|
|
Türkiye
geçirdiği süreç
itibariyle önemli dönüm/ölüm noktalarında cebelleşiyor! Fatma
Sibel Yüksek,
“İşte Şimdi Beyaz Türk Oldun” başlıklı
yazısında satır aralarından çok
önemli bir ayrıntıyla; yaşanan ‘sürekli sivil faşist darbe’de
karakterlerin gerçek yüzleri üzerine yazmıştı.
Son cümle dikkat çekiciydi:
“Çok
asil davranış biçimlerine tanıklık edildi..Çok sefil davranış
biçimlerine
tanıklık edildi..Her ikisinin de insani sebeplerden kaynaklananı
vardır, karakter
zaafından kaynaklananı vardır, pişmanlıktan ve ne pahasına olursa olsun
paçayı
sıyırma düşüncesinden olanı vardır... Uyanıklıktan kaynaklananı
vardır..Bu
süreçten ün ve konum sahibi olarak sıvışma hesaplaması vardır...
Kuşkusuz
herkes, kendi karakter yapısına göre bir mücadele biçimi seçiyor. Veya
gerçek karakterler bu mücadele içerinde su yüzüne çıkıyor...[1]”
Türkiye’de
gazetelerin
arşivlerinden öğrenilebildiği kadarıyla son on yıl içinde, 1700’ün
üzerinde
gazete köşe yazarı, makale yazarı vs. yazı yazmış ve süregiden bir
diktatoryada
kalemler hiç edilmiştir. Araştırmacı yazarların yazdığı kitaplar/dergi
yazıları, internet ortamında yazılanlar hariç olarak; genel toplumsal
yönelim
açısından gazete okuyuculuğu, dönemin okuyucusunu yarattığı gibi;
dönemin
yazarlarını da yaratmıştır.
Sosyolog ve psikologlar için analizlerle ilginç
sonuçlara ulaşılabilecek bir ortam oluşmuştur. Üniversitelerde binlerce
akademisyen, milyonlarca öğrenci susmuş!
Herkes kendi karakter yapısına göre
mücadele veriyor evet ve gerçek karakterler bu mücadelede su yüzüne
çıkıyor!
Peki ya, bu mücadele içinde olmayan ama devlet ve halk için varlığını
ortaya
koyanlar neredeler?
2002 yılı öncesinde ve
AKP’nin ilk yıllarında mücadele edenler neredeler? Karakterler ya da
karaktersizlikler, böyle su yüzüne çıkıyor.
Birkaç örnek verilmeli:
Yeni
Hayat Dergisi neden kapandı?
Avukat Hanifi Altaş nerede?
Avukat Hanifi
Altaş, 2005 yılında Irak Türkmenleri forum sitelerinde Zaman
yazarı Abdülhamit
Bilici’ye yanıt veriyordu ve 2007’in 11. ayı Erzurumlular
Yeni Bosna
Derneği’nin olağan kongresinde Divan Kurulu Hanifi Altaş
ve Zaman
Gazetesi habercisi Erkan Acar ve Mecid
Binici’den oluştuğu haberi
yayınlanmıştı. Hanifi Altaş’ın derneğin divan
kurulunda birlikte
bulunduğu ve 2011’de Zaman
Gazetesi Haber Koordinatörü olan Erkan Acar,
Ergenekon davasıyla ilgili 'Karanlık Oda-Ergenekon'un Medya
Yapılanması'
kitabını yazıyordu.
Acar, Ergenekon'un medya ayağına dair "Devrimci
Karargâh örgütüyle Oda TV arasında organik bir bağ var." diyordu.
Derginin yazar kadrosundan
sadece ben ve Ali Tartanoğlu yazıyor. Necip
Hablemitoğlu zaten
suikast sonucu şehit edildi. İstanbul Barosu Genel Sekreteri Avukat Hüseyin
Özbek, yazıyor/konuşuyor. Ama Hanifi Altaş,
Ergenekon operasyonları
üzerine yazan Zaman Gazetesi muhabiriyle bir dernekte divan kurulunu
kuruyordu.
