|
|
"Türkiye'nin
hızla, partilerin iktidarda yer
değiştirmesinden değil, bir siyasi parti içinde iktidar aktörlerinin
değişmesinden oluşacak bir demokratik düzene ilerlediğini söylemek
hayalcilik
olmaz... İstikamet bu ise, elbet yönetici sirkülâsyonu ve yönetim
mekanizmasının dengesi ülkenin en önemli meselelerinden birisi haline
gelir. Bu
da parlamenter rejim-başkanlık rejimi tartışmalarını gerçek kılar. Ve gerçekler
ne yazık ki her zaman demokratik beklentilere ve demokrasiye yakın
durmazlar..."
Demokratlıkta,
“demokrasi” kavramından önce
konumlanan herifçioğlunun, dedikleri akıl almaz!
Demokrasi havarileri, her
koşulda demokratiktir. “Gerçekler”,
demokrasiye yakın durmazmış, demokratik beklentileri karşılamazmış!
Buradaki “gerçekler”: TBMM’nin
dolayısıyla ve
asıl olan yönüyle halkın egemenliğinin tartışılmasıdır.
Bu egemenlik
yerine,
tek kişi egemenliğine, başkanlık sisteminin hegemonyasının ikame
edilmesinin
tartışmasıdır.
Bayramoğlu,
Zaman muhabiri Büşra Erdal’ın
ÖYM’lerle ilgili sorusuna verdiği yanıtta da
demokratlığını ortaya koymuştu.
Cemaatin, AKP’nin tabanı olarak konumlanması
algısını, cemaate duyuruyordu. Sansasyon olacaktı ki, cemaate AKP’nin
istekleri
ulaşabilsin! Erdal’a:
"Ağır olun siz tetikçisiniz, insanları
karalayan bir tetikçisiniz. Cemaat sizin gibi insanlar yüzünden
karanlık
yerlere gidiyor."
demişti.
Başkanlık
sistemi özerkliğiyle debelenenler için; “Dolmabahçe
buluşmaları” önemlidir. Dolmabahçe, bulunduğu kent itibariyle
de önemlidir.
Geleceğin finans merkezi İstanbul’un, “başkan”ın
ofisi açısından değeri yüksektir. Yeni Dünya düzenine eklemlendirilen
Türkiye’nin, AKP eliyle yaşadığı işgali devam etmektedir.
AKP’nin
yıldız çocuklarından, Yiğit Bulut;
Türkiye’nin bu toz dumanı altında geleceğin finansal yapısını
anlatıyordu:
“…Türkiye’nin
şımarık çocukları bankalara alternatif bir
yapı yaratacağız, yaratmalıyız... Gerekli hukuki düzenlemeleri
yaparsak-yapabilirsek, birilerinin “alternatif
bankacılık” diyerek küçültmeye çalıştığı “katılım bankacılığının”
merkezi
Türkiye olacak.
Daha açık yazayım; “İslami
Bankacılık-Katılım Bankacılığı” olarak nitelendirilen yapının “ana
merkezi”
İstanbul olacak ve “katılım bankalarının” büyüklükleri ve piyasa
değerleri
diğer bankalar ile yarışır hale gelecek. İran’ı dışarıda
tutarsak; “Katılım
Bankacılığında” 155 milyar dolarla Suudi Arabistan, 133 milyar dolarlık
büyüklük ile Malezya bugün için “en güçlü” rakibimiz. Aslında “rakip”
değiller,
ne sistemleri, ne dokuları ne de konumları müsait değil! …Bu yapı
değişecek ve
bölge ülkelerine de servis verebilen ve “yeni bir finansal düzen”
oluşacak... Birileri bağırsa, çağırsa,
kendini de
parçalasa Türkiye, yenidünya düzeni ile ortaya çıkan potansiyeli
kullanacak ve
“YENİ BİR FİNANSAL DÜZEN” oluşacak...”
Ortadoğu
Misyonu ve Ülkeye Vurulan Balyoz
Bulut, İran’ı “katılım
bankacılığında” neden dışarıda
tutuyordu?
Anti-emperyalist bir sistemi olduğu için, bağımsız bir güç olduğu
için, Amerikan siyasetine ve emperyalist düzenin çirkefliğine geçit
vermediği
için…
Mısır’da
yayın yapan El Ahram’a konuşan Suriye Devlet
Başkanı Beşar Esad: Suudi Arabistan
ve Katar'ın
“muhaliflere” silah
sağladığına
dikkat çektiği röportajda,
“Bunlar, uzun
bir sefalet döneminin ardından parayı buldular ve şimdi tarihi satın
alabileceklerini zannediyorlar.”
Esad
açıklamasında: “Katar yangına körükle
gidenlerin en hızlısı çıktı” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Katar, paranın gücünü kullanıyor ve
Batı’nın yörüngesinde dönüyor. Libya senaryosunu tekrarlamak için
teröristlere
para ve silah yardımında bulunuyor... Ankara
kendi halkının çıkarlarını düşünmüyor, yalnızca ‘yeni Osmanlı
imparatorluğu’
kurmayı da içeren ihtiraslarına odaklanıyor.”
TSK’ya da, Balyoz davasıyla vurulan,
antiemperyalist kadroları tasfiye süreci, işgal hukukuna yakışır sonuç
verdi,
324 askere: 18’şer, 20’şer yıl hapis…
30
Ocak 2010 günü Taraf muhabiri Mehmet
Baransu elindeki belgeleri bir bavul içerisinde Beşiktaş’taki
İstanbul
Adliyesi’ne teslim etmişti.
