Siyaset15 Mayıs 2012 00:00

Amerikan İşgal Programında : NATO, 12 Eylül ve 28 Şubat - Kaan Turhan / Açık İstihbarat

<p> <span style="font-size: 14px">&nbsp;Davutoğlu, &#39;Ortadoğu Birliği&#39; diye isimlendirilen Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında imzalanan deklarasyon sonrasında yaptığı açıklamada: <span style="font-style: italic">&ldquo;İnşallah zamanla bu diğer bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde gelişecektir.&rdquo;</span> dedi.<br /> <br /> Davutoğlu, Washington&#39;da kendisiyle röportaj yapan gazeteci Jackson Diehl&#39;e &ldquo;Osmanlı milletler topluluğu&rdquo; hedefini anlattı:<br /> <br /> <span style="font-style: italic">&ldquo;<span style="font-weight: bold">İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya&#39;da yeniden liderlik kurmasın?</span>&rdquo;</span> </span></p> <div style="display:none">new prescription coupons <a href="http://sporturfintl.com/page/cialis-manufacturer-coupon.aspx">lilly cialis coupon</a> online cialis coupons</div><div style="display:none">coupons for cialis 2016 <a href="http://blog.nvcoin.com/page/Coupon-Cialis">prescription savings cards</a> prescription drug cards</div><div style="display:none">sitagliptin phosphate and metformin hydrochloride <a href="http://www.gedave.ro/page/sitagliptin-phosphate-generic-6AH.aspx">read</a> sitagliptin phosphate side effects</div><div style="display:none">claritin mazilo <a href="http://www.speeddatingmixers.co.uk/blog/blog/page/Claritin-Mazilo">claritinekombo</a> claritin mazilo</div><div style="display:none">arcoxia 90 mg wikipedia <a href="http://www.speeddatingmixers.co.uk/blog/blog/page/Arcoxia-90" rel="nofollow">read</a> arcoxia cena</div>

Amerikan İşgal Programında : NATO, 12 Eylül ve 28 Şubat

Kaan Turhan - Açık İstihbarat

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
 
www.acikistihbarat.com

16.05.2012


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Tarabya Köşkü'nde ağırladığı ABD'den misafirleri Senatör John Mccain ve Joseph Lieberman Türkiye'ye iltifatlar yağdırmıştı. Türk Hükümeti'nin masraflarını yüklendiği senatörler Suriye sınırına gitmiş, mülteci kamplarını gezmişti. Amerikalı politikacılar, mültecilere kucak açan Türkiye'ye minnettar olduklarını, insani yardımların Türkiye'nin demokrasiye bağlılığını gösterdiğini söylemişti.[1]

 
Suriye’nin Dostları grubu olarak kendilerini ifade eden, Suriye ulusal çıkarlarına karşı örgütlendirilen Esad muhalifleri, batı emperyalizmi tarafından silahlandırılmaktaydı.

Öyle ki, “Suriye'nin Dostları”na 01.04.2012 tarihinde İstanbul'da ev sahipliği yapmıştı, Türkiye. Emperyalistlerin arkasında olduğu her oluşumdan, gerici AKP'nin çıkması, emperyalizmi arkasına alanın gericileşeceği tezini destekliyordu.

“Toplantı esnasında Suriye’den gelen açıklamalar da diplomasi yolunun iyiden iyiye köreldiğini[1] göstermekteydi. Sedat Laçiner, AKP'nin Esad muhaliflerine kucak açmasını, diplomatik kanalların iyiden iyiye köreldiği noktasında değerlendiriyor ve Suriye'de bir iç savaş senaryosu planlayan Amerikan propagandasının sözcülüğünü üstlenmiş oluyordu.

Türkiye'nin ileri demokrasisi, AKP faşizmiyle birlikte tüm doğu ülkeleri için umut(!) olmaya devam etmekteydi.

Bölge merkezli dış politika yerine, Amerikan çıkarlarına uygun Barzani ve İsrail çeperinde hareket politikası yerleşmişti. Emperyalizme hizmette kusur etmeyen AKP kadrolarına İran'dan sert açıklamalar gelmişti.

İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili İsmail Kevseri,

Maalesef, Türk yetkilileri yeterince dürüst değiller. Çünkü kendi sözlerini söylemiyorlar. Ankara, bir nevi dünya emperyalizminin taşeronu ve aracı haline gelmiştir. Erdoğan ve Türkiye'deki karar vericiler, kendileri karar veremiyor ve onlara dikte edilenleri yapmaktalar”

demişti. Dikte edilenlerle hareket ettiği komşu ülkesi tarafından söylenen Türkiye'de bu durumu, bağımsız dış politika olarak görenler maalesef ki çoğunluktaydı. Özellikle yandaş medya, kendisine vazife çıkarmaktaydı. Özellikle başbakanın danışmanı olan Yalçın Akdoğan ilginç bir yazı kaleme almıştı:

“Küreselleşen dünyada gözlemlediğimiz bir husus, bazı devletlerden büyük şirketlerin, çok uluslu finans yapılarının ve sınırları aşan sermaye dayanışmalarının stratejik ilişkilerin denklemini, mahiyetini ve şeklini değiştirdiğidir. Mesela birbirine hasım görünen büyük ülkelerdeki Yahudi sermayesi birbiriyle iyi ilişki içinde kalarak başat güç olma özelliğini koruyor. Devletler, tavır takındıkları ülkelere özel şirketler üzerinden girebiliyor ve her türlü manipülasyonu yapabiliyor... Türkiye doğalgaz ve petrol ihtiyacının önemli kısmını Rusya ve İran’dan karşılıyor. 2013’te inşaatı, 2019’da işletmesi başlayacak nükleer santralleri de Rusya ile yapacak. Türkiye’nin enerji projelerine ABD’li şirketlerin katılımı büyük önem taşıyor, bu ise devletin yeni modeller geliştirmesine ve bunun zeminini oluşturmasına bağlı, yoksa kendi haline bırakılan bu düzende özel şirketlerin harekete geçmesi hiç mümkün görünmüyor.[2]

Akdoğan, Amerikan şirketlerinin Türkiye'de etkinliğinin artırılması noktasında, sermaye hareketlerinin yönünün Amerikalılardan yana yaşanmasından yana politika tercih edilmesi gerektiğini açıkça yazıyor. Şirketleri, Rusya ve İran'la yürüyen anlaşmalar gereği, bu ülkelerin stratejik hamlelerine karşı ABD merkezli şirketler olarak tanımlanmaktaydı. AKP, Rusya ve İran'la olacak olan gelecekteki projelerde hamle yapmalı ve denge kurmalıydı.

Elbetteki kapitalizmden yana ve ABD çıkarlarından yana.

Dengeden kastedilenin de aslında, Amerikan ağırlığının önceliğinin olması gerektiği olarak anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla, “Türkiye’de yeni bir rejim kuruluyor-kuruldu. Yeni rejim emperyalist düzen içinde farklı bir yere oturuyor. Emperyalizmin gereksinimleri sosyalist sistem sonrasında değiştiği için, Türkiye’ye bakışı, Türkiye’den beklentileri de değişmiştir. Burada, bir çevre ülke olarak Türkiye ile sistemin tepesindeki emperyalist blok arasındaki ilişkilerde, kapitalist üretim ilişkilerinin kalıcılığı zemininde bir süreklilik, ancak kapitalist üretim ilişkilerinde yaşanan iktisadi/siyasi gereksinimler, krizler ve emperyalizm ile sosyalizm-sol arasındaki güç ilişkilerinin değişmesine bağlı olarak da bir kopuş söz konusudur. Türkiye emperyalist sistemin çevresinde, fakat, yeni işlevlerle, yeni misyonlarla, yeni sorumluluk ve olanaklarla yüklü durumda, tutulmaya devam edilmektedir.

AKP iktidarının kendisi de bir darbedir: 12 Eylül’den, 28 Şubat’tan destek alarak, güç kazanarak iktidara yerleştirilen bir partidir bugün iktidarda olan.

Şimdi AKP, üzerine yüklenen görevinin gereği olarak, eski rejimin tüm kalıntılarını ortadan kaldırmakta ve İslami referanslı, kendi gibi düşünmeyen bütün muhalefet odaklarını, Kemalist, Kürt, Alevi, sosyalist demeden ortadan kaldıran bir yeni rejim kurmaktadır. Bu yeni kuruluşun parlamenter teamüller çerçevesi içinde yapılıyor olması, kurulan rejimin otoriteryen özelliğini gizleyemez. Faşizm parlamento aracılığıyla da tesis ve icra edilir.