Çetin Yetkin
yönetimindeki Müdafaa-i Hukuk dergisi, Düşün Yazıları dergisine dönüştü
ve dahi
dönüştü: AKP’nin kültür bakanlığından abonelik alabilmek
için bir sayıda,
AKP’yle ilgili eleştirel yazı yayımlanmadı.
Ben de, “AKP’nin
Kuruluş Felsefesi
ve Atlantik Ötesine Bağımlı Yapısı” yazımı göndermiştim.
Ama üzerine 6 – 7 sayı
geçti, daha yayınlanacak!
Emin Gürses,
tutukluluğuna son verildi, kendisini Aydınlık’ta bir ara gördük, sonra
karadenizin yerel kanallarında, sonra: ses yok!
Ümit Sayın, komplo
teorileriyle para kazanıyordu; kendisi bu uluslararası komplolardan
Aselsan’da,
TSK’da vs. verdiği seminerlerle, kitaplarıyla aranan adam oluyordu,
elbette ki
Ergenekon’da da Savcı Öz’e gizli tanıklıkla,
yazdığı mektuplarla gündeme
gelmişti. Dolayısıyla, tahliyeden sonra hiç sesi çıkmayanlardandı!
Nedim Şener, Ahmet Şık,
Coşkun Musluk ve Sait Çakır, Oda TV
davasından tahliye olmuşlar ve
Nedim
Şener Amerikan
Büyükelçiliği’nde karşılanmıştı. Ahmet Şık,
yazdığı
kitapla cemaatin gücünün pekiştireci olmuş, cemaatin yargıda, emniyette
bükülemez bilek olduğunu ortaya koymuştur.
Türk Metal Sendikası genel
başkanı Mustafa Özbek, tahliyesinden sonra iyice
küçülen Avrasya TV’yi
yok etmiş, Erdoğan’a karşı, toplumsal olaylara
karşı aslan kesilen Özbek;
suskunları oynuyordu.
Vural Savaş, kalemini
kırmıştı. Fehmi Koru’nun cemaatin en dikkat çekici
projesi olarak andığı
Sözcü Gazetesi,
liberallerle doldurulan Cumhuriyet Gazetesi Türkiye Gençlik
Birliği’nin 19 Mayıs şölenini görmemişti.
TGB açıklama yapmıştı: yedekledikleri
kitleler kontrollü muhalif yapının acaba hangi damarından fışkıracaktı!
Velhasıl, tahliyeler
bileylenmiş, törpülenmiş, AKP kızağına çekilmiş tiplemeler yaratmıştı.
Ortada
olmayan, ses çıkarmayanlar da, uzlaşmayla görevlerini ifa edercesine
davranıyordu. Böyle bir ortamda, Türkiye’de gerçekler/hakikatler, reel
duruma
işaret eden muhalefet; birkaç internet sitesi, 1700 yazardan belki
7’siydi!
Pekiyi, AKP’ye bu koşullarda mukavemet gösterebilme olasılığını
(:dikkat
olasılık!) düşünebilir miyiz?
AKP’ye
İtaat
Türkiye ilk kez, içinde
bulunduğumuz ve miladını 2007 siyasi tartışmaları olarak alabileceğimiz
süreçte
darbelerle hesaplaşmaya başlayabilmiştir. Açık, kesin ve geri dönüşsüz
bir hesaplaşma
süreci yaşandı. Sadece fiziki olarak “darbe ve asker” olgusu
değil,
beraberinde bütün bir zihniyet kötülük nesnesi haline
getirildi. Bir
siyasi gelenek yok edilmeye başlandı.”[2] ifaaşıtıyla,
AKP kalemşörü olan Karaalioğlu;
tüm
cumhuriyet tarihini sadece darbelerle ya da darbe teşebbüsleri
saçmalıklarıyla
yıkılamayacağını bildikleri üzere, cumhuriyet ideolojisinin ‘kötülük
nesnesi’, ‘faşist bir yapı’, ‘halk düşmanı’ bir zihniyetle
çevrelendiğini
dillendiriyordu.
