|
|
Tarihin ironisi mi, liberalizmin sefaleti mi demeli,
daha düne kadar memleketin en ateşli askeri vesayet karşıtları, en
kararlı darbelere karşı yetmiş milyon adımcıları ve en militan
sivilleri olanlar, Türkiye toplumunu Suriye ile savaşa ikna edebilmek
için omuzlarında apolet, üzerlerinde üniforma bulunan “hazır ol”a
geçmiş yazılar yazıyorlar şimdilerde.
Yıldıray Oğur’un 7 Ekim tarihli Taraf gazetesinde
yayınlanan “Miss
Turkey: Savaşa Hayır” isimli yazısı bu tür üniformalı
yazıların en iyi örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Ulusalcılık eleştirisinden hümanizm sosuna bulanmış NATO’culuğa,
Esad’ın Aleviliğinden “Suriye’de çocuklar ölüyor” temalı vicdan
sömürücülüğüne, Oğur’un yazı boyunca kullandığı argümanlar tek tek
üzerinde durulmayı ve bir söküme uğratılmayı, deşifre edilmeyi hak
ediyor.
Bu, “ideolojik olan
nedir” ve “ideoloji nasıl çalışır” sorularına somut bir örnek üzerinden
yanıt vermek olarak da görülebilir, öyle okunabilir.
Halkını
bombalayan devlet
Yazının ilk paragrafıyla başlayalım, uzun ama meseleyi anlamak
açısından önemli cümleler var burada. Şöyle diyor Oğur:
“Eğer bir gün Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul’un,
Rize’nin Diyarbakır’ın mahallelerini jetlerle vurmaya başlarsa, her
Cuma namazından sonra toplanan protestocu sivil kalabalıkların üzerine
polis/ asker tanklarla, toplarla, sniper’larla ateş açarsa, Ankara
Kalesi’ne yerleştirilen toplar Ulus’u bombalarsa, İzmir Kadifekale
denizden savaş gemileriyle top ateşine tutulursa, yüz binlerce insan
Yunanistan’a, Bulgaristan’a kaçmak zorunda kalırsa, her gün yüzün
üzerinde insanın ölümünün artık haber değeri bile kalmazsa lütfen dünya
‘bu onların iç işidir’ demesin, milli egemenliğimizi, milli gururumuzu
falan hiç düşünmesin, tuzu kurular savaşa hayır diye sloganlar atmasın
ve meşruiyetini yitirmiş Türkiye Cumhuriyeti devletine daha büyük
katliamlar yapmadan derhal haddi bildirilsin.”
Halkın ayaklandığı ve devletin bu ayaklanma karşısında
halkı bombaladığı bir durum tahayyül ediyor Oğur ve ekliyor:
“Böyle bir durumda
ben dış müdahaleyi destekleyeceğim.”
İlk bakışta bir liberal açısından gayet tutarlı, mantıklı görünüyor bu,
oysa hiç de öyle değil. Nedeni ise basit, Oğur’un bahsettiği ölçekteki
bir halk ayaklanması, Türkiye’deki mevcut sisteme bir tehdit olma
niteliği taşıyacaktır, bu ise aynı zamanda Türkiye’nin dünya kapitalist
sisteminden kopma ihtimalinin artışı anlamına gelecektir. Böyle bir durumda başta ABD olmak
üzere, Batılı devletlerin sistem karşıtı halk ayaklanmasının yanında
yer alıp ayaklanmayı bastırmaya çalışan devlete müdahale edeceğinden
bahsetmek sahtekârlık değilse naifliktir. Böylesi bir halk ayaklanması
bastırılırken ilk başta ayağa kalkıp alkışlayacak olanlar büyük
ihtimalle Oğur ve onun zihniyetindekiler olacaktır.
Bugün hem Pentagon’da hem NATO’da “isyan bastırma
teknikleri” öncelikli mesele halini almıştır ve dünya sistemindeki
statükoyu bozacak isyanların nasıl bastırılacağı emperyalizmin esas
gündem maddelerinden biridir.
Dolayısıyla ABD ve Batı, Türkiye’de ancak bir “renkli devrim”
girişimi olur ve devlet bunu bastırmaya kalkışırsa müdahale etmeyi
düşünebilir; ancak buna gerek yoktur, çünkü AKP’nin iktidara gelişi
zaten Türkiye’nin renkli devriminin ta kendisidir. Demek
ki “devlet bir gün halkı bombalarsa uluslararası müdahale isterim”
demek tam anlamıyla ideolojik bir tutumdur, çünkü gerçekliğin üzerini
örtmektedir.
Suriye’de
çocuklar ölüyor, ayrıca kimin yanında duruyorsunuz farkında mısınız?