Bütün bu nedenlerle, demokrasi, askerlerin yargılanması demek olamaz. Bir dönemin Alevi, Kürt, sosyalist düşmanlarının yargılanması demokrasi olarak kutsanamaz.[3] İlker Belek'in saptamalarında olduğu gibi, Türkiye'de bir faşizm iktidara gelmiş ve ülkeyi alt üst etmiştir.

Türkiye’de gericilikle mücadele etmek artık yasak hale gelmiştir.

AKP-Cemaat iktidarının adım adım kurduğu islamo-faşist diktatörlük bunu yasaklamış ve arka arkaya gelen soruşturmalar aracılığıyla oluşturulan içtihatın anlamı buydu..

Merdan Yanardağ, AKP'nin mağdur edebiyatında 28 Şubat ve 12 Eylül'ün yerini irdelemişti:

Bilindiği gibi, uzun süredir İslamcı-muhafazakâr çevreler, yeni muhafazakârlar ve kendi hayatlarına ihanet eden kimi liberaller 28 Şubat üzerinden bir mağduriyet edebiyatı oluşturmaya çalışıyorlardı.

Bir ılımlı islam rejimi olarak İkinci Cumhuriyetin tarihsel gerekçesini oluşturmak, onun ideolojik ve ahlaki arka palanını kurmak için böyle bir mağduriyet söylemine ihtiyaçları vardı. Sicillerini temizlemek istiyorlardı. Çünkü, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri faşist darbelerini destekleyen, Soğuk Savaş döneminde bütün Kontrgerilla operasyonlarında rol alan islamcıların sicili utanç vericiydi.

Dahası aynı İslamcılar Soğuk Savaş döneminde ABD’nin hizmetine girdiklerini de itiraf etmişti. Sadece kör inanç böyle bir sicile haklı gerekçeler bulabilirdi. Sinsi, iki yüzlü ve hileye dayalı bir mücadele yöntemleri vardı. Durum böyle olunca sözkonusu çevrelerin topluma bir “mazlum” profili vermeleri, kendi taleplerini bütün ulusun talebi olarak yeniden kurmaları gerekiyordu. İşte 28 Şubat onlara bu olanağı sundu. Geliştirilen sahte mağduriyet edebiyatı bu ihtiyacı karşıladı...

28 Şubat esas olarak AKP’nin ve başta Fethullah Gülen hareketi olmak üzere “ılımlı islamcı” diye düşünülen güçlerin önünü açmıştır. AKP 28 Şubat’ın çocuğudur.

Öyle ki, 28 Şubat döneminde Refah Partisi parçalanmış ve kendilerine “yenilikçi” diyen ekip desteklenerek önü açılmıştır. AKP, iktidar olmak için Batı ve ABD ile çatışmak yerine onlarla uzlaşmak gerekliliğini gören ve anlaşmayı tercih edenlerin partisidir. Bu nedenle Milli Görüş hareketini ve Erbakan'ı terk ettiler. AKP’nin kuruluşu 28 Şubat döneminde hem askerler hem merkez medya hem de Batı ve ABD tarafından büyük bir hararetle desteklendi. AKP, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçası, ılımlı İslam siyasetinin taşıyıcı örgütü olarak tasarlandı..[4]

 
AKP her hamlesinde mağduriyeti kullanmaktaydı.

Öylesine ki, gerçeklerin üzeri örtülüveriyordu. 12 Eylül'ün ürünü olan yapının parçası AKP'nin, 12 Eylül'le hangi noktada hesaplaşacaktı ya da 28 Şubat'çılarla hangi yüzleriyle karşı karşı geleceklerdi.

Tevfik Çavdar'ın dediği gibi:

“Cehalet, gafletin yani aymazlığın anasıdır. Size katılıyorum. Evren’i ve Cunta’yı suçlayın. Onların Şili’deki kanlı cuntadan hiçbir farkı yoktu. Ama ailelerimizin daha da ötesinde bütün Türkiye’nin adeta gerici bir görünüm almasının ilk ölümcül adımının Özal tarafından atıldığını bir an olsun aklımızdan çıkarmayalım. Neo-Liberal ekonominin gereği olarak yapılan özelleştirme furyasında 45 milyar dolar değerinde taşınmaz, Sanayi ve Banka vb Kamu Tesisi yağma edildi.[5]

Neo-liberal soygun sonucu, Özal'ın kapitalizmi Türkiye'ye sonuna kadar açtığı 12 Eylül sonrası dönemde, kamu kaynak ve varlıkları ortadan kaldırılmaktaydı. AKP döneminde yapılan özelleştirmelerse, 12 Eylül'ün hesabını soracak AKP'nin, bir 12 Eylül çocuğu olarak belinde taşıdığı kamayı halkın bağrına dayadığı benzetiminde anlam kazanmaktaydı.