Fehmi
Koru
da: “Ergenekon’
genişleyip devlete ve
hükümete karşı işlenmiş bütün eylemleri içeren bir dava haline geldi.[3]”
demişti!
Karl Popper’ın
modeline göre Türkiye’yi ‘düşünen’, Yeni Şafak’ın Cem Küçük’ü,
şunları
söylemekteydi:
“Türkiye, Özal'ın iktidara geldiği 1983
yılına kadar
dışarıya neredeyse tamamen kapalı bir ülkeydi. Popper'ın modeline göre
kapalı
toplumun tipik bir örneğiydi. Özal 24 Ocak kararlarından başlayarak
ekonomiyi
liberalleştirerek açık topluma doğru geçisin ilk adımlarını attı.
Siyasette
aynı adımlar daha hızlı atılamadığı, daha doğrusu askeri vesayet baskın
gücünü
koruduğu için Türkiye ne tam açık ne de tam kapalı bir ülke oldu.
Özal'ın
cumhurbaşkanı olduğu 1989 ila AK Parti'nin iktidara geldiği 2002'ye
kadar
aradan geçen on üç yıllık zaman dilimi de bu açıdan Türkiye'nin 'kayıp
yılları'
olarak tarihe geçti… Tayyip Bey'in izlediği politikalarda Cemaat'e göre
daha
sarih olduğu görülüyor. Eğer Cemaat'in 'şahin kanadı' Hakan Fidan
olayında
olduğu gibi kendisine güç devşirmeye çalışıyor ve iktidardan pay
istiyorsa
büyük bir hata yapıyor. Çünkü demokratik toplumlarda ülkeyi, Meclis'ten
güvenoyu almış seçilmiş hükümetler yönetir. Meşruiyetin temel kaynağı
budur.
Cemaat'in bu 'şahin
kanadı' eğer kendini iktidara ortak sayıyorsa ayağına
kurşun sıkıyor demektir...Ve yine bu 'şahin' kanat, iktidar
kavgalarında
seçilmiş hükümet karşısında pek şansının olmadığını biliyordur.
Elinde yürütme
erkini tutan hükümet kendisine rakip olacak dışarıdan bir güce asla
müsaade
etmeyecektir. Cemaat'in 'şahin kanadı' illa ben bu sahada top
koşturacağım
diyorsa, siyaset arenası oradadır.[4]”
Aslında neo-liberal demokrasi(!) sürecine
ilişkin; cemaati siyaset arenasına davet etmekteydi. Hakan
Fidan’ın
tutuklanması istemiyle ortaya çıkan, çıplak cemaat gücü elbette
‘hizmet’
içindeydi ve siyasete sadece angaje olabilirdi, dışarıdan bir ‘sivil
toplum’
etkisi olabilirdi. Bu bilinirken, cemaat siyasal arenaya davet etmek
ancak ve
ancak AKP’ye itaatte kusur etme buyruğunu dillendirmektir.
AKP’ye itaat toplum kesimleri içinde, siyasal
oluşumlarda; mutlak gücünü göstermesi ve koşulsuz bağlılık
oluşturulmasını
gerektiriyordu. Boyun eğmek, tapınmak, hizmet etmek, tasallutunu
kabullenmek
gibi unsurların çok ötesinde/derinde anlamı olan bir pratikti, AKP’ye
itaat!
