|
|
“Unutmayın
ben Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde görevliydim. O kimliğim de basına
verilmişti. Belgeler ise devletin Türk istihbarat birimlerine ait. Adil
Serdar
Saçan işkence yapmasaydı, Amerika’ya kaçmazdım. Ruhum karardı. Ruhum
karardı.
Ergenekon bir oyun ve oyunda herkes üstüne düşeni yapar. Kemalizm iflas
etmiştir. Ekonomi ve siyasi hayatımızı yönlendiren global patronlar
‘başkanlık
sistemi’ istiyor. Rejim değişiyor. Kürtler haklarını alacak.”[i]
bunları söyleyen,
haham Daniel Tuncay Güney’di.
Ergenekon bombalarını patlatıp, sahibi olduğu ‘kulübe’ye dönmüştü!
Amerikan
taşeronluğunda sağlam bir konum elde edebilmenin en etkili yöntemi
belki de,
amaç uğruna her şeyi ‘mûbah’ gören anlayıştı. Çünkü böylesine bir
kimlik
tasarımı içinde var olmak ancak, ‘hizmetkâr’lığın ürünü olabilirdi.
Batı finans
kapitali ve emperyalizm de yönünü ağırlıklı olarak Ortadoğu
coğrafyasına
çevirmişken, Türkiye’de aktörler de sürece hazırlanmaktaydı.
Türkiye’de
AKP iktidarıyla birlikte
cendereye alınan Türkiye’de yaşananların başat değişkenlerinden olan Tuncay Güney’in; Vatan Gazetesi’nden Mustafa Mutlu’ya yanıt göndermesi, (ya da Mustafa Mutlu’nun Tuncay Güney’i oyuna
‘tekrar’ dahil edilmesi üzere: ‘Nerede bu adam?’ diye öncesinde
yazmasıyla
birlikte verdiği yanıt), durduk yere değildi elbette!
Öz itibariyle, Mutlu üzerinden Güney tekrar devreye girmişti.
Peki, hangi koşullarda?
Türkiye’yi
komşularıyla “sıfır sorun” siyasetinden, “sorunlu” siyasete getiren
AKP’nin;
Suriye’de, savaş tamtamları çalan söylem edindiği, PKK’nın
saldırılarının
istikrarsız ortamda artması olgusunun gözlemlendiği, Barzani’nin:
“Sanki Irak’a
bağlı bir Kürdistan değil de, Kürdistan’a bağlı bir Irak”
sözleriyle açıkça:
‘Kürdistan’ın ilânını yapması,
TSK’nın Uludere’de, Genelkurmay ve MİT’ten önce Amerikan insansız hava
araçlarından alınan istihbaratla yurttaşlarımızın ölüm emrinin
verildiği
iddialarının gırla gittiği bir ortamda.
Kamuoyunu,
propaganda sanatıyla istenen
yöne evriltilen düşünceleri, tutumları ve tepkileri, kısacası ‘psikolojik
istihbarat’ı tekrar tekrar gündeme getirmesi,
Amerikan harp kavramı “Etki
Odaklı Harekât” bir kez daha anımsamaya değerdi.
Bush’un, Beyaz Saray Genel
Sekreteri Karl Rove’a ait olduğu
ortaya çıkan, The New York Times’ta 17 Ekim
2004’te Ron Suskind şunları
yazmıştı:
“Biz
artık bir imparatorluğuz
ve harekete geçtiğimizde kendi gerçeğimizi yaratmaktayız. Ve siz bu
gerçeği
incelerken ki; mantıklı olan da budur, biz yeniden harekete geçecek ve
yine
sizin inceleyebileceğiniz yeni gerçekler yaratacağız.
Düzen bu şekilde
işleyecek. Bizler tarihin aktörleriyiz… ve nihayetinde sizin, hepinizin
tek
yapabileceği şey bizim icraatlarımızı anlamaya çalışmak olacak.”[ii]
Bu analiz çerçevesinde, Türkiye’de tasarlanmış bir siyasal yapı olan
AKP’yle ve
onun gerici icraatlarına karşı çıkmak için debelenenler; AKP memuruna
verilen
çeşitli konumlardaki siyasal gelgitlerle, siyaset sahnesinde ‘deli
dumrul’a
dönmüş bir iktidar; komşu ülkelerle yaşanan sorunların ‘savaş’
boyutunda
seyretmesi, Irak’ta hayalet PKK’yla mücadele edip Barzani yanlısı tutum
ve
Suriye’de emperyalist batı ittifakına karşı direnen Esad’a karşı bir
seyreltilen bir sertleştirilen muhalefet; iç politikada niteliksiz
muhalefet
ortamından doğan ve kolayca yeniden tasarlanan ve kökü kazınan
Cumhuriyet;
Silahlı kuvvetleri esaret altında ve bir önceki dönem Genelkurmay
Başkanı
özelinde ‘terörist’ muamelesi yapılması, Ergenekon, Balyoz vs. sanal
gerçeklikler yaratılması: tam da Amerikan hâkimiyet teorileriyle
örtüşen bir
yapının resmini çizmektedir.