Devam edelim. Oğur yukarıda sözünü ettiğimiz paragrafın ardından, “o
tutmazsa belki bu tutar” diye düşünmüş olacak ki “öldürülen çocuklar”
argümanını devreye sokar.
Buna göre, Suriye’de “katil Esed”in öldürdüğü çocuklar karşısında
suskun kalanlar, elbette ki Akçakale’ye düşen top mermisinin öldürdüğü
çocuklar konusunda da seslerini çıkarmamışlar, ama meclisten çıkan
tezkereye karşı ayağa kalkmışlardır.
Dünyanın
çeşitli coğrafyalarında ABD işgalleri, ambargoları ya da IMF
politikaları neticesinde ölen yüz binlerce çocuğu görmezden gelip
Suriye’deki rejimi “çocuk katili” ilan etmek… İşte ideolojik olan tam
da budur.
Liberalizm sistematik insan ölümlerinin, açlığın, yoksulluğun ve
savaşların arkasındaki maddi ilişkilerin üzerini gayet gayretkeş bir
şekilde örtmeye çalışırken, bizden bu ölümlerin ancak sistemin silahlı
güçlerinin müdahalesiyle engellenebileceğine inanmamızı ister.
Emperyalizm tüm dünyaya silah satmaya devam edecektir ama bu silahlar
istediği gibi kullanılmadığında, çocuk ölümlerini bahane ederek, daha
yeni silahlarla o silahları kullananları yok edecektir.
Üstelik Suriye
örneğinde bütün çocuk ölümlerini rejimin hanesine yazmak da tam bir
sahtekârlık örneğidir; Özgür Suriye Ordusu militanlarının yaptığı
katliamlara dair videoları izlemek dahi yeterlidir bunu anlamak için.
“Suriye’de çocuklar ölüyor”un hemen arkasından bu sefer
de “siz kimle yan yana durduğunuzun farkında mısınız” argümanı gelir.
Osman Pamukoğlu da, Yılmaz Özdil de, Ertuğrul Özkök de, Sedat Ergin de
savaşa karşıdır; demek ki savaş karşıtı olmak sicillerinin pek de
parlak olmadığını bildiğimiz insanlarla yan yana durmak anlamına
gelecektir.
Siyasal tercihleri ve eylemleri birileriyle yan yana durmaya
indirgeyen, bu tercihleri ve eylemleri gerçekleştiren aktörlerin kendi
ilkeleri, öncelikleri ve gündemleri olduğunu bilinçli bir şekilde göz
ardı eden bir yaklaşımdır bu. Ayrıca karşı çıkılan şeyi
önemsizleştirmek, bakışı karşı çıkılandan kimlerin karşı çıktığına
yöneltmeye çalışmak da söz konusudur burada; yani ideoloji işlemeye
devam etmektedir. Oysa basitçe şunu söyleyebiliriz ki Ertuğrul Özkök’ün
kötü sicili, savaşın kötü olduğu ve bizim savaşa karşı çıkışımız ise
Özkök’le yan yana durmadığımız gerçeğini değiştirmez.
Savaş
karşıtlığının dört nedeni
Oğur’a göre savaş karşıtlığının temel nedenlerinden biri AKP
karşıtlığıdır.
“Çağdaş karısıyla alevi Esad”, “sakallı, çarşaflı dinciler”le mücadele
etmektedir, Türkiye’deki savaş karşıtları da –çoğu ulusalcı ve AKP
karşıtı olduğundan- bu mücadelede Esad’ı desteklemektedir.
Peki madem böyledir
de neden % 52 ile AKP’yi iktidara getirmiş olan Türkiye halkının % 80’i
Suriye ile savaşmayı istememektedir? Onlar da mı “alevi Esad’ı ve
modern görünümlü karısı”nı savunmaktadırlar?
Oğur’un mantıksal kurgusu bu sorularla çökmektedir ama daha “sinsice”
bir durum söz konusudur burada.
Bu söylem, Esad’ın
“dindarlığın gereklerini yerine getirmeyen karısı”na ve Alevi oluşuna
alttan altta yaptığı vurguyla, Sünni-muhafazakâr-mütedeyyin kitleler
nezdinde Esad’ı şeytani bir figür haline getirmeye çalışır, böylelikle
bu kitlelerin savaşa ikna edilmesi amaçlanır. İdeoloji burada da iş
başındadır.
Savaş karşıtlığının ikinci nedeninin “yurtta sulh
cihanda sulh” sinizmi olduğunu söyler Oğur.
Buna göre “savaşa hayır” diyenler konformistlerdir ve “Nişantaşı
Starbucks’ta oturup tweet atmaktadırlar.”
