan Selçuk doğru söylemekteydi.
Çünkü 28 Şubatın gizli ve kirli olan asıl hedefi, Siyonist sömürü
sermayesinin korkulu rüyası Erbakan'ı etkisiz hale getirmek, Milli
Görüşü bölmek ve Tayyip Erdoğan'ı sivrilterek yeni oluşumu "kurtuluş ümidi ve can simidi"
diye millete takdim etmekti...
Yoksa, görünürde farklı kutupların adamları olan Tayyip Erdoğan'la,
Çevik Bir'in irtibat ve ittifakı nasıl izah edilebilir?
Çevik Bir ekibinden olan ve 2 Temmuz
Pazartesi NTV de İshak Alaton'la yaptığı bir programda "Eylül ayında halkı sokağa dökülmeye"
çağıran yani ordumuza ve Milli oluşumlara karşı halkımızı isyana
kışkırtan bu Atilla Kıyat...
Ve yine Çevik Bir
ekibinden olup, ordudan ayrıldıktan sonra Albayraklar Holding'e girip
Tayyib'e danışmanlık yapan emekli Albay Adem Darama gibi kişilerle
Tayyip Erdoğan'ın buluşmasını "Askerle iki temas"
manşetiyle duyuran ve güya Genel Kurmayın Tayyib'i desteklediği imajını
yayan Hürriyet gazetesinin[ 12] bu balonu Genel Kurmayın net ve sert
açıklamasıyla söndürüldü.
3 Kasım 2002 seçimleri öncesi Deutsche Bank,
Chase Manhattan, Moore Kapital, American Expres gibi siyonist
sermayenin güdümündeki finans kurumlarına:"AKP'nin tek başına iktidara
taşınacağını, ve bunun endişe duyulacak bir sonuç doğurmayacağını"söylemek
üzere bilgilendirme çıkan ve bu
ziyaretlerini araştırma şirketi verso'nun başkanı Erhan göksel ve mesut
Yılmaz'ın kuzeni meşhur borsacı Mehmet Kutman'la birlikte yapan kişi'de
yine Çevik Bir'dir.[13]
Bu Atilla Kıyat ki, Fethullahçıları n
Aksiyon Dergisi "Terfisine
kesin gözüyle bakılırken, teamüllere aykırı olarak emekli edildi"
diye sahip çıkılmıştı ve uzun uzadıya övülmüştü...
Tayyip
hareketinin önemli finansörlerinden Asya Finansın yönetim kurulu
başkanı ve Fethullah Gülen'in yakın adamı İhsan Kalkavan da Tayyip
Erdoğan, Çevik Bir, Atilla Kıyat buluşmalarına önemli katkılar ve
kolaylıklar sağlamaktaydı.
Bu arada "Genel kurmaya kulak yerleştirmek ve
elde ettigi bilgileri ABD'ye iletmekle" suçlanan
eski emniyetçi Bülent Orakoglu, Hanefi Avci ve Meral Akşener ekibinin
de önce Tayyip Erdogan'la birlikte hareket ettiklerini açiklayip, sonra
her ne hikmetse bundan vazgeçmeleri de oldukça ilginçti.[14]
Ve yine Amerikan güdümünden çıkan Milli ve
güçlü orduya karşı, alternatif bir polis teşkilatını kurmayı ve bunu
ılımlı ve Amerikancı İslamcılarla doldurmayı ve ordu-polis çatışması
gibi bir kaos ve kavgayı başlatmayı amaçlayan, Emniyetteki "Süper NATO"
örgütlenmesinin ele başlarından sayılan Abdulkadir Aksu ve ekibi de
Tayyip Erdoğan'ın çekirdek kadrosunu teşkil etmekteydi.
Turgut Özal 1983'ten itibaren, ABD'nin talimatları doğrultusunda "Polis vazife ve Selahiyetleri yasasını"değiştirdi.
1987 de polis, iç güvenlik harekatında TSK'nin önüne geçirildi.
Polise olağanüstü yetkiler hatta TSK içinde bile istihbarat toplama
imkanları verildi.
Bu "Özel Harekat
Timleri" ABD'li subaylar ve MOSSAD tarafından
eğitildi.
Emniyetteki ele başları ise, Korkut Özal'ın hazırlayıp, ANAP'a
devrettiği bir ekipti.
21 Şubat
1998 tarihli "2000'e
Dogru" Dergisinde "Gizli Kirikkale Toplantisi"
başligiyla TÜPRAŞ Tesislerinde dönemin Gaziantep Valisi Abdulkadir
Aksu, Izmir Valisi Vecdi Gönül, Ankara Valisi Cahit Bayar, Emniyet
Genel Müdürü Saffet Arikan Bedük, içişleri Müsteşari Galip Demirel gibi
isimlerin 21 Ocak 1987 de toplanarak, TSK ya karşi emniyette
oluşturulan bu tehlikeli yapilanmayi planladiklari bildirildi.
Polisimizin her bakımdan güçlendirilmesi
elbette milletimizin takdir edeceği ve sevineceği bir şeydir.