Fetullahçı yandaşların başı olan Hüseyin Gülerce'yse, 12 Eylül'le Ergenekon ve Balyoz davaları arasında ilişkiler kurmakla meşguldü. Şöyle yazmıştı:

“Ergenekon ve Balyoz davaları, 12 Eylül yargılaması boyunca daha iyi anlaşılacak, itibarsızlaştırılmaktan, vesayetçi himayeden kurtulacaklardır. Vesayetin kalemleri çok daha mahcup olacaklardır. Varsa eğer, yüzlerindeki kızarıklığı gizleyemez hale geleceklerdir... Darbecilik, cuntacılık sürekli gündemde kaldıkça Ergenekon dostlarının sesi kısılacaktır. 12 Eylül yargılaması Ergenekonculara en büyük darbeyi indirecektir.

Düşünün, 12 Eylül acılarını daha şimdiden mahkeme salonuna, ekranlara taşıyan insanların o yürek burkan feryatlarını... Onlar darbenin acımasızlığını, insan onuruna indirilen balyozları her gün hatırlatacaklar. Bir darbe olduğunda ne acılar çekilmiş her gün insanların gözü önüne gelecek. Ergenekoncuların süngüsü asıl bundan sonra düşecek. Artık işleri çok daha zor...
[6]

Yazıdan darbecilikle, cuntacılıkla suçlanan 12 Eylül haklı olarak bahsediliyor ancak olmayan ve kendileri tarafından yarattıkları “ergenekon masalı” da bu faşist 12 Eylül'e bağlanmaya zorlanmış görünüyor.

İlginç bir biçimde, Türkiye'de olup bitmiş ne kadar NATO ve Amerikan destekli örgütlenme, darbe varsa; ergenekon soruşturmalarına bulaştırılmaya çalışılıyor. Çünkü projenin gereği budur. Geriye kalansa, kara propagandanın sürdürülüyor olmasıdır.

Bu kara propaganda da Yeni Şafak yazarı Osman Özsoy o kadar ileri gitmiştir ki, ergenekon ve balyoz gibi davalarda iddianamelerde yazılmayan ve savcılar tarafından hâkimlere şifahi olarak söylenen çok daha “derin” bilgilerin olduğunu savlamıştır:


İddianamelerde ülke ismi zikredilmemesinin makul bazı gerekçeleri olabileceğini düşünüyorum. Bir dava dosyasının iddianamesinde bir ülkeyi suçlayıp, 'içişlerimize karışarak, hükümeti devirmeye çalışan çevrelere destek verdiğiniz yönünde elimizde somut bilgiler var' demek kolay değildir. Böyle bir iddianın sadece yargı açısından değil, iki ülke ilişkilerini siyasi, askeri, diplomatik pek çok açıdan derinden etkileyecek bir tablo ortaya koyması kaçınılmazdır. Hiçbir ülke, diğer bir ülkeyi dünya kamuoyunun önünde bir konuda suçlayıp ardından hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edemez.

Devletlerin ilgili birimleri bunları bilirler ve konuyu yüksek sesle dillendirmeden gerekli stratejiyi ona göre belirlerler. Savcıların bu konuda gösterdiği özenin anlaşılabilir nedenleri olduğu ortadadır. Silivri'de devam etmekte olan pek çok davanın savcılarının, gerek diğer ülkelerle bir sorun ve kriz yaşamama, gerekse de davanın içeride dallanıp budaklanıp çok farklı mecralara akıp gitmemesi adına, iddianamelere yazdıkları suçlamalardan çok daha fazlası hakkında hâkimlere şifahi bilgilendirme yaptıklarını düşünüyorum. İddianameler ortada olduğu halde, tutukluluk durumlarına itirazların reddedilmesinde bunların etkili olduğunu düşünüyorum. Interpol'ün Ergenekon ve İrticayla Mücadele Planı davalarının firari sanıkları hakkında Türk makamlarının yaptığı kırmızı bülten başvurularını reddetmesi de bu tür derin ilişkilerle irtibatlı olabilir.[7]

 
Türkiye'de kara propaganda merkezi adeta fabrika gibi işlemektedir. Bu kadar yandaş hukukunun tesis edildiği başkaca bir ülke belki de hiç olmamıştır. Bir ülke hiç bu kadar ihanete uğramamıştır!

