|
|
Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül'ün
Tarabya Köşkü'nde ağırladığı ABD'den misafirleri Senatör John Mccain ve
Joseph
Lieberman Türkiye'ye iltifatlar yağdırmıştı. Türk Hükümeti'nin
masraflarını
yüklendiği senatörler Suriye sınırına gitmiş, mülteci kamplarını
gezmişti.
Amerikalı politikacılar, mültecilere kucak açan Türkiye'ye minnettar
olduklarını, insani yardımların Türkiye'nin demokrasiye bağlılığını
gösterdiğini söylemişti.
Suriye’nin Dostları
grubu olarak kendilerini
ifade eden, Suriye ulusal çıkarlarına karşı örgütlendirilen Esad
muhalifleri,
batı emperyalizmi tarafından silahlandırılmaktaydı.
Öyle ki, “Suriye'nin
Dostları”na 01.04.2012 tarihinde İstanbul'da ev sahipliği yapmıştı,
Türkiye.
Emperyalistlerin arkasında olduğu her oluşumdan, gerici AKP'nin
çıkması,
emperyalizmi arkasına alanın gericileşeceği tezini destekliyordu.
“Toplantı
esnasında Suriye’den gelen açıklamalar da
diplomasi yolunun iyiden iyiye köreldiğini[1]”
göstermekteydi. Sedat Laçiner, AKP'nin Esad muhaliflerine kucak
açmasını,
diplomatik kanalların iyiden iyiye köreldiği noktasında değerlendiriyor
ve
Suriye'de bir iç savaş senaryosu planlayan Amerikan propagandasının
sözcülüğünü
üstlenmiş oluyordu.
Türkiye'nin
ileri demokrasisi, AKP faşizmiyle birlikte tüm doğu ülkeleri için
umut(!)
olmaya devam etmekteydi.
Bölge merkezli dış politika yerine, Amerikan
çıkarlarına uygun Barzani ve İsrail çeperinde hareket politikası
yerleşmişti.
Emperyalizme hizmette kusur etmeyen AKP kadrolarına İran'dan sert
açıklamalar
gelmişti.
İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili İsmail
Kevseri,
“Maalesef, Türk yetkilileri
yeterince dürüst değiller.
Çünkü kendi sözlerini söylemiyorlar. Ankara, bir nevi
dünya emperyalizminin
taşeronu ve aracı haline gelmiştir. Erdoğan ve Türkiye'deki karar
vericiler,
kendileri karar veremiyor ve onlara dikte edilenleri yapmaktalar”
demişti. Dikte edilenlerle hareket ettiği komşu ülkesi tarafından
söylenen
Türkiye'de bu durumu, bağımsız dış politika olarak görenler maalesef ki
çoğunluktaydı. Özellikle yandaş medya, kendisine vazife çıkarmaktaydı.
Özellikle başbakanın danışmanı olan Yalçın Akdoğan ilginç bir yazı
kaleme
almıştı:
“Küreselleşen dünyada gözlemlediğimiz bir husus, bazı
devletlerden
büyük şirketlerin, çok uluslu finans yapılarının ve sınırları aşan
sermaye
dayanışmalarının stratejik ilişkilerin denklemini, mahiyetini ve
şeklini
değiştirdiğidir. Mesela
birbirine hasım görünen büyük ülkelerdeki Yahudi
sermayesi birbiriyle iyi ilişki içinde kalarak başat güç olma
özelliğini
koruyor. Devletler, tavır takındıkları ülkelere özel şirketler
üzerinden
girebiliyor ve her türlü manipülasyonu yapabiliyor...
Türkiye doğalgaz ve
petrol ihtiyacının önemli kısmını Rusya ve İran’dan karşılıyor. 2013’te
inşaatı, 2019’da işletmesi başlayacak nükleer santralleri de Rusya ile
yapacak.
Türkiye’nin enerji projelerine ABD’li şirketlerin katılımı büyük önem
taşıyor,
bu ise devletin yeni modeller geliştirmesine ve bunun zeminini
oluşturmasına
bağlı, yoksa kendi haline bırakılan bu düzende özel şirketlerin
harekete
geçmesi hiç mümkün görünmüyor.”
Akdoğan, Amerikan şirketlerinin Türkiye'de etkinliğinin artırılması
noktasında,
sermaye hareketlerinin yönünün Amerikalılardan yana yaşanmasından yana
politika
tercih edilmesi gerektiğini açıkça yazıyor. Şirketleri, Rusya ve
İran'la
yürüyen anlaşmalar gereği, bu ülkelerin stratejik hamlelerine karşı ABD
merkezli şirketler olarak tanımlanmaktaydı. AKP, Rusya ve İran'la
olacak olan
gelecekteki projelerde hamle yapmalı ve denge kurmalıydı.
Elbetteki
kapitalizmden yana ve ABD çıkarlarından yana.
Dengeden kastedilenin de aslında,
Amerikan ağırlığının önceliğinin olması gerektiği olarak
anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla, “Türkiye’de yeni bir rejim
kuruluyor-kuruldu. Yeni rejim emperyalist düzen içinde farklı bir yere
oturuyor. Emperyalizmin gereksinimleri sosyalist sistem sonrasında
değiştiği
için, Türkiye’ye bakışı, Türkiye’den beklentileri de değişmiştir.
Burada, bir
çevre ülke olarak Türkiye ile sistemin tepesindeki emperyalist blok
arasındaki
ilişkilerde, kapitalist üretim ilişkilerinin kalıcılığı zemininde bir
süreklilik, ancak kapitalist üretim ilişkilerinde yaşanan
iktisadi/siyasi
gereksinimler, krizler ve emperyalizm ile sosyalizm-sol arasındaki güç
ilişkilerinin değişmesine bağlı olarak da bir kopuş söz konusudur.
Türkiye
emperyalist sistemin çevresinde, fakat, yeni işlevlerle, yeni
misyonlarla, yeni
sorumluluk ve olanaklarla yüklü durumda, tutulmaya devam edilmektedir.