Ama hıyanet kokan ve kuşku uyandıran gelişmeler, polisimizi ordumuza
karşı kullanma girişimleriydi...
Yine sevinerek söyleyelim ki, bu yöndeki
girişim ve oluşumlar, sonunda fark edilip etkisiz hale getirildi.
Son yıllarında genel merkezi kısmen bazı
masonların kontrolüne giren MTTB'nin bir nevi devamı mahiyetinde
görünen ve 29 Mayıs 1985 de MTTB eski başkanlarından İsmail Kahraman,
Ali Coşkun, Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Zeki Ergezen, Hasan Kalyoncu
ve Tayyip Erdoğan tarafından kurulan BİRLİK VAKFI'da
Yenilikçilerin karargahı gibi faaliyet gösterdi.
Açılışına, Star Tv'nin bir "Kırmızı
Koltuk" programında "Türkiye İsrail'in önderliğinde oluşacak
bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir..."
diyen Korkut Özal ve Necati Çetinkaya da iştirak etti.
1 Temmuz 1995'teki 10.Genel Kuruluna ise Mesut Yılmaz, Hasan Celal
Güzel, Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Abdulkadir
Aksu'nun yanında Fethullah Gülen ve yakın adamı Manisa milletvekili
Rıza Akçalı'nın da katılımı dikkatleri çekti.
O dönemde Prof.Esat Coşan'in da destekledigi
bilinen bu hareket, Milli Görüş bünyesinde anti Erbakan bir oluşuma hiz
verdi ve partide yenilikçi-gelenekçi tartişmasini tetikledi.
Tayyip
Erdoğan'ın, ABD ile ilişkili İslam ülkelerindeki bazı masonik
mahfillerle münasebetlerini ayarlama konusunda Riyad Büyükelçisi Yaşar
Yakış ta önemli görevler üstlendi.
Ve yine eğitimini Amerika'da yapan, ABD'deki
birçok lobiyle ve özellikle Amoco petrol şirketiyle irtibatları
saptanan ve MİT eski Kontr-terör daire başkanı olup sonra Amerika'ya
kaçan Mehmet Eymür'le de ilişkileri bulunan ve Kanal 7'nin Ankara
temsilciliğinde görev alan bir kişinin de Tayyip Erdoğan'ın Amerikan
Büyükelçiliğindeki görüşmelerinde rol aldığı iddia edildi.
Şimdi bütün bunlarin işiginda, izanla ve
insafla düşünelim;
Siyonist lobilerden TÜSIAD üyelerine...
Din istismarcilarindan Atatürkçü geçinenlere...
Mason Localarindan, medya temsilcilerine bütün karanlik ve kiralik
merkezlerin el birligi içinde
Tayyib'i desteklemeleri ve sürekli şişirmeleri...
Müslüman kesimi ürkütmemek için bir yandan vuruyor görüntüsüyle tozunu
silkelemeleri...
Ama diger taraftan da suni ve sahte anketlerle AKP'yi yüzde 30'larda
göstermeleri...
Evet bütün bunlar sadece tesadüflerin ve ülkemiz hakkinda iyi
temennilerin bir sonucu olabilir mi?
Ve hatta AKP'nin kendisini batıya
beğendirmek için geçmişini bu denli inkar etmesinin ve
kimliksizleştirmesinin toplum tabanında nefret uyandıracağını ve
AKP'nin hazır dünya düzenine fark eden Cengiz Çandar'ın İsrail'den
yazdığı yazı ibret ve dikkatle okumaya değerdir.
Hele hele AKP'li Murat Mercan'ın Ariel
Sharon'a yakın The Jerusalem Post gazetesine verdiği ve "Türkiye-İsrail ilişkilerinin asla zarar
görmeyeceğini dile getirdiği demeci, bende "ama
yeter artık!
" gibisinden bir
duyguya yer açtı."
Bu yatıştırma girişimlerinin AK Partiyi "Kimliksizleştirme"
sonucunu vermeye dönüşmesi tehlikesini de fark etmek gerekir."
"Ak partinin "İslami
Kimlik" imajını top yekün ortadan
kaldırmasının hiçbir gereği yoktur."
"Böyle bir gelişme AK Partiyi
anlamsızlaştıracağı gibi, Türkiye'yi uluslar arası sisteme yapabileceği
en önemli katkıdan da mahrum bırakır."[15]
Yarım asır boyunca ülkemizi yapay sağ-sol
çekişmeleri ve Ecevit-Demirel ikilisiyle oyalayan güçler, şimdi aynı
oyunu Tayyip'li AKP ve Dervişli CHP tahtaravallisiyle sürdürmek
peşindedir.
Evet AKP, köksüz, renksiz, fikirsiz ve hedefsiz bir derlemedir.
Bu gerçeği anlamak için dahi olmak gerekmiyor, biraz samimiyet ve
feraset yeterlidir.