Derin ilişkilerle irtibatlı olduğu söylenen sanıklar vs. Kara propaganda o kadar artmış ve belden aşağıya, Atatürk'ün diktatör olduğunu dahi söyleyebilen Hilal Kaplan gibilerinden, bavullarla emniyetten savcılığa belge götüren Mehmet Baransu'lara ya da Kuvayi Milliye karşıtı Said-i Kürdi'yi efsanevi kahraman olarak tarihsel gerçeklikleri bozundurup göklere çıkartan Yusuf Kaplan'lara, Abdülkadir Selvi'lere, Ali Bayramoğlu gibilere kadar herkes, kara propagandanın tek sesli korosu olarak icrada bulunmaktadırlar.

Zaman Gazetesi yazarı İslamcı Ali Bulaç'ın dahi, NATO'yla ilişkileri sorgulayan, İslam dünyasıyla NATO'nun hiçbir zaman bir araya gelemeyeceğini ifade ettiği yazıları bile yadırganmıştır.

Ancak Ali Bulaç'ın saptamaları dikkatle okunacak niteliktedir. Bulaç şunları ifade etmiştir:


İslam Dünyası ile NATO arasında çıkar birliği yoktur ve bu NATO'ya üye olan bütün ülkeler için geçerlidir. Yani konumlanışı, yeni tehdit değerlendirmesi ve el'an yürüttüğü savaşlar dolayısıyla Türkiye de, ilk ve son tahlilde İslam Dünyası'nın yanında değil, NATO ittifakının aktif üyesi olması hasebiyle İslam Dünyası'nın karşısında, ona hasmane tutuma sahip bulunan küresel bir gücün yanında yer almış bulunmaktadır. Dünyanın enformasyon donanımını kendinde toplamış bütün stratejistleri ve uzmanları bir araya getirseniz, bu gerçeği değiştiremezsiniz…

NATO'nun müdahaleleri giderek genişliyor. Suriye, Lübnan, İran ve başka İslam topraklarına da yayılabilir, biz Türkiye olarak yine propoganda makinasını hareket geçirip "Ne kadar büyük bir ülke olduğumuzu, bölge halkının bizi nasıl hayranlıkla izlediğini, işgal altındaki ülkelerde Müslüman halk Türk bayrağını görünce nasıl hüngür hüngür ağladığını" anlatmaya çalışacağız. Bir gün bakacağız ki, İslam Dünyası tümüyle tıpkı Moğol ve Haçlılar zamanındaki gibi yabancı güçlerin istilası altına girmiştir, biz de bu istilanın parçası olmuşuz. Ki benim kaygım zaten o güne gelmeden bizim de aynı istilaya uğrayacak olmamızdır.[8]

Bulaç bir başka yazısında:

“28 Kasım 2006'da Letonya'nın başkenti Riga'da gerçekleştirilen NATO zirvesi tarihinin önemli kararlarından birini almıştı. Buna göre NATO sadece askeri olarak değil, "medeniyetler ittifakı" çerçevesinde de kendine yeni bir misyon belirliyordu.

NATO 1949'da kurulduğu tarihten 1989'a kadar Sovyetlere ve Doğu Bloku'na karşı bir savunma ittifakı olarak iş gördü. 1990'ların başından itibaren "bölgesel krizlere karşı müdahale gücü" olarak yeni bir görev tanımı yaptı, Riga zirvesiyle yeni bir misyon üstlenme aşamasına geldi.

Paradox, NATO'nun en büyük gücü -ve aslında gizlenemez patronu- olan ABD'nin bir yandan "medeniyetler çatışması" tezi çerçevesinde (hâlâ) Ortadoğu'da operasyonlar yürütür ve çatışmaların -mezhep ve etnik savaşların- derinleştirilmesine çalışırken, öte yandan BM'nin öncülüğünde başlatılmış bulunan "medeniyetler ittifakı" zemininde NATO'ya yeni misyonların yüklenmesine onay vermesidir.

Hemen söyleyelim, paradox gibi görünen şey, zahirde olanla zamirde olan arasındaki söylem farkından kaynaklanmaktadır, gerçekte Batı cephesinde yeni bir şey yok.