AKP
iktidarının kendisi de bir darbedir: 12 Eylül’den, 28 Şubat’tan destek
alarak,
güç kazanarak iktidara yerleştirilen bir partidir bugün iktidarda olan.
Şimdi
AKP, üzerine yüklenen görevinin gereği olarak, eski rejimin tüm
kalıntılarını
ortadan kaldırmakta ve İslami referanslı, kendi gibi düşünmeyen bütün
muhalefet
odaklarını, Kemalist, Kürt, Alevi, sosyalist demeden ortadan kaldıran
bir yeni
rejim kurmaktadır. Bu yeni kuruluşun parlamenter teamüller çerçevesi
içinde
yapılıyor olması, kurulan rejimin otoriteryen özelliğini gizleyemez. Faşizm
parlamento aracılığıyla da tesis ve icra edilir.
Bütün bu nedenlerle,
demokrasi, askerlerin yargılanması demek olamaz. Bir dönemin Alevi,
Kürt,
sosyalist düşmanlarının yargılanması demokrasi olarak kutsanamaz.[3] İlker Belek'in saptamalarında
olduğu gibi, Türkiye'de
bir faşizm iktidara gelmiş ve ülkeyi alt üst etmiştir.
Türkiye’de
gericilikle mücadele etmek artık yasak hale gelmiştir.
AKP-Cemaat iktidarının
adım adım kurduğu islamo-faşist diktatörlük bunu yasaklamış ve arka
arkaya
gelen soruşturmalar aracılığıyla oluşturulan içtihatın anlamı buydu..
Merdan
Yanardağ, AKP'nin mağdur edebiyatında 28 Şubat ve 12 Eylül'ün yerini
irdelemişti:
“Bilindiği
gibi, uzun süredir İslamcı-muhafazakâr çevreler, yeni muhafazakârlar ve
kendi
hayatlarına ihanet eden kimi liberaller 28 Şubat üzerinden bir
mağduriyet
edebiyatı oluşturmaya çalışıyorlardı.
Bir ılımlı islam rejimi olarak İkinci
Cumhuriyetin tarihsel gerekçesini oluşturmak, onun ideolojik ve ahlaki
arka
palanını kurmak için böyle bir mağduriyet söylemine ihtiyaçları vardı.
Sicillerini temizlemek istiyorlardı. Çünkü, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül
1980
askeri faşist darbelerini destekleyen, Soğuk Savaş döneminde bütün
Kontrgerilla
operasyonlarında rol alan islamcıların sicili utanç vericiydi.
Dahası aynı
İslamcılar Soğuk Savaş döneminde ABD’nin hizmetine girdiklerini de
itiraf
etmişti. Sadece kör inanç böyle bir sicile haklı gerekçeler
bulabilirdi. Sinsi,
iki yüzlü ve hileye dayalı bir mücadele yöntemleri vardı. Durum böyle
olunca
sözkonusu çevrelerin topluma bir “mazlum” profili vermeleri, kendi
taleplerini bütün
ulusun talebi olarak yeniden kurmaları gerekiyordu. İşte 28 Şubat
onlara bu
olanağı sundu. Geliştirilen sahte mağduriyet edebiyatı bu ihtiyacı
karşıladı...
28 Şubat esas
olarak AKP’nin ve başta Fethullah Gülen hareketi olmak üzere
“ılımlı islamcı” diye düşünülen güçlerin önünü açmıştır. AKP 28
Şubat’ın
çocuğudur.
Öyle ki, 28 Şubat döneminde Refah Partisi parçalanmış ve kendilerine
“yenilikçi” diyen ekip desteklenerek önü açılmıştır. AKP, iktidar olmak
için
Batı ve ABD ile çatışmak yerine onlarla uzlaşmak gerekliliğini gören ve
anlaşmayı tercih edenlerin partisidir. Bu nedenle Milli Görüş
hareketini ve
Erbakan'ı terk ettiler. AKP’nin kuruluşu 28 Şubat döneminde hem
askerler hem
merkez medya hem de Batı ve ABD tarafından büyük bir hararetle
desteklendi. AKP,
Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçası, ılımlı İslam siyasetinin
taşıyıcı
örgütü olarak tasarlandı..[4]”
AKP
her
hamlesinde mağduriyeti kullanmaktaydı.
Öylesine ki, gerçeklerin üzeri
örtülüveriyordu. 12 Eylül'ün ürünü olan yapının parçası AKP'nin, 12
Eylül'le
hangi noktada hesaplaşacaktı ya da 28 Şubat'çılarla hangi yüzleriyle
karşı
karşı geleceklerdi.
Tevfik Çavdar'ın dediği gibi:
“Cehalet, gafletin
yani
aymazlığın anasıdır. Size katılıyorum. Evren’i ve Cunta’yı suçlayın.
Onların
Şili’deki kanlı cuntadan hiçbir farkı yoktu. Ama ailelerimizin daha da
ötesinde
bütün Türkiye’nin adeta gerici bir görünüm almasının ilk ölümcül
adımının Özal
tarafından atıldığını bir an olsun aklımızdan çıkarmayalım. Neo-Liberal
ekonominin gereği olarak yapılan özelleştirme furyasında 45 milyar
dolar
değerinde taşınmaz, Sanayi ve Banka vb Kamu Tesisi yağma edildi.[5]”
Neo-liberal soygun sonucu, Özal'ın kapitalizmi Türkiye'ye sonuna kadar
açtığı
12 Eylül sonrası dönemde, kamu kaynak ve varlıkları ortadan
kaldırılmaktaydı.
AKP döneminde yapılan özelleştirmelerse, 12 Eylül'ün hesabını soracak
AKP'nin,
bir 12 Eylül çocuğu olarak belinde taşıdığı kamayı halkın bağrına
dayadığı
benzetiminde anlam kazanmaktaydı.
Fetullahçı
yandaşların başı olan Hüseyin Gülerce'yse, 12 Eylül'le Ergenekon ve
Balyoz
davaları arasında ilişkiler kurmakla meşguldü. Şöyle yazmıştı:
“Ergenekon ve
Balyoz davaları, 12 Eylül yargılaması boyunca daha iyi anlaşılacak,
itibarsızlaştırılmaktan, vesayetçi himayeden kurtulacaklardır.