Öyle ki, tüm bunlar
eş zamanlı ve eşit olmayan
güçler önüne atılmış, “ithal tehdit algılamaları”dır.
Türkiye, kendi
gerçekleriyle değil; yapay, verili olan ve aynı zamanda da Türkiye’nin
bu
süreçte etkin hazır bulunuşu sayesinde kolaylıkla uygulanabilen
emperyal
projelerin ‘gerçekliğiyle’ baş başa bırakılmaktadır. Genel geçer
olmayan ve
sürekliliği olan projelerle, Türkiye hem gerici siyaset alanına
sıkıştırılmış
hem de bu gericilikten doğan ‘yenilikçi hareket’ temelli bir yeni
muhafazakâr
(Neo-Con) cehresiyle, Amerikan ‘gerçekliğine’ eklemlenmiş bulunmaktadır.
Yapay
gerçeklik, yönlendirme, psikolojik
harp unsurlarının net bir biçimde görüldüğü son olay da Uludere’de,
Amerikan
istihbaratıyla vurulan köylülerimiz, konusuydu.
Öyle ki, Amerikalılar basına
bilerek, isteyerek ‘sızdırdıkları’
haberle: bu katliamdan bir manevrayla sıyrıldılar.
Daha ötesi anlamda da; ‘suç bizim değil,
TSK’nın’
demekteydiler.
Amerika, Türk askerinin 34 yurttaşını öldürmek iddiasıyla baş
başa bırakmıştı. Sızan haber neydi?
The Wall Street Journal’da:
“Kalabalığı gördük bilgiyi Türk
yetkililere
ilettik… Ne olduklarını öğrenmek için daha detaylı görüntüler alalım
dedik, ama
Türk yetkililer bunu istemedi ve bölgeden uzaklaşın dedi.[iii]”
Böylelikle, suç mahalde aranacaktı: Atlantik ötesinin sınırları
bölgeden
uzaktaydı elbette ama pradatörler sınır ötesinde ne arıyordu?
CHP,
Cumhurbaşkanı, Başbakan,
Genelkurmay Başkanı, bölge komutanları,
Amerikalı yetkililer hakkında, suç duyurusunda bulunmuştu!
Yine, CHP’li Emine Ülker Tarhan,
uluslararası hukuku
gündeme getirmiş ve sınır ötesi harekâtı
ancak hükümetin verebileceğini anımsatmıştı!
BDP’li Pervin Buldan da:
“Olayın
içerisinde ABD’nin de İsrail’in de olduğunu çok iyi biliyoruz.
Türkiye’nin ABD
ve İsrail işbirliğiyle insanlarımızı katlettiğini ve hatta emrin
Başbakan
tarafından verildiğini çok iyi biliyoruz[iv]”
demişti. Sınır ötesi harekâtta, Amerikan ve İsrail etkisi ortadayken,
birileri
farklı yerlerden, farklı düğmelere basıyor: dolayısıyla, bulanık olan
suda
oynaşan balıkların yanına yapay balıklar bırakıyorlardı.
Yeni
Şafak Gazetesi, Genelkurmay Komuta
Kontrol Dairesi Başkanı Tuğgeneral Salim
Cüneyt Kavuncu’yu suçlu ilân etmişti[v]!
Başka bir ‘aynı taraf’tan Taraf
polis/yazarı Emre Uslu ve Star’da köşe yazarı/milletvekili Şamil Tayyar da; Uludere operasyonunda
birim başı olan, 2’inci Analiz ve Değerlendirme Daire Başkanlığı
Sorumlusu
Tuğgeneral Ali Rıza Kuğu’yu
suçluyordu[vi]!