NATO Çıpası,
Suriye ve İran
AKP’nin siyasal yapısı da, bağlı olduğu
atlantik ittifakı ve neo-con
hareketiyle de kendi itaatkârlığı doğal bir bağımlılık ilişkisi halini
almışken, bu ilişkiden doğacak rant ve işbirlikçilik doyumsuzluğu,
batıdan
bağımsız bir politikayı ortadan kaldırmaktadır. Bu minvalde:
“İkide bir,
"Türkiye eksen değiştiriyor" jurnallemeleri artık bitmeli değil mi?” diyen
Hüseyin Gülerce,
“Türkiye illa ABD'nin, AB'nin dümen suyunda bir ülke
mi olmalıdır?” diye sormuş ve şöyle devam etmişti:
“Tamam, dünyadan
kopmayalım, ama kendimiz kalarak, kendi değerlerimiz üzerinde
güçlenerek dünya
ile entegre olalım. ABD
ile de, AB ile de pazarlık gücümüz olsun. Türkiye onlara ne kadar
ihtiyaç
duyuyorsa, onlar da Türkiye'ye, özellikle medeniyetler ittifakı,
küresel barış
adına o kadar ihtiyaç duyduklarını anlamalı değiller mi? Tamam, İran
ile iyi geçinelim.
Ama İran'ın zamirinde ne var, asıl ne yapmak istiyor, İslamî söylem,
Fars
milliyetçiliği için perde mi değil mi, bunu sorgulamayalım mı? Suriye,
tuzakta
kapandır. Kapanı değil, tuzağı kuranları görebilmeliyiz...[5]’
Bu açıklamalar, Ortadoğu’da AKP’nin ve cemaatin misyonuna uygun
olarak bölge merkezli bir bağımsız siyasal birlikteliğe karşı da bir
tutumu
ifade ediyordu. Yani bölgede batının hedef ülkesi halinde olan İran’ı,
Türkçülükten ödünçlediği, ‘Fars milliyetçiliği tehtidi’yle vurmaktaydı.
Kasr-ı
Şirin’den bu yana sorunumuz olmadığı ve batıya, emperyalizme karşı dik
duruşuyla tüm doğu coğrafyasında emsal teşkil eden İran’ı ve Suriye’yi
sorgulama gereğine yönelmesi; kamouyunda haklı müdahale (meşru bir
saldırı
olasılığı) yollarını güçlendirmekteydi. Cengiz
Çandar
da:
“Batı sisteminden ‘özerk’
davrandığına dair görüntüler veren ve hakkında çıkarılan ‘eksen
kayması’
söylentilerine hedef olan Türkiye, NATO sistemine sağlam biçimde
çıpalanmıştır.” demekteydi ve ekliyordu:
“Tayyip Erdoğan’ın açıklamasıyla,
şayet Suriye rejimi bu açıklamaya uygun davranırsa, Türkiye,
kendiliğinden ve
fiilen bir ‘tampon bölge’ ilan etmiş olacaktır. Türkiye sınırının
dibinde
uzanan ve derinliği bilinçli olarak ifade edilmeyen bir bölge, Suriye
askeri
varlığına bir nevi yasaklanmış durumdadır.[6]”
Türkiye’nin NATO’da
olması nedeniyle, ‘eksen kayması’ olamayacağını ve AKP’nin
Suriye’ye muhalefetteki düşman siyasetinin sonucu olarak, fiili bir
tampon
bölge oluşmuş olacaktır. NATO askeri gücü ya da BM barış
gücü ya da ‘tampon’
bölgede, haçlı irticanın misyoner kuruluşları yer alacak ve dahi
Suriye’nin
kuzeyinde, Suriye askerine bırakılmayacak bir yönetim mekanizması
gündeme
getirilmektediydi.
Yaşanan bu olaylardan önce; Genelkurmay
Başkanı Necdet Özel, Uludere olayında ölenler
arasında
PKK’lılar da olduğunu öne sürmüştü. Özel, Irak’ın
kuzeyine girmenin
faturasınıysa göze almak gerektiğini söyleyip, üç koşul öne
sürmüştü: “devlet kararı olmalı”, “ABD
ikna edilmeli”,
“muhtemel ağır kayıplara karşı kamuoyu hazırlıklı olmalı”
Bu koşullarla aslında, Necdet Özel’in; Amerika’nın ikna edilmesi,
kamuoyunun bunu
kaldıramayabileceği bir ortam oluşacağı endişesi bu harekâtı şimdilik
ertelemiş
görünmekteydi. ABD’nin ikna edilmesi meselesiyle, aslında, TSK’nın
yeniden
tasarlanmış taşeron güç yönünde, Amerikan etkisinin görünür kılınması
talebini
dolaylı istemekti.