Baransu’nun,
American Airlines firmasıyla,
seyahate çıkacağını sanan istihbarat, takibin Beşiktaş’ta bitmesini American etkisi yorumuyla karşılamıştı. Baransu’nun, MİT beni ve Taraf’ın şu/bu
yazarlarını dinliyor/izliyor diye yakınmasının ardında, bavul öyküsünün
olduğunu bilmiyor muydu?
MİT’in içindeki vatanseverlere karşı; hainlerin ve
işgal güçlerinin, örtülü tasfiye savaşı verin gibi bir talimatın dili
olmakla
açıklanabilirdi.
25.05.2012’de,
cemaat ÖYM’ler konusunda hükümete sopa göstermek için, Zaman’da ortaya
attığı
bir internet konuşmasını yayımlamıştı.
Haber metni şöyleydi: Balyoz tutuklusu Tuğamiral
Mehmet Fatih Ilgar'ın bugün
yaşanan kaotik havada tekrar dikkatle üzerinde durulması gereken asıl
çarpıcı
sözleri ise şöyleydi:
"Bu ülke ya
ekonomik krizle ya bir iç savaşla kendine gelecek. Bu iki seçenekten
biri
kapımızı çalacak. Ondan sonra dönüş yolu orada başlayacak. Çok açık.
Derin
yapıların ülkede tekrar ipleri ele geçirebilmesi ancak iki gelişmeye
bağlıydı:
Biri, 2001'deki gibi siyaseti altüst edecek bir ekonomik kriz. Diğeri,
Türk ve
Kürt kökenli vatandaşlarımız arasında çıkacak iç savaş. Ülkede işler bu
denli
kontrolden çıkarsa siyaset çaresiz kalacak ve duruma el koymak için
şartlar
oluşacaktı.”
28.05.2012’de Abdülkadir
Selvi de, Yeni Şafak’ta şöyle diyordu:
“Ve
Binali Yıldırım çok önemli bir açıklama yaptı.
Bakanlar Kurulu'nda Özel Yetkili Mahkemelerin yetkilerini düzenleyen
TCK'nın
250. maddesinin değiştirilmesiyle ilgili kararın alındığını söyledi.
Çalışmayı
Adalet Bakanlığı yürütüyormuş.”
Özel
Yetkili Mahkemeler üzerinde, cemaat ve AKP kavgası devam ediyordu. Tuğamiral Mehmet Fatih Ilgar’ın,
yukarıdaki “hayali” sözleri
üzerinden, cemaat ÖYM’lerin kaldırılmasının önüne geçmeye çalışmıştı:
AKP dili Selvi de, karşılığını
vermişti.
Yeni
Şafak’ın çakma istihbaratçı görünümlü yazarı Cem Küçük:
“Darbe yapmayı
düşünüyorlar ama buna izin verenin ABD-İngiltere-NATO hattı olduğundan
haberleri yok. 28 Şubat'ın ABD'den gelen emirlerle uygulandığını
bilmiyorlar
bile. Bir tarafını Rusya'ya, diğer tarafını Çin'e dayarsan NATO gelir
noktayı
koyar.”
demişti:
Atlantik ittifakına karşı, Avrasya seçeneğini dile getiren, bölge
merkezli bir
dış politika güdülmesi üzerine duran Türk askerine karşı, NATO’nun
koyduğu “balyoz” sonucunu
yazıyordu. Balyoz
davasında uygulanan hukukun, ABD-İngiltere-NATO hattından türediğinin
somut
göstergesini ifade etmişti.
Tayyip:
“Gerekçeyi bilmeden bu konuyla
ilgili bir açıklama yapmam doğru olmaz. Kaldı ki, gerekçeyi gördükten
sonra da
bunu şu andaki mahkeme kararından sonra Yargıtay süreci var. Yargıtay
sürecini
de takip etmek, görmek zorundayız. Bizim bütün temennimiz bütün arzumuz
buradan
haklı bir karar çıktığını görmek isteriz. Ama burada noktanın konulduğu
bir
yerde değiliz. Devam eden süreçten sonra ne olacağına bakacağız. Ondan
sonra
yorum yapabiliriz.”
açıklamasıyla, balyoz davası sonucunu yorumluyordu.
Tutuklulara,
gerekçeyi biliyoruz diyor!
Tutuklulara,
Yargıtay sürecini anımsatıyor!
Tutuklulara,
Yargıtay’ın vereceği karara yönelik: “bizi” dediği, yani AKP
cephesinin arzularını tatmin eden bir karar için hazırlıklı olmalarını
öğütlüyor!
Tutuklulara,
hukuki noktanın henüz konulmadığı, uyarısını savuruyor!
Tutuklulara,
sürecin devam ettiğini/edeceğini, kontrolün/iplerin ellerinde
olduğunu söylüyor!
Tutukluları
ve
dışarıdakileri de, aslında, Balyoz davasından farklı/ayrı gördükleri
aynı NATO
darbesinin ürünü olan Ergenekon’da verilecek kararlar bekliyor.
Büşra
Erdal, Ali Bayramoğlu'nun
Tahammülsüzlüğü..., 20.09.2012 - Zaman
Yiğit
Bulut, ‘Finans Başkenti’ bina ile olmaz!, 22
Eylül 2012
Cem Küçük,
Balyoz davasıyla askeri vesayet hemen bitmez!, Yeni Şafak, 24.09.2012
|