Ertesi gün de Taraf Gazetesi devreye girdi ve diğer ‘suçlu’
komutanları açıkladı:
“Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet
Erten, Jandarma Genel Komutanı
Orgeneral Bekir Kalyoncu, Hava
Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Nezih
Damcı, Hava Kuvvetleri Harekât Başkanı Korgeneral Ateş Mehmet, Diyarbakır 2’nci Hava Kuvvet
Komutanı Korgeneral Mehmet Veysi Ağar,
İl Jandarma Alay
Komutanı Osman Aslan, 22’nci
Jandarma Sınır Tugay Komutanı[vii]”
Bu
arada, hükümet cephesindeki
sessizliği İdris Naim Şahin bozdu:
“Vur emri Sayın Cumhurbaşkanı verecek
değil.
Gündelik yönetimi Başbakan, Genelkurmay Başkanı yapacak değil.
İçişleri bakanı
olarak ben de 81 ildeki olayları anlık yönetecek durumda değilim. O
zaman diğer
yetkililere, görevlilere hiç ihtiyaç yok demektir. Bunu sorgulamak bile
mantıki
olarak yanlıştır.
Mutlaka yönetim sorumludur. Aşağının yaptığı yanlıştan
yukarısı da hukuken ve siyaset olarak sorumludur. Olayı anlık
yönetecek, askeri
ve Emniyet yetkilileridir. O anda emri Ankara’da Hava Kuvvetleri’nde o
görüntüleri analiz eden komutanlar vermiştir.”
Şahin, suskunluğunu bozdu, hem
hükümetin hukuki ve siyasi
sorumluluğu olduğunu ifade etti hem de: “bu olay, güvenlik güçlerimizin tecrübe
hanesine kaydedilmiş bir olaydır.” diyerek, TSK’yı “suç mahallinde” yalnız ve tek “suçlu”
olarak ortada bırakmıştır.
TSK’nın sorumluluğunu vurgularken, tek üst
sorumlunun da TSK olmadığını, hükümetin de “sınır
ötesi harekât yetki onayı” çerçevesinde sorumlu olduğunu
ifade etmiştir.
Şahin’e hükümet cephesinden,
yanıt
gecikmemiş ve Erdoğan,
Kazakistan’dan dönüşte, gitmeden evvel söylediklerini tekrarlamış ve
kamuoyunun
gözünün içine baka baka sorumluluğun
“maddi/manevi
tazminat ödeme” noktasına indirgeyerek şunları söylemişti:
“Burada bir hatanın olmuş olabileceğini
daha
başta söyledik. Ama bu bölgenin terör bölgesi olduğunu da söyledik.
Kimsede
kalkıp sınır boyu kaçakçılığı yapanların yatığı kaçakçılığı meşru
gösterme
gayreti içine giremez. Bu konularla ilgili olarak bizler yasanın
belirlediği
tazminatın çok çok ötesinde açılan hesaplara yatırdık. Başbakan
yardımcım
aileleri ziyaret etti. Eşlerimiz gittiler. Ziyaretleri yaptılar. Eğer
insaniyse
biz görevimizi yaptık. Biz terör örgütü veya uzantılar daha farklı
beyan
bekliyorsa kusura bakmasınlar.”
Kılıçdaroğlu’ysa;
Şahin’in açıklamalarına: “sorumsuz bir açıklama” yorumunu
getirmiş ve Kılıçdaroğlu; Şahin’in, Başbakan’dan açıkça özür
dilemesini
de istemişti. AKP’nin muhalefeti de ancak AKP’yi aklamaya yarardı!
TSK’ya
Son Darbe: ‘Savaş Suçu’
Asıl konu da bu noktadan sonra gündeme
gelecekti. Henüz zamanı olmasa da, siyasal ve hukuksal olgunlaşması ya
da daha
doğru ifadeyle liberal tayfanın Türkiye’yi ‘normalleştirme’
yüksek patolojik idealine ulaşması noktasında; devreye girecek olan terörle mücadelede
savaşan komutanların ‘savaş/terör
suçlusu’ olarak
yargılanmasının önünün açılması!
Avrupa
Parlamentosu’nun; Türkiye
kararında: “Ermeni soykırımı”nın
tanınması üyelik için koşullar arasında sayılmıştı.
Bunun yanı sıra, KKTC’den,
Türk askerinin çekilmesi de sürekli gündemde tutulmaktayken;
Güneydoğu’da
terörle mücadelede görev alan komutanların Savaş Suçluları
Mahkemesi’nde
yargılanmalarının, yolunu açabilmek için çabalar da PKK ve PKK’nın
siyasal ve
kültürel yan unsurları tarafından sürekli, Avrupa Parlamentosu’na baskı
aracı
olarak kullanılmaktaydı. Amaçsa; Güneydoğu’da terörle mücadele etmiş
komutanları “savaş
suçlusu” olarak yargı önüne çıkartmak.