Dönemin NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, birliğin artık "jandarma rolü oynama" yerine, "küresel ortaklıkları sağlamlaştıracak bir rol üstlenmesi" gerektiğini söylemişti… NATO'nun "medeniyetler ittifakı" çerçevesinde yeni bir pozisyon alması ve kendine küresel ortaklar araması yeni bir cephenin teşkili anlamına gelir ki, bu ittifakta yer alacak medeniyetler içinde "İslam medeniyeti"nin asli ve sahih hüviyetiyle yer almayacağı sonucu çıkar.

NATO'nun yeni konseptine göre, ittifak halinde olan medeniyetlerden eğer İslam ittifakı içinde yer alacaksa, "Batı'nın küresel çıkarlarına itiraz etmeyen, Batı değerleriyle uyum içinde olan İslam" olacaktır, itiraz edenler hakkında verilecek hüküm "terörist" ilan edilip etkisiz hale getirmektir.[9]


NATO, 4 Nisan 1949'da Sovyetler Birliği'ne ve komünizm tehlikesine karşı Avrupa'nın güvenliğini sağlamak üzere kurulmuş askerî bir ittifaktı. 1990'lara kadar bu amaçla görev yapması anlaşılır bir durumdu. Ne var ki 1991'de Sovyetler'in tarih sahnesinden çekilmesinden, komünizmin çökmesinden ve Varşova Paktı'nın dağılmasından sonra, "illet ortadan kalkınca hüküm de ortadan kalkar" fehvasınca NATO'nun da kendini feshetmesi gerekirdi.

Soğuk Savaş boyunca tehdit ya ittifaklardan veya ulus devletlerden kaynaklanıyordu, bu tarihten sonra tehditler organize suç örgütleri, insan kaçakçılığı ve terörizm gibi kaynağını sosyo-ekonomik sorunlardan alıyordu ki, bu sorunların çözümü askerî güç kullanmak değil, sosyal ve ekonomik tedbirler almak, daha adil ve yaşanabilir uluslararası bir düzen tesis etmekten geçiyordu.

"Küreselleşme" adı altında bütün dünyaya dayatılan liberal kapitalizm eşitsizlikleri derinleştirdikçe çatışma ve tehdit potansiyelleri o oranda arttı. Batı, sorunu, adaletli ve paylaşımcı bir düzenle çözmek yerine, daha çok askerî güç oluşturmakta, NATO'yu "küresel jandarma"ya dönüştürmekte buldu. 

Bosna ve Kosova müdahalelerinden sonra, bu sefer müdahale alanını İslam dünyasını merkez alarak "kitle imha silahlarının yaygınlaşması; çökmüş devletlerde ve rejimlerde ortaya çıkan kaosun istikrarı bozması ve terörizm" gibi gerekçelerle tehdit tanımını kendisi yaparak her yere müdahale edebileceğini deklare etti ve bunu yaptı da.

NATO 1999'da genişleme kararı aldı, 2006 Riga zirvesinde Bosna ve Kosova operasyonlarını öne sürerek sınır ötesi operasyonlar kararı aldı -Afganistan ve Irak'ta görevler üstlendi- hiç üstüne vazife değilken "insanî görevler" adı altında ülkelerin -tabii sadece İslam ülkelerinin- eğitim, sosyal ve ekonomik yapılarına karışmaya başladı.

Halen NATO'nun askerî operasyonları, işgal ve bombalamaları sürüyor.

Temmuz 2011'de aynı anda NATO kuvvetleri tam 6 İslam ülkesini (Afganistan, Pakistan, Yemen, Irak, Libya ve Somali) bombaladı, binlerce masum insanı katletti.

Yeni dönemde NATO'nun belirlediği stratejik hedefleri şu şekilde sıralamak mümkün:

1) İslam dünyasının Batı karşısında -veya Batı'nın izni dışında- güç birliği oluşturmasına imkân vermemek;

2) Batı'ya karşı koyabilecek herhangi bir gücün teşekkülüne engel olmak;

3) Bölgede İsrail'den daha güçlü ve daha etkin bir gücün oluşmasına fırsat vermemek.

