|
|
AKP’nin islamcılığı/dindarlığı/islami ülkelerle
ilişkileri vs. cemaat ve AKP cenahlarından; sataşmalarla, tartışmalarla
sürüp
gidiyor. AKP’nin kapitalist sistemle ve emperyalist hegemonyayla
birlikteliğinden doğan, uzun süreli iktidar olma nedeni: cemaat ve AKP
kalemşörleri tarafından; sağlıklı bir islam inancıyla karşılanıyor.
Ali
Bulaç, Zaman’da yazdığı yazılarla, islamcılığın vs.
geçmişinden söz ediyor.
Başarılarını(!) bir bir sıralıyor. AKP’ye arada selam gönderip, ‘kim
başbakanı sevmez ki’ diyor! İslami kesim, özde cemaat;
gelecek günlerdeki
iktidar pastasına gözünü dikmiş, payını hesaplıyor; öteki taraftan
devam edecek
bir AKP diktatoryası için, desteğini satır aralarından bağırıyor.
Son dönemde,
her iki taraftan da yapılan; AKP’yle cemaat arasında bir çatışma,
ayrışma,
sürtüşme olmadığına dair açıklamalar da gösteriyor ki: oynanan bu oyun,
emperyalizmle ilişkide kim daha ‘işbirlikçi’,
rantiyesine çıkar.
Mahçupyan,
Zaman’daki yazısında, AKP’nin otoriterliğini ve bu otoriterliğin
saldığı
ip kadar özgürlük ortamı olduğunu ifade ediyor. Ardından da, AKP’nin
yeni bir
merkez güç haline dönüşerek, Cumhuriyet’in tasfiyesinde önemli yol kat
ettiğini
hatırlatıp; yeni merkezin güç odağının cemaat olduğuna değiniyor.
Bu gücün,
yani cemaatin AKP’ye olan desteğinin, fazla dini referanslarla
bezenmemesini,
cemaatin katı kuralcı iç inanışlarını kendilerine saklaması
gerektiğini,
siyaset arenasında dinin ötesinde ilişkilere önem vererek: hem kendi
varlığının
temini, hem de kendini var edecek siyasal partinin (bu hâlâ AKP
görünüyor)
savaşının başat öznesi olmasını böylelikle sağlayabilirdi. Yazısı
şöyleydi:
“Karşımızda
otoriterliği değil ataerkilliği merkeze alan ve bununla özgürlükçü
yaklaşımları
pragmatizm içinde bütünleştirmeye çalışan bir hareket var. Dolayısıyla
AKP eski
merkezin üzerine oturmaktansa, çevrenin getirdiği yeni güç ve meşruiyet
sayesinde eski merkezin dışında yeni bir merkez oluşturuyor. Kritik
nokta bu
yeni merkezin aynı zamanda cemaatçi olması… Söz konusu ivmenin parçası
olmanın
önkoşullarından biri dindarlık. Ama eğer dindarlığı çok katı ve kuralcı
bir
biçimde tanımlarsanız, yeni merkezin tıkanması da mukadder.”[1]
Yine Zaman’dan, Türköne:
“İslâmcılığı
bitiren AK Parti değil. AK Parti’yi iktidara taşıyan dinamikler, aynı
zamanda
İslâmcılığı da tarih dışına itti. İslâmcılığı var eden Batı’nın
yükselen
yıldızı şimdilerde sönmek üzere. İslâmcılardan bugünün dünyasını
değiştirecek
ölçekte güçlü ve sarsıcı bir tez geldi de, uygulanması mı eksik kaldı?
İslâmcılık gibi anti-tez olarak gelişen tedafüî hareketler, tezini
kaybedince
anlam kaybına uğrar. İktidar, eskinin İslâmcılarını emekliye ayırdı,
İslâmcılığın tezlerini ise değişen dünya sona erdiriyor.”[2]
Türköne, her
daim yaptığı gibi, işin saptırma kısmında, güzel cambazlık yapıyor. “İktidar,
eskinin islamcılarını emekliye ayırdı, islamcılığın tezlerini ise
değişen dünya
sona erdiriyor.” lâfzı, işin özetini sunması
açısından önemli.
Burada,
iktidar: AKP, eski islamcılar: batı karşıtı, emperyalizme düşman
politik
yapılar; islamcı tezleri bitiren de: neo-liberal/neo-muhafazakâr
ideoloji.
Gayet açık bir programın, dil cambazlığıyla farklı bir ifadesi.
İktidar,
eskinin islamcılarının anti-emperyalist birikimini ve tavrını, bölge
ülkeleriyle temaslarındaki dostane ilişkilerini emekliye ayırdı;
ardına, Davutoğlu’nun
‘0’ sorunlu dış politikasını kadroya aldı, sonra bölgede, Suriye’nin
kuzeyinden
itibaren İran’ın Güneybatı’sına kadar bir Kürdistan projesi, fiili
olarak
oluşturulmuş oldu.