Vesayetin
kalemleri çok daha mahcup olacaklardır. Varsa eğer, yüzlerindeki
kızarıklığı
gizleyemez hale geleceklerdir... Darbecilik, cuntacılık sürekli
gündemde
kaldıkça Ergenekon dostlarının sesi kısılacaktır. 12 Eylül yargılaması
Ergenekonculara en büyük darbeyi indirecektir.
Düşünün, 12 Eylül acılarını daha
şimdiden mahkeme salonuna, ekranlara taşıyan insanların o yürek burkan
feryatlarını... Onlar darbenin acımasızlığını, insan onuruna indirilen
balyozları her gün hatırlatacaklar. Bir darbe olduğunda ne acılar
çekilmiş her
gün insanların gözü önüne gelecek. Ergenekoncuların süngüsü asıl bundan
sonra
düşecek. Artık işleri çok daha zor...[6]”
Yazıdan darbecilikle, cuntacılıkla suçlanan 12 Eylül haklı olarak
bahsediliyor
ancak olmayan ve kendileri tarafından yarattıkları “ergenekon masalı”
da bu
faşist 12 Eylül'e bağlanmaya zorlanmış görünüyor.
İlginç bir biçimde,
Türkiye'de olup bitmiş ne kadar NATO ve Amerikan destekli örgütlenme,
darbe
varsa; ergenekon soruşturmalarına bulaştırılmaya çalışılıyor. Çünkü
projenin
gereği budur. Geriye kalansa, kara propagandanın sürdürülüyor
olmasıdır.
Bu
kara propaganda da Yeni Şafak yazarı Osman Özsoy o kadar ileri
gitmiştir ki,
ergenekon ve balyoz gibi davalarda iddianamelerde yazılmayan ve
savcılar
tarafından hâkimlere şifahi olarak söylenen çok daha “derin” bilgilerin
olduğunu savlamıştır:
“İddianamelerde
ülke ismi zikredilmemesinin makul bazı gerekçeleri olabileceğini
düşünüyorum.
Bir dava dosyasının iddianamesinde bir ülkeyi suçlayıp, 'içişlerimize
karışarak, hükümeti devirmeye çalışan çevrelere destek verdiğiniz
yönünde
elimizde somut bilgiler var' demek kolay değildir. Böyle bir iddianın
sadece
yargı açısından değil, iki ülke ilişkilerini siyasi, askeri, diplomatik
pek çok
açıdan derinden etkileyecek bir tablo ortaya koyması kaçınılmazdır.
Hiçbir
ülke, diğer bir ülkeyi dünya kamuoyunun önünde bir konuda suçlayıp
ardından
hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edemez.
Devletlerin ilgili
birimleri
bunları bilirler ve konuyu yüksek sesle dillendirmeden gerekli
stratejiyi ona
göre belirlerler. Savcıların bu konuda gösterdiği özenin anlaşılabilir
nedenleri olduğu ortadadır. Silivri'de
devam etmekte olan pek çok davanın
savcılarının, gerek diğer ülkelerle bir sorun ve kriz yaşamama, gerekse
de
davanın içeride dallanıp budaklanıp çok farklı mecralara akıp gitmemesi
adına,
iddianamelere yazdıkları suçlamalardan çok daha fazlası hakkında
hâkimlere
şifahi bilgilendirme yaptıklarını düşünüyorum. İddianameler ortada olduğu
halde, tutukluluk durumlarına itirazların reddedilmesinde bunların
etkili
olduğunu düşünüyorum. Interpol'ün Ergenekon ve İrticayla Mücadele Planı
davalarının firari sanıkları hakkında Türk makamlarının yaptığı kırmızı
bülten
başvurularını reddetmesi de bu tür derin ilişkilerle irtibatlı olabilir.[7]”
Türkiye'de kara
propaganda merkezi adeta fabrika gibi işlemektedir. Bu kadar yandaş
hukukunun
tesis edildiği başkaca bir ülke belki de hiç olmamıştır. Bir ülke hiç
bu kadar
ihanete uğramamıştır!
Derin ilişkilerle irtibatlı olduğu söylenen sanıklar vs.
Kara propaganda o kadar artmış ve belden aşağıya, Atatürk'ün diktatör
olduğunu
dahi söyleyebilen Hilal Kaplan gibilerinden, bavullarla emniyetten
savcılığa
belge götüren Mehmet Baransu'lara ya da Kuvayi Milliye karşıtı Said-i
Kürdi'yi
efsanevi kahraman olarak tarihsel gerçeklikleri bozundurup göklere
çıkartan Yusuf
Kaplan'lara, Abdülkadir Selvi'lere, Ali Bayramoğlu gibilere kadar
herkes, kara
propagandanın tek sesli korosu olarak icrada bulunmaktadırlar.
Zaman
Gazetesi yazarı
İslamcı Ali Bulaç'ın dahi, NATO'yla ilişkileri sorgulayan, İslam
dünyasıyla
NATO'nun hiçbir zaman bir araya gelemeyeceğini ifade ettiği yazıları
bile
yadırganmıştır.
Ancak Ali Bulaç'ın saptamaları dikkatle okunacak niteliktedir.
Bulaç şunları ifade etmiştir:
“İslam Dünyası ile NATO arasında
çıkar
birliği yoktur ve bu NATO'ya üye olan bütün ülkeler için geçerlidir.
Yani
konumlanışı, yeni tehdit değerlendirmesi ve el'an yürüttüğü savaşlar
dolayısıyla Türkiye de, ilk ve son tahlilde İslam Dünyası'nın yanında
değil,
NATO ittifakının aktif üyesi olması hasebiyle İslam Dünyası'nın
karşısında, ona
hasmane tutuma sahip bulunan küresel bir gücün yanında yer almış
bulunmaktadır.