Ve zaten, medya patronları ve Amerikancı parti başkanlarının
katılımıyla gerçekleşen Frankfurt mutabakatı da bunun açık bir
göstergesidir.
Ve yine Erbakan Hoca'nın defalarca uğradığı haksız mahkumiyet ve
mağduriyet kararlarına ilgisiz kalan, hatta alkış tutan kesimlerin,
şimdi Tayyip Erdoğan'a doğrudan veya dolaylı destek çıkmaları da
düşündürücü değil midir?
AKP'nin kaynak için düşündügü 12 projeye
dikkat edin:
Yastık altı tasarrufların ve gurbetçi
gelirlerinin ekonomiye çekilmesi için özel tedbirler alınacak
Boğaz köprüleri, barajlar ve havalimanları 3-5 yıl kar garantisi ile
hisse senedi düzenlenerek satılacak.
Devlete ait 100 bin lojman öncelikle içerisindeki personele belirli
vadeler içinde devredilecek.
Kamunun elinde bulunan 2 bin 350 sosyal tesisin en az bin tanesi
özelleştirilecek.
Devlete artık yük olan 125 bin resmi aracın en az 50 bin adedi
peyderpey elden çıkarılacak.
İmar affı ve gecekondu önleme projesi ile modern şehir planları
yapılarak gelir sağlanacak.
Kamunun elindeki araziler belediyelerle işbirligi yapilarak arsa
üretilmek suretiyle satilacak.
Turistik tesislere tahsis edilmiş Hazine arazileri işletmeci firmalara
rayiç bedelle devredilecek.
Madan ve enerji kaynakları ile bor madenleri daha iyi değerlendirilerek
devlete ek gelir sağlanacak.
Bütçeye yük olmaktan kurtarılamayan KİT kuruluşlarından
özelleştirilemeyenler tasfiye edilecek.
RTÜK tarafından TV'lerin frekans tahsisi ihalesi yapılarak gelir
sağlanacak.
Paralı askerlik uygulamasına geçici olarak bir kez daha imkan
sağlanacak.
Açıkça görülüyorki, bunların içinde yatırım
yoktur, üretim yoktur...
Yerli imkanlarla Milli kalkınma hedefi yoktur.
Sadece, Mirasyedi kafasıyla ülkeyi bir avuç rantiyeye pazarlama ve
Türkiye'yi top yekün satılığa çıkarma ve böylece geleceğimizi karartma
pahasına günü kurtarma niyeti taşımaktadır.[16]
Ve zaten AKP'nin seçim kazanmasını sevinçle
karşılayan Yunan hükümetinden batı gazetelerine Avrupa Birliğinden
Amerikan lobilerine...
Bu malum merkezlerin tavrı da oldukça anlamlıdır.
Bu arada asla unutulmasın ki, mazlumların
bedduasını alıp zalimlere yanaşanlar, en büyük hıyanet ve hakareti yine
onlardan görecektir.
Bu ilahi adaletin bir tecellisidir.
Ve herkes cezasını işlediği suçun cinsinden çekecektir.
Uğruna Hak'tan ve hayırdan ayrıldığı şeylerden de mahrum edilecektir.
Derin devletin ve gizli güçlerin ortaya
çıkardığı ve paravan olarak kullandığı Genç parti'nin MHP, DYP, ve ANAP
gibi partilerden kopardığı birkaç puanla onların barajın altında
bırakılması sayesinde tek başına iktidara taşınan ve hatta anayasayı
değiştirebilecek şekilde önü açılan AKP'nin hiçbir mazerete
sığınamayacağı bu şartlarda neleri yapıp yapamayacağına çok kısa bir
sürede anlaşılacak ve bir tasfiye sonucu Milli güçler yönetime el
koyacaktır.
Artık bu oyunları bozmak ve şeytan
şebekelerinin tuzağından kurtulmak zamanı gelmiştir.
İşte bunun için Erbakan ve Milli Görüş her
zamankinden daha çok anlamlı ve önemlidir.
Ve göreceksiniz, AKP'de her şey tersine dönecek ve Milli Görüş,
saflaşmış olarak saadet sabahına erişecektir.
[1] Bak aydınlık:26 Ekim 1996
[2] Bak hürriyet-1994
[3] Milliyet.24 Nisan 1995
[4] Bak yenilikçi Hareket.Nasuhi Güngör.sh.97
[5] 7 Mayıs 2000-Aydınlıktaki röportajı
[6] Milliyet, 23 Temmuz 2002
[7] Aktüel Dergisi, 520.sayı
[8] 2000'e Doğru Dergisi-13 Eylül 1992
[9] Bak.Hürriyet 28 Ekim 1999
[10] Nasuhi Güngör-Yenilikç i Hareket, sh.46
[11] Cumhuriyet-24 Temmuz 2001
[12] Hürriyet- 25 Haziran 2001
[13] 06 kasım 2002 T. Kıvanç Y. Şafak
[14] Bak: Hürriyet-25 Temmuz 2001
[15] 7 Kasım Y. Şafak
[16] İnternetHaber. com 6kasım 2002
|