Bu sefer de sınıfsal bir söylem devreye sokulmuştur: Suriye’de insanlar
ölürken Beyaz Türkler klavye başında barış çağrıları yapmaktadırlar.
Peki “Beyaz Türkler”in kendi çıkarları adına savaşa karşı olmaları
savaşın yanlış olduğu gerçeğini engeller mi? Hadi bunu da geçelim, Oğur bu
sinizmden kendisini kurtarabilmiş midir ve bir savaş çıktığında cephede
yoksullar ölürken kendisi hangi Starbucks’ta oturacaktır acaba?
Üçüncü argüman daha sofistikedir.
“Savaşa hayır” demekle solcularla liberaller ve İslamcıların bir bölümü
“ulus-devlet” paradigmasından hala kopamadıklarını göstermişlerdir.
Yani yeterince “global” düşünememişlerdir.
“Küresel” olanın kendisinin otomatikman “iyi” ve “insani” olduğuna
neden ikna olmamız gerekmektedir peki?
Bunun bir yanıtı yoktur. Oğur,
küreselleşmeci söylemi dillendirmekte ve “ulusal olanın aşıldığını ve
tarih öncesinde kaldığını” iddia etmektedir, oysa buna ilişkin nesnel
tek bir kanıt sunabilecek durumda değildir; yaptığı, küreselleşme
ideolojisini yeniden üretmekten ibarettir.
Oğur dördüncü argümanla müdahaleci olmayan liberallere
saldırır.
Bunlar “Esad dış
müdahale olmaksızın gitmeli” şeklindeki “steril”
tavırlarıyla Suriye’deki ölümlerin sorumlularından biri haline
gelmektedirler.
Bu argüman sunulurken araya hemen Bosna’daki, Kosova’daki, Libya’daki
ölümler sokuşturulur. Tüm bu ülkelerdeki iç savaşlar kimler marifetiyle
çıkarılmıştır, hangi silahlar kullanılmıştır, buralarda ölen insanlar
hangi jeopolitik emellere kurban edilmiştir, dış müdahaleler
neticesinde ölen insan sayısı kaçtır, bunların bir önemi yoktur; NATO
müdahalesine karşı çıkanlar, bu ölümlerin esas sorumlusudurlar Oğur’a
göre.
Hz.
Ali adaleti ve karısını döven komşuya ses çıkarmayanlar
Yazının sonlara doğru, belki vuruculuğu artsın diye, belki de Alevilere
de göz kırpmak amacıyla, Hz. Ali’den bir anekdot aktarılır.
Hz. Ali savaş meydanında yüzüne tüküren bir düşmanını o an öldürürse
bunu nefsi için yapacağını düşünür ve öldürmekten vazgeçer. Oğur, “keşke biz de Hz. Ali gibi
Akçakale’ye bir bomba düştüğü için değil, Suriye halkını kurtarmak
için, Fransa’nın Libya’da yaptığı gibi öncülük üstlenebilseydik”
diye hayıflanır.
ABD’nin Fransa’yı sahneye sürüşü, “vekâleten savaş” kavramı, Libya
petrolleri üzerinde oynanan oyunlar, Sarkozy’nin emperyal ihtirasları
vs. ortada yoktur. Oğur,
Sarkozy’den bir Hz.Ali çıkarmaya çalışır, Fransa ve Sarkozy, Libya’yı
“insaniyet namına” bombalamışlardır.
Yazı en son “karısını döven kocaya ses çıkarmayan komşu”
benzetmesine başvurularak tamamlanır, belli ki vicdanlar bu sefer de
kadına yönelik şiddet argümanıyla vurulacaktır.
Suriye isimli kadına kimse yardıma gitmemekte, hiç olmazsa zile basıp
kaçmayı düşünen hükümetimizin ise bunu bile yapması engellenmeye
çalışılmaktadır. BAAS rejimi, Müslüman Kardeşler, Özgür Suriye Ordusu,
El Kaide, iktidar mücadeleleri vs. bir kalemde silinip gitmiştir. Esad
rejimi bir kadını döver gibi kendi halkını dövmekte ve dünya bunu
seyretmektedir.
Tıpkı diğer
argümanlar gibi bu da hakikatin üzerini bir tül misali örtmektedir ve
ideoloji burada da bütün çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır.
Her lafa ideolojilerin öldüğü iddiasıyla başlayanların
en ideolojik siyasi analizleri yapıyor oluşu bir tesadüf olabilir mi
acaba?
Genç ve sivil olmakla övünenlerin birer mücahit haline gelişi ne kadar
tesadüfse bu da o kadar tesadüftür.
|