Dünyanın enformasyon donanımını kendinde toplamış bütün stratejistleri
ve
uzmanları bir araya getirseniz, bu gerçeği değiştiremezsiniz…
NATO'nun
müdahaleleri giderek genişliyor. Suriye, Lübnan, İran ve başka İslam
topraklarına da yayılabilir, biz Türkiye olarak yine propoganda
makinasını
hareket geçirip "Ne kadar büyük bir ülke olduğumuzu, bölge halkının
bizi
nasıl hayranlıkla izlediğini, işgal altındaki ülkelerde Müslüman halk
Türk
bayrağını görünce nasıl hüngür hüngür ağladığını" anlatmaya
çalışacağız.
Bir gün bakacağız ki, İslam Dünyası tümüyle tıpkı Moğol ve Haçlılar
zamanındaki
gibi yabancı güçlerin istilası altına girmiştir, biz de bu istilanın
parçası
olmuşuz. Ki benim kaygım zaten o güne gelmeden bizim de aynı istilaya
uğrayacak
olmamızdır.[8]”
Bulaç
bir başka yazısında:
“28
Kasım 2006'da Letonya'nın başkenti Riga'da
gerçekleştirilen NATO zirvesi tarihinin önemli kararlarından birini
almıştı.
Buna göre NATO
sadece askeri olarak değil, "medeniyetler ittifakı"
çerçevesinde de kendine yeni bir misyon belirliyordu.
NATO 1949'da kurulduğu
tarihten 1989'a kadar Sovyetlere ve Doğu Bloku'na karşı bir savunma
ittifakı
olarak iş gördü. 1990'ların başından itibaren "bölgesel krizlere karşı
müdahale gücü" olarak yeni bir görev tanımı yaptı, Riga zirvesiyle yeni
bir misyon üstlenme aşamasına geldi.
Paradox, NATO'nun
en büyük gücü -ve
aslında gizlenemez patronu- olan ABD'nin bir yandan "medeniyetler
çatışması" tezi çerçevesinde (hâlâ) Ortadoğu'da operasyonlar yürütür ve
çatışmaların -mezhep ve etnik savaşların- derinleştirilmesine
çalışırken, öte
yandan BM'nin öncülüğünde başlatılmış bulunan "medeniyetler ittifakı"
zemininde NATO'ya yeni misyonların yüklenmesine onay vermesidir.
Hemen söyleyelim,
paradox gibi görünen şey, zahirde olanla zamirde olan arasındaki söylem
farkından kaynaklanmaktadır, gerçekte Batı cephesinde yeni bir şey yok.
Dönemin NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop
Scheffer, birliğin artık "jandarma rolü oynama" yerine, "küresel
ortaklıkları sağlamlaştıracak bir rol üstlenmesi" gerektiğini
söylemişti…
NATO'nun "medeniyetler ittifakı" çerçevesinde yeni bir pozisyon
alması ve kendine küresel ortaklar araması yeni bir cephenin teşkili
anlamına
gelir ki, bu ittifakta yer alacak medeniyetler içinde "İslam
medeniyeti"nin asli ve sahih hüviyetiyle yer almayacağı sonucu çıkar.
NATO'nun yeni konseptine göre, ittifak halinde olan medeniyetlerden
eğer İslam
ittifakı içinde yer alacaksa, "Batı'nın küresel çıkarlarına itiraz
etmeyen,
Batı değerleriyle uyum içinde olan İslam" olacaktır, itiraz edenler
hakkında verilecek hüküm "terörist" ilan edilip etkisiz hale
getirmektir.[9]”
NATO, 4 Nisan 1949'da
Sovyetler Birliği'ne ve komünizm
tehlikesine karşı Avrupa'nın güvenliğini sağlamak üzere kurulmuş askerî
bir
ittifaktı. 1990'lara kadar bu amaçla görev yapması anlaşılır bir
durumdu. Ne
var ki 1991'de Sovyetler'in tarih sahnesinden çekilmesinden, komünizmin
çökmesinden ve Varşova Paktı'nın dağılmasından sonra, "illet ortadan
kalkınca hüküm de ortadan kalkar" fehvasınca NATO'nun da
kendini
feshetmesi gerekirdi.
Soğuk Savaş boyunca tehdit ya ittifaklardan veya ulus
devletlerden kaynaklanıyordu, bu tarihten sonra tehditler organize suç
örgütleri, insan kaçakçılığı ve terörizm gibi kaynağını sosyo-ekonomik
sorunlardan
alıyordu ki, bu sorunların çözümü askerî güç kullanmak değil, sosyal ve
ekonomik tedbirler almak, daha adil ve yaşanabilir uluslararası bir
düzen tesis
etmekten geçiyordu.
"Küreselleşme" adı altında bütün dünyaya
dayatılan liberal kapitalizm eşitsizlikleri derinleştirdikçe çatışma ve
tehdit
potansiyelleri o oranda arttı. Batı, sorunu, adaletli ve paylaşımcı bir
düzenle
çözmek yerine, daha çok askerî güç oluşturmakta, NATO'yu "küresel
jandarma"ya dönüştürmekte buldu.
Bosna ve Kosova müdahalelerinden sonra, bu sefer
müdahale alanını İslam
dünyasını merkez alarak "kitle imha silahlarının yaygınlaşması; çökmüş
devletlerde ve rejimlerde ortaya çıkan kaosun istikrarı bozması ve
terörizm" gibi gerekçelerle tehdit tanımını kendisi yaparak her yere
müdahale
edebileceğini deklare etti ve bunu yaptı da.
NATO 1999'da
genişleme kararı
aldı, 2006 Riga zirvesinde Bosna ve Kosova operasyonlarını öne sürerek
sınır
ötesi operasyonlar kararı aldı -Afganistan ve Irak'ta görevler
üstlendi- hiç
üstüne vazife değilken "insanî görevler" adı altında ülkelerin -tabii
sadece İslam ülkelerinin- eğitim, sosyal ve ekonomik yapılarına
karışmaya
başladı.
Halen NATO'nun askerî operasyonları, işgal ve bombalamaları sürüyor.
Temmuz 2011'de aynı anda NATO kuvvetleri tam 6 İslam ülkesini
(Afganistan,
Pakistan, Yemen, Irak, Libya ve Somali) bombaladı, binlerce masum
insanı
katletti.