PKK Teröründen Siyasete
Kan
‘Terörle
mücadele-siyasetle müzakere’ diyen Başbakan Erdoğan
siyasi zeminde
diyaloğa açık olduğunu CHP ve Zana görüşmeleriyle ortaya koymuştur.
Beklendiği
gibi PKK ve BDP bu konuda yine çözüm inisiyatiflerini boğmaya çalışan
negatif
bir tutum sergilemiştir. Zana’nın ayağını bastığı nokta, BDP için de
demokratik
siyasetin başlangıç noktasıdır.[7]
Yalçın Akdoğan, KCK tutuklamaları,
BDP’deki muhaliflerin tutuklanmalarıyla, ak icraatlara entegre edilmeye
çalışılan siyasal kürt hareketin (Erdoğan’ın da daha önce söylediği
gibi)
BDP’yi hizaya çekme gayretleriyle açıklanabilirdi. Akdoğan, daha önce
de
BDP’nin muhatap olarak kabul edilmesi üzerine:
“Terör eylemlerine tepki gösteremeyen bazı
demokrat yazarların hiç değilse PKK canibinin siyasi iradenin çözüm
çabalarını
boşa çıkarmaya çalışmasına tepki göstermeleri gerekir. KCK
yönetiminden Zübeyir Aydar, “tali
durumdakilerle sorunu çözer
gibi bir hava yaratacaksın, bu olmaz, bu tutmaz. Çözüm isteniyorsa
muhatapları
bellidir” diyor. Yani ona göre Apo, muhatap; Barzani,
Zana, BDP, parti
liderleri tali aktörler... İşte onun için bu, Öcalan
hareketidir ve
tek amaç Öcalan’ı kurtarıp, PKK’yı meşrulaştırmaktır. Kürtlerin seçtiği
siyasilerin hiçbir iradesi, etkisi ve yetkisi olmamalıdır! Meseleyi tek
kişiye
endeksleyerek, çözümündeki tüm aktörleri küçümsemek başlı başına bir
sorunsaldır. Terör saldırısının ve yeşeren ümitlerin akamete
uğratılmaya
çalışılmasının bölgedeki sivil toplum tarafından daha yüksek sesle
eleştirilmesi önem taşımaktadır.[8]”
Fethullahçılar; Güneydoğu’da, yeni dernek ve vakıflarla, AKP’nin
mele projeleriyle halka nüfuz etmektedirler. Akdoğan’ın, ‘sivil
toplum’dan
kastı da bu hareketlerin, AKP tarafından yabana atılmaması; cemaat ve
AKP’nin
bu konudaki ittifakının öneminin değeri üzerinedir.
“TSK savaş suçuna hazır mı?”
yazımdaki, koşulların gündeme getirilmesi, hazırlıklara başlanılması ve
Güneydoğu’da savaşmış, teröre karşı haklı mücadele edip vatan savunması
yapmış
Türk askeri; bu çerçevede neşterle hukuk/demokrasi yarığına muhatap
olacak!
Ali
Bayramoğlu, böyle buyurduğu için!
Güneydoğu’da terörle mücadelenin adı, son
on yıldır ‘infaz’ oldu ya! Bayramoğlu şöyle diyor:
“1990'lı yılların ortasında Doğu ve Güneydoğu'da
görev yapmış jandarma subaylarının bir kısmı bu infazlara tanık oldu,
bir kısmı
da bizzat bunların içinde yer aldı. Bugün pekçoğu ülkenin çeşitli
yerlerinde
görev yapıyor ya da emeklilikleri sürüyor. Arınma, yüzleşme, değişim,
sivilleşme bizzat ordu karargahının o döneme ve o gövdeye neşter
atmasını
gerektirmez mi? Hukuk,
demokrasi, insan hakları bunu icap ettirmez mi?[9]’
Hukuk,
demokrasi, insan hakları; Habur’da kurulan çadır mahkemelerse,
Ergenekon,
Balyoz ‘sürekli sivil darbe’leriyle
tüm anti-emperyalist kişi ve
grupları parmaklıklar ardına göndermekse; bu hukuk,
demokrasi, insan hakları
zaten askerimizi ‘terörist’
olarak kabul ediyorsa, Güneydoğu’da
ülkesini savunan, halkını korumak için canını ortaya koyan ve şehit
düşen, gazi
olanlar da, yargılanmayı, batının istediği biçimde neşterle yarılıp;
içlerindeki vatan sevgisi yerine neo-liberal kanserli hücrelerin
yerleştirilmesini ‘hak ediyor’dur, mutlaka!