Hürriyet’in
“Uluderede
Yaşananlar Savaş
Suçudur!” başlığıyla verdiği haberde, BDP’nin
Uluslararası Ceza
Mahkemesi’ne başvurduğunu yazıyordu.
BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan,
dilekçede şunlara yer verildiğini kamuoyuna
duyurmuştu:
“Türkiye, 1949 Harp Zamanında
Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi gereği uygulaması
gereken
insancıl hukuk kurallarını Kürt sorunundan kaynaklanan çatışma
dönemlerinde
sürekli ihlal etmiştir. Hava bombardımanı Türkiye’nin doğu ve güneydoğu
bölgesinde
yaşanan ve iç silahlı çatışma bağlamında değerlendirilen çatışmalar
kapsamında
yapılan bir operasyon sırasında meydana gelmiştir. Bu bağlamda “çarpışmalarda doğrudan yer almayan
sivillere karşı veya bir sivil nüfusa karşı kasten saldırı
düzenlenmesi” suçu
işlenmiştir. Köylüler, siviller hedef alınarak hava
bombardımanına tabi
tutulmuştur. 37 kişiden 3 kişi daha uzak yere kaçabilmiş, diğer 34 kişi
bombardımanda parçalanarak, yanarak hayatını kaybetmiştir. Dolayısıyla
sivil
bir nüfusa karşı kasten saldırı sonucu toplu bir sivil katliamı
yaşanmıştır.”
Taraf olmadığı halde, Türkiye’yi suçlayan BDP yönetimi; Uluslararası
Ceza
Mahkemesi’ne, ‘sivillere kasten saldırı’ suçunun işlendiğini ifade
ediyordu.
“Ergenekon
bir oyun ve oyunda herkes üstüne düşeni yapar. Kemalizm iflas etmiştir.
Ekonomi
ve siyasi hayatımızı yönlendiren global patronlar ‘başkanlık sistemi’
istiyor.
Rejim değişiyor. Kürtler haklarını alacak”
diyerek, “bir görev adamı ve halen işini
yapan”
Tuncay Güney, Türkiye’nin misyonuna ‘derin
boyut’ katıyordu.
AKP’de
söz söyleyecek son kişi, “AKP Genel Başkanı
Recep Tayyip Erdoğan'dır
ve yaptığı açıklamaları da arkadaşlarıyla değerlendirerek yapar”dı.
Uludere’ye ilişkin gerçeklerin ortaya çıkmasının ardından, Erdoğan; ülke gündemini ‘sezeryanla
doğum’ istatistiklerine çevirmişti. Aslında Erdoğan,
Uludere ile kürtajı eşitlemekteydi!
Erdoğan, "Tamam,
biz katil olabiliriz, ama bu toplumda da katil olma eğilimi zaten var"
demeye getirerek,
kendisine yöneltilen "katliam" suçlamasını
reddetmiyor, ama onu topluma doğru yansıtıyordu. [viii]
23
Mayıs’ta; Özgür Gündem manşetten:
AKP’nin “Emri biz verdik TSK vurdu!”
dediğini belirterek, AKP-Ordu ittifakına atıf yapmıştı.
Basında görevli
kalemlerden Mehmet Ali Birand’sa[ix]:
AKP’yi rahatsız eden şeyin İdris Naim
Şahin’in TSK’yı hedef göstermesi, olduğunu yazıyordu.
İçişleri
Bakanı’nın Uludere’yle ilgili
açıklamalarını; “öldüler kurtuldular,
yoksa kaçakçılıktan yargılanacaklardı” noktasına indirgenmesi
ötesinde bakanın
‘sorumluluk’lara işaret etmesini gölgelense de, çok ciddi bir sürecin
başlangıcına dairdi.
Taraf, Yeni Şafak, Zaman, Bugün ve cümle “Ak basın”;
olayın, askerin ‘suç hanesine’ yazılması ve operasyonda Amerikan
etkisinin
sıfırlanmasıyla görevli gibiydi.
Balyoz
davası kapsamında, Poyrazköy,
Ankara vs. kazılarında bulunan mühimmatlarla ilgili olarak, tutuklu
Tuğamiral Mehmet Fatih Ilgar’ın da
internete
düşen ses kayıtlarıyla, hedefe konulması[x],
zamanlama açısından dikkat çekiciydi.