Yeni dönemde NATO'nun belirlediği stratejik
hedefleri şu
şekilde sıralamak mümkün:
1) İslam dünyasının Batı karşısında -veya Batı'nın
izni dışında- güç birliği oluşturmasına imkân vermemek;
2) Batı'ya karşı
koyabilecek herhangi bir gücün teşekkülüne engel olmak;
3) Bölgede İsrail'den
daha güçlü ve daha etkin bir gücün oluşmasına fırsat vermemek.
4) İslam
dünyasının enerji kaynaklarını, enerji nakil hatlarını, beşeri ve tabii
zenginliklerini kontrol etmek;
5) İslam'ın
sosyo-kültürel bir din, alternatif bir medeniyet ve bölgesel-küresel
bir sistem
olarak iddia sahibi olmasının önüne geçmek.[10]”
Ali Bulaç'ı gerçekleri
yazmaya iten nedenler, kara propagandanın bu denli kirli bir medya
imparatorluğu kurmasından başkaca bir anlam ifade etmemektedir.
Bulaç, NATO'yu
İslam dünyası ve Türk dünyası için batının bir suikast silahı olduğunu
ifade
etmesi ve medeniyetler ittifakı, dinlerarası diyalog gibi çabalarla
İslamiyetin
İsevileştirilmesi projesinin yaşamsal önemde olduğunu bir kez daha
anımsatmamıza yardımcı olmuştur.
“Eğer
bugün darbeleri sanık sandalyesine
oturtabiliyorsak, burada siyasi iradenin hakkını da vermemiz gerekiyor.
En
büyük pay, yaptığı güçlü liderlikten dolayı Başbakan Erdoğan'a ait.
Böylece
ürkek demokrasiden, erkek demokrasiye geçtik.[11]”
diyebilen yazarların olduğu bir ülkede, Ali Bulaç'ın
etkisi ne kadar olabilecektir, tartışmalıdır.
Ya da:
“Türkiye'nin vesayet
düzeni uzun süre bu duygu ve güdülerle savaştı. Kökleri koparmaya,
kimliği
yontmaya çalıştı. Soruyu ve bilmeyi yasak, merakı tehlikeli kıldı.
Bunun
içindir ki, Türkiye'nin 1980 sonrası yaşadığı değişimin, en önemli
yönü,
toplumun tarihi, kökü ve kimliğiyle buluşmasıdır. Rejimin bunlarla
tanışması ve
barışmasıdır.[12]”
diyebilen kara propagandistin olduğu bir ülkede...!
Halbuki 12
Eylül ruhu, dışa
açılmanın, dış ticarette liberalleşmenin, mali politikaların sınırsız
ve
sorunsuz uygulanmasının, gelir ve vergi dağılımı adaletsizliğinin, yeni
sömürgeciliğin
iç yansıması olarak yaşarken, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidarını
da buldu.
12 Eylül’ün seçimsiz dönemi ve seçimli dönemin tek parti iktidarı
dönemi dahil,
önceki dönemlerde, “sermaye sınırsız korunup, emek sınırsız
bastırılırken”,
AKP, eksikleri tamamlayarak uygulamaları pekiştirdi; Daha da önemlisi,
dinsel
ve etnik etkileri kullanarak, toplumu gericilik çukuru içine atarak
yaşam
tarzını sindirdi.[13]”
12 Eylül
rejiminin çocuğu olan AKP, 12 Eylül'le hesaplaşma adı altında
mağduriyetini
dillendire durmuş ve ardından da 28 Şubat “darbesi”ni gündeme
yerleştirmiştir.
Elbette yine aynı kanaatlerle ve aynı kavram bozundurmalarıyla:
“vesayet düzeni
kalkıyor”, “darbeciler yargılanıyor”, “intikam alınıyor”...
28
Şubat'ın generallerinden olan ve AKP'ye yakın bir şirkette yönetim
kurulu
üyeliği yapan Orgeneral Çevik Bir hakkında tutuklama kararı çıkarılmış
ve
kendisi 28 Şubat'ın mimarı olarak hapsedilmiştir.
Middle East Quarterly
dergisinde on yıl önce, “İstikrar için formül: Türkiye artı İsrail”
başlığı altında
özetle şunları söylemişti, Çevik Bir:
“Necmettin Erbakan
İsrail’i, ebedi bir
düşman olarak görüyordu. İsrail ile Ankara arasındaki anlaşmaları iptal
etmeye
söz vermişti.(...) Ülkenin yüzünün İslâm’a dönmesini ve İsrail ile
ilişkilerin
riske atılmasını izlemeyeceğiz. Erbakan kontrol altında tutuldu.
Türkiye,
İsrail ve MGK baskısıyla İslâmcı Başbakan, istifasını sundu.”[14]
Senaryo
açık bir biçimde ortadaydı:
“30-31 Mayıs 1998
tarihlerinde ABD’de Amerikan
Ulusal Savunma Enstitüsü bir toplantı düzenledi. Eski CIA Ankara
İstasyon Şefi
Graham Fuller ile ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi
görevlisi
Prof. Henry Barkey, toplantıda senaryolarını açıkladılar.
Senaryoya göre
“Kahramanmaraş, Sivas, Erzincan, Kayseri ve Çorum’da cuma namazında
camilerde
bombalar patlayacak. Ayaklanan halk, valiliklere, kaymakamlıklara
yürüyecek.
Polis halkın önüne geçemeyince askeri birlikler devreye girecek.
Laik-anti
laik, Alevi-Sünni çatışması patlak verecek. Ağırlıklı olarak Sünnilerin
safına
geçen polis, askeri birliklerle çatışmaya girecek. Radikal İslamcılar,
ayrılıkçı Kürtlerle birleşerek orduya karşı silâhlı mücadeleye
başlayacaklar.
Orduda çözülmeler baş gösterecekti.”