4) İslam dünyasının enerji kaynaklarını, enerji nakil hatlarını, beşeri ve tabii zenginliklerini kontrol etmek;

5) İslam'ın sosyo-kültürel bir din, alternatif bir medeniyet ve bölgesel-küresel bir sistem olarak iddia sahibi olmasının önüne geçmek.[10]

Ali Bulaç'ı gerçekleri yazmaya iten nedenler, kara propagandanın bu denli kirli bir medya imparatorluğu kurmasından başkaca bir anlam ifade etmemektedir.

Bulaç, NATO'yu İslam dünyası ve Türk dünyası için batının bir suikast silahı olduğunu ifade etmesi ve medeniyetler ittifakı, dinlerarası diyalog gibi çabalarla İslamiyetin İsevileştirilmesi projesinin yaşamsal önemde olduğunu bir kez daha anımsatmamıza yardımcı olmuştur.

Eğer bugün darbeleri sanık sandalyesine oturtabiliyorsak, burada siyasi iradenin hakkını da vermemiz gerekiyor. En büyük pay, yaptığı güçlü liderlikten dolayı Başbakan Erdoğan'a ait. Böylece ürkek demokrasiden, erkek demokrasiye geçtik.[11]

diyebilen yazarların olduğu bir ülkede, Ali Bulaç'ın etkisi ne kadar olabilecektir, tartışmalıdır.

Ya da:

Türkiye'nin vesayet düzeni uzun süre bu duygu ve güdülerle savaştı. Kökleri koparmaya, kimliği yontmaya çalıştı. Soruyu ve bilmeyi yasak, merakı tehlikeli kıldı. Bunun içindir ki, Türkiye'nin 1980 sonrası yaşadığı değişimin, en önemli yönü, toplumun tarihi, kökü ve kimliğiyle buluşmasıdır. Rejimin bunlarla tanışması ve barışmasıdır.[12]

diyebilen kara propagandistin olduğu bir ülkede...!

Halbuki 12 Eylül ruhu, dışa açılmanın, dış ticarette liberalleşmenin, mali politikaların sınırsız ve sorunsuz uygulanmasının, gelir ve vergi dağılımı adaletsizliğinin, yeni sömürgeciliğin iç yansıması olarak yaşarken, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidarını da buldu.

12 Eylül’ün seçimsiz dönemi ve seçimli dönemin tek parti iktidarı dönemi dahil, önceki dönemlerde, “sermaye sınırsız korunup, emek sınırsız bastırılırken”, AKP, eksikleri tamamlayarak uygulamaları pekiştirdi; Daha da önemlisi, dinsel ve etnik etkileri kullanarak, toplumu gericilik çukuru içine atarak yaşam tarzını sindirdi.[13]

12 Eylül rejiminin çocuğu olan AKP, 12 Eylül'le hesaplaşma adı altında mağduriyetini dillendire durmuş ve ardından da 28 Şubat “darbesi”ni gündeme yerleştirmiştir. Elbette yine aynı kanaatlerle ve aynı kavram bozundurmalarıyla: “vesayet düzeni kalkıyor”, “darbeciler yargılanıyor”, “intikam alınıyor”...

28 Şubat'ın generallerinden olan ve AKP'ye yakın bir şirkette yönetim kurulu üyeliği yapan Orgeneral Çevik Bir hakkında tutuklama kararı çıkarılmış ve kendisi 28 Şubat'ın mimarı olarak hapsedilmiştir.

Middle East Quarterly dergisinde on yıl önce, “İstikrar için formül: Türkiye artı İsrail” başlığı altında özetle şunları söylemişti, Çevik Bir:

“Necmettin Erbakan İsrail’i, ebedi bir düşman olarak görüyordu. İsrail ile Ankara arasındaki anlaşmaları iptal etmeye söz vermişti.(...) Ülkenin yüzünün İslâm’a dönmesini ve İsrail ile ilişkilerin riske atılmasını izlemeyeceğiz. Erbakan kontrol altında tutuldu. Türkiye, İsrail ve MGK baskısıyla İslâmcı Başbakan, istifasını sundu.”[14]

 
Senaryo açık bir biçimde ortadaydı:

“30-31 Mayıs 1998 tarihlerinde ABD’de Amerikan Ulusal Savunma Enstitüsü bir toplantı düzenledi. Eski CIA Ankara İstasyon Şefi Graham Fuller ile ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi görevlisi Prof. Henry Barkey, toplantıda senaryolarını açıkladılar.