Bu da elbette bir
taşeron iktidarın, politik sonuçlarından
kaynaklanan durumdu.
Amerikan neo-con işgalci hareketi, doğal olarak islamcı
yapıyı tasfiye edecekti. Bu tasfiye de aslında: ılımlı islam’a
evriltirilebilen
islamcılar olarak ve islamın özünde olan dayanışmacı, haçlı
emperyalizmine
karşı birlik ruhunu kırarak oluşturulan yapıyı anlatıyordu.
“AK Parti’yi eleştirmek R. Tayyip Erdoğan’ı
sevmemek mi? Hayır. Daha önce bu köşede yazdım: “Zaman yazarı
Başbakan’a
çakmaz.”
demişti, Ali Bulaç.
Devam ediyordu:
“Elbette “AK Parti”ye bir sitemim, bir eleştirim var:
“Sitemim”, 150 yıllık bir İslamcı mirasın enerjisini kullanırken,
referansı
reddedip özünde adil olmayan verili iktidarı hedeflemesidir.
“Eleştirim”, göçün
ve kentin muhalefeti, umudu ve iddiası olan büyük bir toplumsal
hareketin
kurucu zihniyeti kendisine ait olmayan bir iktidarı kullanırken
değişimci
karakterini kaybedip muhafazakârlaşması; ahlakileştiremediği ve
adilleştiremediği iktidar üzerinden toplumun sekülerleşmesine ve
giderek
Protestanlaşma sürecine girmesine -istemeden de olsa- katkıda
bulunmasıdır.”[3]
Verili olanı
hedeflediğini söylediği iktidara, AKP’ye sitemini arz eden Bulaç:
koşulların
zorladığı bir iktidar olmasını eleştiriyordu. Neo-Liberal ve neo-con
ideolojiden bağımsız bir tutum takınamamasının verdiği zarardan söz
ediyordu.
Bunu da “protestanlaşma”ya giden
yolda, AKP’nin istemeden de olsa
yüzünde kara bir leke olarak kalacağını vurguluyordu.
‘Zaman yazarı
başbakana
çakmaz’, argo ağzıyla ettiği bu lâfazanlık da; cemaatin
AKP’yle olan
bağına/bağlantısına dayanıyordu. Ama ne ki, AKP’den önce, İslamiyeti
isevileştirme projesinde rol; fetullahi örgütündü.
Bulaç, aynı yazısında: “Bugünlerde
Başbakan’ı birileri fena halde dolduruşa getirmeye, İslamî cemaatlerle
arasını
açıp 10 yıllık performansı sona erdirmeye çalışıyor.”
demekteydi ki,
bununla; ılımlı islam hamlesinde, AKP-Cemaat koalisyonunundan doğan
performansın sona ermemesi anlaşılmalıydı.
Zaman yazarları arasında başlayan, İslamcılık
tartışmaları: Yeni Şafak’a, oradan Star’a sıçradı ve her yere sirayet
etti.
Sosyolog yazar Yasin Aktay, bilimsel(!)
açıklamalarıyla işi ‘öküz
olma’ mertebesine kadar taşıdı. Tüm tartışmalar,
islamcılığın
öldüğü/öldürüldüğü/çağa uymadığı, siyasette etkisi/etkisizliği yönünde
dönüyordu.
Ancak, asıl mesele: İslam’ın isevileştirilmesi
projesinde yer alan ılımlı islamın unutturulmamasıydı. İslamcılık
geleneksel
anlamda, şeriat kanunlarıyla, imeceye dayanan toplumsal yönüyle, vatan
kavramına atfettikleriyle, anti-kapitalist ve anti-emperyalist Kur’an’î
dayanaklarıyla: elbette çoktan ve dahi çoktan silinmişti.
İslamcılık tartışmalarının, cemaati unutmayın,
sinyalini verdiği gün gibi aşikâr!
ılımlı islam misyonuyla bütünleştirilen
Türkiye’nin; batı kapitalizmiyle içli dışlı olmasını sağlayan, içini ve
dışını
emperyal uşaklıkla kemiren, fethullahîler: “biz de varız”
diyorlar!
İslamiyette değil
elbette: vatikan’a giden yolda!
[1] Etyen Mahçupyan,
Seküler Dindarlık Yeni Merkez ve Sağcılaşma, Zaman, 26.07.2012
[2] Mümtazer Türköne, AK
Parti mi? İslamcılar mı?, 03.08.2012
[3] Ali Bulaç, Başbakanı
Sevmek, Zaman,.04.08.2012
|