Böyle olmadı ama Cumhuriyet mitingleri ile
o karşıtlık oluşturuldu ve muhafazakar halkın tepkisi sağlanarak AKP,
iktidara
getirildi. Bu arada Amerika’nın cami bombalama planlarından Türk
Silahlı
Kuvvetleri mensupları sorumlu tutularak hapse atıldı..
ABD, 1997 yılının
haziran ayında, AKP iktidarın bugünkü açılım söylemi ile bire bir
örtüşen bir Türkiye
raporu hazırlatmıştı. Yine Graham Fuller ve Henri Barkey imzasını
taşıyan
raporda,
“Bir değişim gerçekleştirmek için sivil politik liderler çok zayıf.
Türkiye’de bu sorunu askeri olmayan yöntemle çözme cesaretini
gösterecek lider
yok”
deniyor ve cesur bir lider bulunması gerektiği işleniyordu.
Refah
Partisi’nden sonra Fazilet Partisi’nin de kapatılacağı süreçte, Graham
Fuller
Türkiye’de artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ileri sürüyor ve
“Fazilet
Partisi’ndeki gençlerin baskın çıkacağını ve Yenilikçi Hareket’in
ılımlı İslâma
liderlik yapacağını” söylüyordu!
Fuller bu sözleri Abdullah Gül ile gizli bir
görüşme yaptıktan sonra söylemişti. Nitekim aranan lideri buldular ve
iktidara
getirdiler.
Yetmedi, Büyük Orta Doğu Projesi eş Başkanlığına tayin ettiler.
Yetmedi, Erdoğan’ı Arap Baharı’nın öncüsü haline getirdiler.
Yetmedi, Libya’ya
NATO gücünü davet ettirdiler. Yetmedi, Kandil’e operasyon için
Türkiye’nin
Güneydoğusu’na NATO’yu davet ettirdiler.
Yetmedi, Suriye sınırına NATO gücünü
davet ettirdiler... Bu davetler yapılırken de Türk kamuoyunu, içerideki
operasyonlarla oyaladılar. Direnç odaklarını, etkisizleştirdiler. 28
Şubat
Amerikancı bir darbeydi. Türkiye’nin ABD ile birlikte Irak’a girmesinin
en
hararetli savunucusu da Çevik Bir idi. Şimdiki iktidar da Amerikancı...
Amerikancıların Amerikancılardan hesap sorması tamamen hedef
saptırmadır.
Türkiye’nin Suriye üzerinde sürdürdüğü Amerikancı operasyonu örtme ve
gizleme
işlevi görmektedir. Dizginler Amerika’nın elindedir.[15]
Yeni
Osmanlı, Yeni Sol, Yeni Düzen
ve Aynı Sömürge Türkiye
1947
sonrasında batılı dünya düzeninin 'sadık' bir müttefiki olan Türkiye
son
dönemde daha da ötesine geçti. Şimdi aynı zamanda 'stratejik ortak'
konumunda.
Bu ortaklık genelde 'doğudan gelen' tehditlere karşı yapılmaktaydı.
Irak'la
başlayan süreç İran ve Suriye'yle sürecekti.
İthal tehdit algılamalarıyla örülü bir siyasal ortamı oluşturmanın
koşulu,
elbette ki muhalefetin niteliğinin belirlenmesinden geçmekteydi.
İktidar sadık
müttefik olarak konumlandırılmıştı ki, bağımlı bir muhalefet de
pekiştireç
olacaktı.
Hatta Graham Fuller, açık ve seçik olarak: “Türkiye'de daha çok sol
hareket görmek isterdim” diyecekti! CHP'nin muhalif(!) varlığı
yetmemekteydi.
CIA, yeni ve özgün fikirleriyle, Türkiye'nin yeni konumuna uygun bir
sol(!)
tasarlamaktaydı. Taraf, Birikim çevresinde toplanan “eski solcu liberal
yığınak”la işi götüremeyeceklerini, onların miadını doldurduklarını ve
sol
harekete yeterince nüfuz edemediklerini düşünmüş olacaklar ki,
“içeriden bir dönüşüm” arzulamaktalar.
Bundan sonrası için her sol söylemle
oluşturulmuş yapı, mevcut sol siyaset üreten kesimlerdeki radikal ya da
tereyağından kıl çeken ince hareketlerle yapılacak kadro değişimleri
bile
izlenmesi gereken konular olacaktı.
Yapılacak
yeni düzenlemeler ya da benimsenecek yeni söylemler, Noam Chomsky'nin
solculuğuyla eş değer olacağı aşikârdır.
Chomsky, Ortadoğu'nun
Osmanlılaştırılmasını uzun vadede akla yatkın bulmaktadır.
Nihai olarak,
ABD'nin, İsrail ve uzun vadede Türkiye aracılığıyla Ortadoğu'nun
birbirine düşman
etnik ve dinsel cemaat devletçiklerle, Osmanlı İmparatorluğu gibi bir
sistemi
Ortadoğu'nun ihya edilmesi olarak düşünür. Bu planın Türkiye'de ilk
uygulayıcısı Turgut Özal'dı.
Şimdiki uygulayıcısı başbakan Erdoğan'dan daha da hevesli olan ve
uluslararası
arenada da kabul gören Ahmet Davutoğlu olduğu gün gibi açıktır.
Mehmet Ali
Güller'in saptamasıyla,
Davutoğlu'nun taşeron müttefikliği şöyle açıklanabilirdi:
“Dışişleri Bakanı
Ahmet DAvutoğlu Ortadoğu'da “yüzyılın muhasebesi yapıldığını”
belirterek hedefini
ilan etti:
'Ortadoğu'dan
çıkışımızın 100. yılı... 1911'le 1923 yılları arasında
nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011'le 2023
yılları
arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Uluslararası
düzeni
de yeniden inşa edeceğiz.”
Davutoğlu, 'Ortadoğu Birliği' diye isimlendirilen
Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında imzalanan deklarasyon
sonrasında
yaptığı açıklamada: “İnşallah
zamanla bu diğer bölge ülkelerini de kapsayacak
şekilde gelişecektir.” dedi.
