İngilizler;
Hz. Muhammed’in anne ve babasının kabrini yok eden, Peygamberimizin
kabrini yıkmayı isteyecek kadar sapkın bir mezhep olan Vahabi
Mezhebinin (ki bu yıkıma Atatürk engel olmuştur) Arap yarımadasını ele
geçirmesini sağlayarak; Arapların Osmanlıyı arkadan vurmasının
temellerini atmıştır.
Kendi dışında diğer
mezhep inananlarını dışlayarak kâfir ilan eden Vahabi mezhebinin; bugün
Kutsal topraklara sahip olması İngilizlerin sayesinde olmuştur. Haçlı
zihniyetinin neler yapabildiğine en güzel örneklerden biridir Vahabilik
mezhebi.
Bu
mezheple ilgili en ilginç bilgi ise Saddam arşivlerinin Amerika’ya
götürülüp tercüme edilmesi ile gün yüzüne çıkmıştır.
Mart
2008'de Washington Post gazetesinde yayınlanan bu haberde Vahabiliğin
kurucusu olan Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab'ın dedesi Bursalı bir
Yahudi.
Washington Post'un köşe yazarı Al Kamen Pentagon'un; Saddam dönemine
ait kamyonlarca yer tutan arşiv belgelerinden önemli bulunanları,
İngilizce’ye çevirterek beş cilt halinde bir araya getirilmesini
sağladığını yazdı.
Tercüme edilen bu belgelere göre, Şeyh Abdülvahhab'ın dedesinin adı
Süleyman değil Şulman'dı. 16.
Yüzyılda Bursa'da yaşayan Yahudi bir tüccar olan Şulman, daha sonra
Şam'a göç etti. Sakal bıraktı, Müslüman sarığı sardı; ancak büyücü
olduğu suçlamasıyla Osmanlı yönetimi tarafından Şam'dan kovuldu.
Batı
öteden beri; kendisi savaşmak yerine ülkeleri ve halkları birbirine
düşman etmeyi ve onları savaştırmayı başarmıştır. Yüzlerce yıl Doğu
topraklarını istila etme teşebbüsünde bulunan emperyalist Batı; savaşla
elde edemediğini hile ile elde etmiştir.
Batı akılcı, Doğu ise kadercidir.
Bu yüzden Doğu insanlarını birbirine düşürmek için en iyi yöntem; din
olarak belirlemiş ve bu konuda da başarılı olunmuştur.
İngilizler; toplumları birbirine düşürme hedeflerini gerçekleştirmek
için Arabistanlı Lawrence’den çok önce İngiliz ajan Humpher’ı
görevlendirmişti.
Humpher; kaleme aldığı hatıralarında görevini açıkça yazmış:
“1710 yılında
İngiltere Sömürgeler Bakanlığı beni Mısır, Irak, Hicaz ve Osmanlı
Halifelik merkezi İstanbul’da casusluk yapmak ve gizli bilgiler
toplamak için gönderdi.
Benim görevim
Müslümanları birbirine düşürmek ve sömürüyü İslam ülkelerine sokabilme
yollarını aramak için yeterli bilgileri toplamak idi. Bu amaçla Ebu
Hanife’den çok bildiğini ve ‘Sahih–i Buhari’ kitabının yarıdan
fazlasının hiçbir işe yaramadığını iddia eden Abdülvahhab’la dost
olmuştum; Sürekli olarak
onu, Allah seni büyük bir dahi olarak yaratmış, sana Ali ve Ömer’den
daha fazla akıl vermiş diye tahrik edip, eğer sen Peygamber zamanında
yaşasaydın, kesin olarak onların yerine geçerdin diyerek yüreklendirdim.”
Batının
1700’lü yıllardaki istila ve sömürü isteği; günümüze kadar artarak
devam etmiştir.