Karakterler, nasıl da su
yüzüne çıkmaktaydı?
1700 kişilik bir orkestra, Suriye’ye batı eliyle
müdahaleyi, Esad’ı devirmeyi, İran’a kan kusmayı;
yeni anayasa için
sonsuzca çabalamayı üfürmekteler. Her gün, her saat, her dakika ve dahi
her an,
televizyonda, gazetelerde karşımızda, ihanetin doruğunda dans
ediyorlar.
İhanetin bu denli prim yaptığı bir ülkede; toplumun ve ülkenin
çıkarlarını,
şehit düşen askerlerin, uçağı düşürülen pilotların hesabının
sorulmasının
olanağı var mıdır?
Son
söz, şair/filozof Hayati
Baki’nin, son şiiri[10]:
patetik
senfoni: garib ve tuhaf ölüler
despot
zamanların müstebit atıkları hükümran:
fizik
kimyaya esir; simya parçalıyor atomu,
aklı,
bilgiyi ve fikrin çiçeklerini irinle.
uyku
hâlinde şuara keyf mağrasında şairan:
ipek
sözler al: kadife eller hıyaran mı?
hayır
hayır, altun külçelerle safran
borsalarda
bankalarda hayz vaziyetinde eller:
eller
diller perişan: ağla sevgili yurdum:
zihnim
magma; gövdem, sönmüş yanar
dağ:
içimin dağları ağlar: kalbim
:kalbimi
dağlar.
insanat
pislik: içinde: zavallı dünya:
emperyal
kapitalin hükmünde eşya,
şeyler
azgın ve arsız; efendiler muhteris,
haris:
ağlayan laleler, gülhatmiler, menevşeler:
akşam:
sabah uykusuz, tedirgin, korkunç
korkunun
kokusu çocukluğun soluğunu boğuyor.
eşik
cini uğultular meselleri besliyor: kara
yerin
altında cinnetler, ecinniler bekliyor.
cinayet
ehli hazır: kaanun varsa
elbette,
adaletsizlik egemendir
:burda,
burada.
iğdiş
edilmiş kelam: demokrasi işkembe-i
kübrâ;
hürriyet feodal; vandal insan
hakları
barbariyyûn: tükürük, salgı
şeyi
ahlâken müsellem, elbette.
model
manken müteşair siyaseten siyasî
şiir
çığırıcı ebleh âkillik: tabiat bu: huyu
huysuz,
uyuz mu uyuz cüdâm, ucuz âdem:
piç
âdem, adem: hiç nisâ, vıcık vıcık lebarel.
sonrasız
alkışlar alkışlar alkışlar durma
beleş
sadaka fitre zekât: bir iki üç
:daha
fazla kuyumcu.
pas demiri yiyor: memleket hân-ı
yağma
oksitlenmiş
beyinler: bidonlar: teneke
trampetler
çiviler dikenliteller kumlar
çimentolar
tuğlalar kiremitler betonlar
tuzlusular
asitler kezzaplar zıkkımlar:
hâlis
libaslar; dörtçarpıdörtttttler.
mülkiyet arsızlıktır:
derdi emicem
ipsiz
recep. proudhon dede de
sermaye
hırsızlıktır!: ne hâldir hâlimiz vıyyy!
amandır:
elinin kiri ölünün körü.
:beş
vakit, çok nakit.
allah ile aldatanlar
ve aldanan puşt
ahali!
|