Davutoğlu, Washington'da kendisiyle röportaj yapan
gazeteci Jackson Diehl'e “Osmanlı milletler topluluğu” hedefini
anlattı:
“İngiltere eski sömürgeleriyle bir
milletler topluluğu halinde, neden Türkiye
eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya'da
yeniden
liderlik kurmasın?”
demekteydi. Türkiye, dışişlerinde Amerikan hakimiyet ve
yakın müttefik stratejisine uygun konumlanmaktaydı.
“Türk
askerinin Afganistan'da ne işi var” diye soranlara,
“İçine kapalı bir
butik
devlet mi istiyorlar? Türkiye bir butik devlet değildir. Türkiye
dünyaya açık
bir devlettir ve güçlü bir devlettir. Güçlü bir devlet olmanın gereği
de budur.
Bunu yapmak durumundayız.”
diye yanıt veren Tayyip Erdoğan, ABD'nin “açıklık”,
“stratejik müttefiklik” bağlamına vurgu yapmaktaydı.
“ABD'nin en çok önem
verdiği şey, dünyanın her tarafının ABD'nin askeri müdahalesine açık
tutulmasıdır. Hem NATO'nun yeni Strateji kavramına, hem de ABD'nin yeni
güvenlik stratejisinde, NATO ve ABD'nin, görülecek lüzum üzerine
dünyanın
istediği yerine müdahale hakkına dokunulamayacağının altı döne döne
çizilmektedir. Bu hakka dokunmaya kalkışanların nasıl yanacağı,
diplomatik
dilin sınırlarını zorlayacak bir biçimde betimlenmeye çalışılmaktadır.
Bu
hakkın lafta kalmayıp, gerçekten kullanılabilir olması için de ABD'nin
gerekli
gördüğü yerlerde askeri üsler oluşturmasının önemi vurgulanmaktadır.
Buna göre
söz konusu olan, dünyanın gerisinin ABD ve Batı'ya açık tutulmasıdır. O
zaman,
kendi topraklarında ABD'ye askeri üs sağlayanlar, dünyayı kendi
ülkelerine değil,
ülkelerini ABD'ye açmaktadırlar. Dünyaya açık devletten kasıt budur.
ABD,
dünyanın diğer ülkelerinin kendi malî sermayesinin ve doların
dolaşımına açık
tutulmasını istemektedir. Son otuz yıldır, ezilen ya da gelişen
dünyanın milli
devletlerinin tasfiyesi için bütün gücüyle uğraşması bu nedenledir.
Hatta kendi
icadı olan, “Ilımlı İslam”ın en önemli yönünü, “İslam'ı, Batı'yla
bütünleşmenin
önüne engel çıkaran bütün unsurlarından arındıracak yeni bir tefsire
tabi
tutma”nın oluşturması da bu amaçladır. Açık ekonmiden kasıt da budur.”
Richard
Holbrooke, Amerikan emperyalizminin Türkiye'yi tanımladığı biçimde,
siyasal
ortamı “ılımlı islam demokrasisi”yle anmaktaydı:
“11 Eylül'den
beri, ABD
dünyanın her yerinde ılımlı İslami demokrasiler istiyoruz diyor. İşte,
sadece
iki tane var. Türkiye ve Malezya. Türkler çok dramatik seçim yaptı.
Barış
içinde ve dürüst seçimler oldu. Ilımlı bir Müslüman parti, meşruiyetini
Türkiye
Cumhuriyeti'ni kuran Atatürk'ten alan ünlü milliyetçi partileri mağlup
etti. Bu
ılımlı Müslüman parti, İsrail'le de iyi ilişkiler içinde ve AB'ye
üyelik
istiyor. Ben de bunu kuvvetle destekliyorum.”
Holbrooke, Amerika'nın hedeflediği ılımlı islam siyasetinde başrol
oynayan
AKP'yi destekliyordu.
12 Eylül'ün sonucu neo-liberal politikalarda belirleyici
olan islamcı, liberal entelektüel tortunun nasıl bu başarıyı yakaladığı
da
ABD'nin çıkarlarıyla barışık olmasıyla açıklanabilirdi.
“TÜSİAD ve ABD
için
Erbakan, yüzü Doğu'ya dönük, anti-liberal ve anti Batıcı olarak
güvenilir bir
siyasi lider değildi.”
örneğin ve “28 şubat 1997'de, ABD-TÜSİAD mutabakatıyla
TSK'nın postmodern darbesi geldi...
28 Şubat sonrası TÜSİAD, elindeki son
merkez sağ – merkez sol barutunu da 2002'ye kadar tüketti. 2002
seçimlerinde,
bitkin atlarının yerine koşacağı dingin atı yoktu TÜSİAD'ın.
28 Şubat'ta
defterini dürdükleriyse Milli Görüş gömleklerini atarak Gülen ve
ABD'yle
mutabakat sağladılar, iktidara talip oldular. 12 Eylül mahsulü seçim
barajının
da yardımıyla tek başlarına iktidara geldiler. Şimdi, hesap sırası
İslamcı fillerdedir.
Yargı-asker vesayetinden, TÜSİAD'dan hesap sorulup sivil darbelerini
yaparlarken kendi içlerinde de AKP Cemaat hesaplaşmasına tutuştular ve
böyle
sürüp gidiyor.”
Yakın
tarihimiz, irticayla mücadelede bir ehven-i şercilikle geçmişti.
Sermayeyle
ordunun kucağında büyüttüğü İslam yalnızca, dört bir yandan çıkmaya
başlayan
tesettür giyim mağazalarını değil, aynı zamanda Amerika'ya ve sermayeye
göre,
komşu ülkelerle fazla dostluk heveslisi, fazla “İsrail ve Hıristiyanlık
karşıtı” Erbakan'ı da yükseltince fren gerekmişti.
28 Şubat, Erbakan
karşıtlığıyla yetinmişti, Gülen'e dokunulmamıştı. 28 Şubat'ta İmam
Hatip
liselerinin orta kısımları kapatılırken, Gülen'in öncülük ettiği 150
civarındaki kolejden bir tanesinin bile kapatılmaması olgusunu, ehven-i
şerci
bir tavırla değerlendirmek mümkündü. 1999'da Ahmet Taner
Kışlalı ve 2002'de
Necip Hablemitoğlu öldürülüyor ve “Batıcı yeni islamcılar”la Gülen
yükseliyordu.