Her biri emperyalist Batı’nın ajanı olarak çalışan misyonerlerin başkanı
Samaul Zouimer; sömürgeci Hıristiyanların
fikirlerinde bir değişiklik olmadığını 1935 yılındaki beyanında açıkça
göstermiştir:
“Sizden Müslümanları Hıristiyan
yapmanızı istemiyorum. Sizin asıl göreviniz Müslümanları İslam’dan
uzaklaştırmaktır. Eğer bunda başarılı olursanız,
İslam memleketlerinin sömürge haline gelmesi için fetih yollarını aşan
ileri karakollar kurmuş olursunuz”
Mehmet
Ali Ağca’nın suikast girişimine maruz kalan Papa II. Jean Paul 24
Aralık 1999’da Vatikan’ın; diğer dinler ve özellikle İslam dini ile
ilgili düşüncesini;
“Birinci bin yılda
Avrupa Hıristiyanlaştırıldı, ikinci bin yılda Amerika ve Afrika
Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı
Hıristiyanlaştıralım”
diye çok güzel bir şekilde özetlemiştir.
455 yıl sonra İtalyan olmayan birini neden Papa yaptıkları da bu
açıklama neticesinde anlaşılmıştır.
Amerikan Başkanı Bush; Papa’nın bu isteğini 11 Eylül saldırısından
sonra Afganistan ve Irak işgali için “Haçlı Savaşı” ismini verdiği
katliamlarla yerine getirmiştir.
Türkiye için de durum farklı değildir. 2000 tarihi ile başlayan üçüncü
bin yıldan bu yana; Türkiye’nin “Ilımlı İslam” adı altında
İsevileştirme programı, hızla devam etmektedir.
Emperyalist
Batının radikal İslam’ı yaratması ve ardından radikal İslam’ın
“Ehlileştirilmesi” anlamına gelen Ilımlı İslam’ı bize dayatması;
Doğunun kilidi olan ve en son Haçlı savaşları yenilgisini tatmalarını
sağlayan Türkiye’den başlamıştır.
Atatürk; Batının din argümanını kullanarak ülkeleri ve toplumları
birbirine düşürme, sonrasında da “Sömürge” haline getirme konusundaki
başarısını görmüş ve dinin siyasete alet edilmemesi için devlet
yapısının temelini “Laiklik” üzerine oturtmuştur.
Emperyalist Batının Atatürk’ten ve laiklik ilkesine olan
bağlılığımızdan rahatsızlık duymasının nedeni budur. Haçlı zihniyeti;
kendilerine son “Cihat” yenilgisini tattıran Atatürk’ten ve laik
Türkiye Cumhuriyetinden intikamını “Ilımlı İslam” ile almaktadır.
“Ilımlılık”
kavramı ilk olarak Komünizm üzerinde denenmiş ve başarılı olmuştur.
Gorbaçev ile hayata geçirilen perestroika (yeniden yapılanma)
komünizmin ılımlaştırılmasından başka bir şey değildir. Perestroika
(yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) ile komünizm; komünizm
olmaktan çıkartılmış ve ardından da Sovyetler dağılma sürecine
girmiştir. Ilımlı İslam ile İslam dini de İslam olmaktan çıkartılmaya
ve İsevileştirilmeye çalışılmaktadır.
Bugün
adına Batı tarafından “Arap Baharı” denen “Sözde demokrasi getirme”
işlemi de gene emperyalistlerin Müslümanı Müslümana düşürme oyunundan
başka bir şey değildir.
Baharın uğradığı yerlerde kan, gözyaşı, şiddet ve ölüm hala hüküm
sürmekte, komşu komşusunu katletmektedir. Bir Müslüman hele de komşusu
olan, şahsi herhangi bir sürtüşmesi dahi bulunmayan bir başka Müslümanı
sırf siyaset adına katlediyorsa orada insanlar İslam’dan uzaklaşmış
demektir.
Zira Müslümanların savaşta bile uyması gereken; elinde silah
olmayanlara, kadınlara, çocuklara dokunulmayacak, gerekmediği müddetçe
bitkilere bile zarar verilmeyecek gibi kurallar emperyalist Batının
tuzağına düşmüş Müslümanlar tarafından yok sayılmaktadır.
İşin
trajikomik yanı ise Batıya demokrasiyi getirmesi için yardım eden Suudi
Arabistan, Katar gibi işbirlikçi ülkelerin demokrasiden nasibini
almamış olmalarıdır.
Bu durum ise bana Giordano Bruno’nun bir sözünü hatırlatmaktadır:
“Tanrı, iradesini hâkim kılmak
için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar
ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanır”
|