Devlerin Ölümü!.. GavurEGE
19 Mayıslar, 23 Nisanlar, 30 Ağustoslar, 29 Ekimler kurtuluş destanının önemli günleri, bunu anlayabilenleri Bayramı. Coşkuluyuz… Ama, aynı zamanda öfkeliyiz… Bu destansı günlerin "Bayram" olarak kutlamasına tahammül edemeyenler var. levitra and diabetes diabetes sexuality treatment sexual dysfunction in diabetesnew prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponssymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cena
----------------------------
30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı.
12 gün sonra, 13 Kasım’da İtilaf Devletleri’nin 55 parçadan oluşan donanması İstanbul Boğazına demirledi.
24 Kasım’da padişah Vahdettin İngiliz The Daily Mail gazetesine şu demeci veriyordu…
“İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı Kırım Harbi’nde İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Şimdi bu sebepten memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri mevcut dostane münasebetleri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım.”
Padişah Vahdettin bu güvenceleri ülkesini işgal edenlere veriyor ve onlara olan bağlılığını gösteriyordu.
Vahdettin daha sonra İngiltere yanlısı olmakla tanınan eniştesi Damat Ferit’i sadrazamlığa getirdi…
Sadrazam Damat Ferit, İngiltere'nin İstanbul'daki İşgal Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Amiral Webb’e “Padişahın yalnız İngiltere’ye biat ettiğini” söylerken cebinden çıkardığı ve Padişah’la birlikte imzaladıkları memorandumu Amiral Webb’e sundu. Memorandum’da, 15 yıl boyunca Devleti İngiltere’nin yönetmesi isteniyordu!..
İngiliz hakimiyetine teslim olan Vahdettin ve Damat Ferit iktidarı, Anadolu’nun kurtuluşu için Samsun’a giden Mustafa Kemal hakkında idam fermanı çıkarmakta tereddüt dahi etmedi…
Bundan tam 93 yıl önce 19 Mayıs 1919’da emperyalizme teslim olmayan Mustafa Kemal kurtuluş meşalesini Samsun’da yakarken İşgal edilmiş, parçalanmış, tutsak edilmiş, ihanete uğramış bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşu ile sonlanacak bir kurtuluş savaşı başlatıyordu.
***
Bu hafta, bu destansı mücadeleyi anıyoruz. Coşkumuz cumartesi günü doruğa çıkacak…
19 Mayıslar, 23 Nisanlar, 30 Ağustoslar, 29 Ekimler kurtuluş destanının önemli günleri, bunu anlayabilenleri Bayramı.
Coşkuluyuz… Ama, aynı zamanda öfkeliyiz…
Bu destansı günlerin "Bayram" olarak kutlamasına tahammül edemeyenler var.
***
Canlılar, var olduğundan bu yana güç hep el değiştirdi.
Değişmeyen tek gerçek, güce hakim olanların (istisnalar hariç) çıkarları için güc kullanması.
Hitler, Franco, Mussolini, Pinoşe, Miloseviç…
Bunlar, bir dönem güce hükmedenler.
Sultan Süleyman; Osmanlı’nın cihan devleti, kendisinin de cihan padişahı olduğuna inanıyordu.
Bugünün padişahı ise; Türkiye’nin sözü geçen bir İslam devleti, kendisinin de en iyi lider olduğuna inanıyor.
Sultan Süleyman çok büyük olarak gördüğü imparatorluğun sonunu hazırladı.
Şimdiki padişah da Türkiye’nin her açıdan değiştiğini, büyüdüğünü söylüyor!..
***
Sabahattin Ali “Devlerin Ölümü” hikayesinde bakın neler anlatıyor…
Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin -İkinci devir- adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı. Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. Canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar, birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar vardı. Bir de bu söylediğimiz devler. Bunlar da çeşit çeşitti. Boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu. Kimisinin kalın, pul pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda büyüklüğünde başları, bir adam boyu dişleri ve boynuzları, kimisinin dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük başları vardı. Hemen hepsinin kuyrukları uzun, pençeleri tırnaklıydı. Sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında sıcak kan dolaşmayan bu devler loş ormanlarda, sulak, bataklık yerlerde yaşarlar, ot, et, ne bulurlarsa yerlerdi. Tembel oldukları için çok kere karınlarını ormanlarda, sularda, su kenarlarında ölüp kalmış hayvanların leşleriyle doyururlardı. O zamanlar çoğu ağaçlarda yaşayan memelileri yakalayabilmek için arka ayaklarının üzerinde doğrulurlar, uzun boyunlarını dalların arasına uzatırlardı. Onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkanını veren ne cesaretleri, ne de zekalarıydı. Sadece dev yaradılışlarına dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. Bir yerde göründükleri zaman bütün canlılar ordan kaçışır, balıklar suyun derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yeryüzünün bu tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. Sular onların, karalar onlarındı. İlerde zeka ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı. Rakipsiz ve kaygısız sahip oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan, ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan, yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri olmayan bu mahlukların ne günlerinden, ne geleceklerinden korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür sürmelerini sağlamak için kurulmuştu.
Ama yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran, uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu göründü. Tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle değişmeye başladı. Bu birdenbire olmadı. Belli belirsiz kendini gösteren bir kuraklık, yine insan aklının zor kavrayacağı kadar uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları, sulak yerleri kuruttu. Bol yapraklı loş ormanlar seyrekleşti.Yeni şartlara uymasını bilen, yaradılışları buna müsait olan mahluklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, ürerlerken, bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamayarak birer birer kırıldılar. Kuru çöllerde, bir yudum yaşlığa kavuşmak için dolaştılar, koştular, süründüler; ellerine geçirebildikleri hayvanların sıcak, kırmızı kanlarını, kendi aralarında boğazlaşıp birbirlerinin damarlarındaki renksiz, soğuk, koyu ıslaklığı içtiler. Zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının yıkılmaya, ömürlerinin sona ermeye yüz tutuğunu anladıkça vahşilikleri arttı. Kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile parçalayıp yediler. Kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında,birbirleriyle boğuşup, yüzlercesi birden öldüler.
Ama hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde yeni canlılar türedi, o minimini memeliler gelişti, hele onların vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri beyaz bir yığın, gitgide kudretini artırdı. O devlerle kıyaslanınca bir solucan kadar küçük kalan bir mahluk dünyaya pençeleri, dişleriyle değil, kafasıyla hakim oldu. Bulanık hatıraları, çeşitli mahlukların on binlerce nesillik değişmelere rağmen, bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını bile o meydana çıkardı. Uçsuz bucaksız bir araştırma, bilme isteğiyle her yerleri kurcalayıp eşelerken, o devlerin nasılsa çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. Hayalinde onların şekillerini canlandırdı. Onlara çeşit çeşit isimler taktı. Şurdan burdan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi ve seyretti.
İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen, yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı.
Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu.
***
Yüce insan “Mustafa Kemal Atatürk” ve “Silah Arkadaşlarını” minnetle anarken;
“19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” azametini anlayanlara, değerini bilenlere “Kutlu Olsun…”
Kaynak: www.gavurege.com- (Başyazı)