AKP
faşizminin Türkiye'yi getirdiği nokta, ileri demokrasiyle ya da
demokrasinin
herhangi bir türeviyle açıklanabilir bir durumla bağdaşmamaktaydı.
AKP ileri
demokrasi savlarıyla gelmişti ve ahmak liberallerin, birtakım eski
solcu
taslaklarının gözlerini boyamayı da başarmıştı. Sonra yırtıcı hayvanlar
gibi,
kurnaz ve örgütlü, hedeflerine adım adım ilerledi. Bugün geldiğimiz
noktada
ileri bir demokrasiden değil, olabilecek en kötü, en baskıcı, en
ikiyüzlü, en
ürkütücü bir yönetim biçiminden söz edebiliriz. Ülke siyasetinde yalan
ve
demagoji hiçbir zaman bu kadar ikiyüzlü bir kılığa bürünmemişti.”
diye tanımlıyordu, Ataol Behramoğlu.
Tayyip
Erdoğan'ın kalemşörlerinden Fehmi Koru,
Star'da, 28 Şubat Amerikancı
darbesinin 10. yılında Ertuğrul Özkök'ün
27.02.2007'de yazdığı yazı
hakkında,
'şu hüküm cümlelerini de okuyalım' diyor ve Özkök'ün
yazısından şu paragrafı alıntılıyor:
“Belki onuncu kez yazıyorum. 28 Şubat
sürecinde yazdığım her yazının altındaki imzam aynen duruyor. 28 Şubat,
Türkiye
demokrasisinin gerçek bir balans ayarıdır.”
Ergenekon, Balyoz vs.
soruşturmalarının
Türkiye'nin demokratikleşmesinin önünü açmak için yapıldığı gerekçeleri
sıralanmıyor muydu?
Yoksa başka bir ülkede mi okumuştum o yazıları,
değerlendirmeleri?
Türkiye'nin 'ileri
demokrasi'sini
inşaa ettiği varsayılan Ergenekon, Balyoz
soruşturmalarını yazan ve AKP'nin baş kişisinin 'kalemşörlerim'
dediği kargalar topluluğunun, hep bir ağızdan: 'demokrasi',
'vesayet sistemi', 'asker rejimi'
vs. lafazanlıklarıyla
sorumlu/sorumsuz herkesi zan altında bıraktıkları bir hukuksuzluk
ortamını
kendileri hazırlamamış gibi, geçmişin hesabını sorarken aynı dili
kullananların
tuzağına düşüyor.
Ha Ertuğrul
Özkök, ha Fehmi
Koru; ikisi de Amerikancı
çizginin 'ulu mimarları' oyununda, sahnenin dekorlarını kuranlardır.
Özkök'ün
Amerikancı darbe 28 Şubat'ta ne yaptıysa; şimdi Koru da 2002'de
iktidara gelen
Amerikan destekli Kürtçü-İslamcı siyasal partinin sivil darbesinde onu
yapıyor.
Hizmet, hizmettir anlayışı egemendir.
28 Şubat konusunda, laiklik
konusundaki
atılımlar neye yaramıştır?
Amerikan destekli bir iktidarın yapı taşları daha
1994'lü yıllarda, bizzat Amerikan ajanlarıyla görüştürülüp; Abdullah
Gül'ün
geleceğin başbakanı olarak
görülmesinden; Tayyip Erdoğan'ın geleceğin lideri
olarak
tanımlanmasından bellidir.
Meseleyi dallanıp, budaklandırmanın anlamı var mı
bilmiyorum? Duru bir bilinçle, sakin bir kafayla düşünüldüğünde; 28
Şubat da,
2002 Amerikancı sivil darbe de ortadadır!
Kaldı
ki, 7
Şubat 2009’da eski Refah Partisi milletvekili Bahri
Zengin şunları
söylemişti:
“28 Şubat öncesinde
1-2 yıl boyunca Refah Partisi içinde görüş ayrılığı çıktı;
anti-Amerikan
Erbakan’a karşı, ABD ile işbirliği yapılarak amaca ulaşılacağını ifade
edenler
bulunuyordu.”
Zaten 28
Şubat süreci başlarken ABD büyükelçiliğinde ve İstanbul büyük sermaye
çevrelerindeki hareketlenmelerin izi sürüldüğünde, “ılımlı ve uyumlu
İslam
formülüne 28 Şubat süreci ile ulaşıldığı açıkça görülür”.
Amerika
tamamen işin
içindedir.
Erol Manisalı'nın çözümlemelerine göre 28 Şubat’ın sonuçları:
- Kimi askeri çevreler, “şeriatçı düzen yavaş yavaş yerleştiriliyor ”
düşüncesi
ile ve “iyi niyetle” tepki gösteriyorlardı . (ABD - Batı Çalışma Grubu
- büyük
sermaye) üçgeni, bu “iyi niyeti” kullanarak harekete geçti.
- “Üçüncü dünyacı” ve ABD karşıtı Erbakan sıkıştırılıp tasfiye
ettirilerek onun
yerine “Batı kapitalizmi ve ABD ile işbirliğine soyunmak isteyen ılımlı
ve
uyumlu İslam iktidara getirilecekti.” Ve bu yapıldı.
- Avrasya ve İslam dünyasına karşı bir hareket olarak bu operasyon ABD
için çok
önemliydi. Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilerlemesi buna bağlıydı. İşin
nasıl
tezgâhlandığı Rand Corporation’ın Türkiye ve bölge raporlarında
yazılıdır.
Kimlerin hangi formülle getirileceği isimleriyle, cisimleriyle
sayılmıştı.
Bu bağlamda, “tamamen
karşı uçlarda gösterilmek istenen 28 Şubat süreci ve Ergenekon arasında”
ilginç ortak hedeflerin bulunduğunu görmek gerekir.
Her
ikisinden de kazançlı çıkanlar Amerika ve AKP olmadı mı?
|