Üç
yıl önce, üç PKK’lıdan ötürü biri
emekli albay, 16’sı muvazzaf subay ve astsubay tutuklanmıştı[xi];
suçları: yargısız infaz yapmak!
Nasıl mı? Güya operasyonda olan ‘biri’nin
o yöndeki ifadesiyle…
Uludere, askere “savaş suçu”ndan yargılanma kapısının
açılacağı bir olay haline
evriltilecektir.
Ergenekon ve Balyoz davalarıyla başlayan, “olmayan”, “hayali”, “sanal” darbe ve
suçlar, kin güderek ve devlet
içi ve dışı tüm ‘pisliklerin’
temizlendiği bir elek haliyle, TSK’yı zaten suç işlemesi muhtemel, suç
potansiyeli yüksek bir yapılanma olarak belleklere kazımıştı.
Kürtlerin
haklarını alacağını söyleyen Daniel Tuncay’ın
tekrar gündeme düşmesi
tesadüf değildir, predatörlerin sınır ötesinde Türkiye’ye yanıltıcı
istihbarat
vermesi tesadüf değildir, yanıltıcı istihbaratın Amerikan İHA’larından
Türk
yetkililere sızdırması tesadüf değildir, İçişleri Bakanı’nın işin
başında
olanların ‘sorumluluklarına’ dikkat çekmesi tesadüf değildir, yandaş
basının
tüm üst düzey komutanları ‘sorumlu’ olarak gösteren yayınları tesadüf
değildir,
AKP’nin ipiyle
hareket mahallindeki muhalefetin TSK’yı Uluslararası Ceza
Mahkemesi’ne şikâyet etmesi tesadüf değildir.
Büyük Ortadoğu
Projesi için; bölge coğrafyasında taşeronlaşmış Türkiye’nin temel
görevleri
olan: İsrail’in ve Kürdistan’ın güvenliğinin korunması ve devlet olarak
himayesi, İran’ın ve Suriye’nin bölgede ‘izole’ edilmesi için, bölgede
etkin
güç olmuş TSK’yı “savaş suçu” çukuruna itmekle tamamlanabilecekti.
Bir yandan
yargılanan bir silahlı kuvvetler, öte yanda Ortadoğu coğrafyasında
sıradanlaştırılmış,
görev ve yetki alanları daraltılıp caydırıcılığı ortadan kaldırılmış
silahlı
kuvvetler tasarımı yapılmaktadır.
“Değişim
rüzgârları esmeye başladığında aptallar
duvar örer, akıllı insanlar değirmen kurar. Ben, örülmüş kalın
duvarların
arkasında da olsam medyadaki değişime kayıtsız kalmamaya karar verdim,
kalamazdım”[xii]
diyerek, mevcut medyada
“görev üstlenmeye” hazır Mustafa Balbay’a; Türkiye Gençlik
Birliği’nin 19 Mayıs devinimini gör(e)meyen Sözcü’lerde yer kapan Dündar’lara, Fethullah’la
dans eden yayın yönetmeni Hikmet’li
Cumhuriyet’lere inanmaya devam edip, gaz aldırmaya;
Tuncay Özkan gibi ‘biz kaç kişiyiz’le, AKP’ye gönüllü yedek
seçmen devşirmelere
inanmaya devam edelim ki: faili atlantiğin dalgalarından malûm
Uludere’lerle,
Balyoz ve Ergenekon’la, askerimizin terörle mücadelesini, “savaş suçu”na dönüşrülmesi gündemini
görmeyelim!
[i]
Mustafa Mutlu,
‘Ergenekon bir ‘oyun’dur ve herkes üstüne düşeni yapar!’, Vatan,
22.05.2012
[ii]
Ali Er, WSJ’nin
Düşündürdükleri, Yurt, 22.05.2012
[iii] Orhan
Bursalı, Ben Değil TSK
Yaptı, Cumhuriyet, 24.05.2012
[iv] Cumhuriyet,
22.05.2012
[vi] Cumhuriyet,
24.05.2012
[viii]
Erman Çete, Her
kürtaj bir Uludere ise, katiller parmak kaldırsın!, Sol, 26.05.2012
[ix] Mehmet Ali
Birand, Posta,
25.05.2012
[x] Hakan Taş,
Gerçek Dışı ver
Zamanlaması Manidar, Aydınlık, 26.05.2012
[xi] Sabahattin
Önkibar, PKK’yla
Mücadele Artık Suç, Yeni Mesaj, 25.05.2012
[xii] Mustafa
Balbay, Cumhuriyet,
20.05.2012
|