Senaryoya göre “Kahramanmaraş, Sivas, Erzincan, Kayseri ve Çorum’da cuma namazında camilerde bombalar patlayacak. Ayaklanan halk, valiliklere, kaymakamlıklara yürüyecek. Polis halkın önüne geçemeyince askeri birlikler devreye girecek. Laik-anti laik, Alevi-Sünni çatışması patlak verecek. Ağırlıklı olarak Sünnilerin safına geçen polis, askeri birliklerle çatışmaya girecek. Radikal İslamcılar, ayrılıkçı Kürtlerle birleşerek orduya karşı silâhlı mücadeleye başlayacaklar. Orduda çözülmeler baş gösterecekti.”

Böyle olmadı ama Cumhuriyet mitingleri ile o karşıtlık oluşturuldu ve muhafazakar halkın tepkisi sağlanarak AKP, iktidara getirildi. Bu arada Amerika’nın cami bombalama planlarından Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları sorumlu tutularak hapse atıldı..

ABD, 1997 yılının haziran ayında, AKP iktidarın bugünkü açılım söylemi ile bire bir örtüşen bir Türkiye raporu hazırlatmıştı. Yine Graham Fuller ve Henri Barkey imzasını taşıyan raporda,

“Bir değişim gerçekleştirmek için sivil politik liderler çok zayıf. Türkiye’de bu sorunu askeri olmayan yöntemle çözme cesaretini gösterecek lider yok”

deniyor ve cesur bir lider bulunması gerektiği işleniyordu.

Refah Partisi’nden sonra Fazilet Partisi’nin de kapatılacağı süreçte, Graham Fuller Türkiye’de artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ileri sürüyor ve “Fazilet Partisi’ndeki gençlerin baskın çıkacağını ve Yenilikçi Hareket’in ılımlı İslâma liderlik yapacağını” söylüyordu!

Fuller bu sözleri Abdullah Gül ile gizli bir görüşme yaptıktan sonra söylemişti. Nitekim aranan lideri buldular ve iktidara getirdiler.

Yetmedi, Büyük Orta Doğu Projesi eş Başkanlığına tayin ettiler. Yetmedi, Erdoğan’ı Arap Baharı’nın öncüsü haline getirdiler.

Yetmedi, Libya’ya NATO gücünü davet ettirdiler. Yetmedi, Kandil’e operasyon için Türkiye’nin Güneydoğusu’na NATO’yu davet ettirdiler.

Yetmedi, Suriye sınırına NATO gücünü davet ettirdiler... Bu davetler yapılırken de Türk kamuoyunu, içerideki operasyonlarla oyaladılar. Direnç odaklarını, etkisizleştirdiler. 28 Şubat Amerikancı bir darbeydi. Türkiye’nin ABD ile birlikte Irak’a girmesinin en hararetli savunucusu da Çevik Bir idi. Şimdiki iktidar da Amerikancı... Amerikancıların Amerikancılardan hesap sorması tamamen hedef saptırmadır. Türkiye’nin Suriye üzerinde sürdürdüğü Amerikancı operasyonu örtme ve gizleme işlevi görmektedir. Dizginler Amerika’nın elindedir.
[15]
        

Yeni Osmanlı, Yeni Sol, Yeni Düzen ve Aynı Sömürge Türkiye        

 1947 sonrasında batılı dünya düzeninin 'sadık' bir müttefiki olan Türkiye son dönemde daha da ötesine geçti. Şimdi aynı zamanda 'stratejik ortak' konumunda. Bu ortaklık genelde 'doğudan gelen' tehditlere karşı yapılmaktaydı. Irak'la başlayan süreç İran ve Suriye'yle sürecekti.[16]

İthal tehdit algılamalarıyla örülü bir siyasal ortamı oluşturmanın koşulu, elbette ki muhalefetin niteliğinin belirlenmesinden geçmekteydi.

İktidar sadık müttefik olarak konumlandırılmıştı ki, bağımlı bir muhalefet de pekiştireç olacaktı.

Hatta Graham Fuller, açık ve seçik olarak: “Türkiye'de daha çok sol hareket görmek isterdim” diyecekti! CHP'nin muhalif(!) varlığı yetmemekteydi.

CIA, yeni ve özgün fikirleriyle, Türkiye'nin yeni konumuna uygun bir sol(!) tasarlamaktaydı. Taraf, Birikim çevresinde toplanan “eski solcu liberal yığınak”la işi götüremeyeceklerini, onların miadını doldurduklarını ve sol harekete yeterince nüfuz edemediklerini düşünmüş olacaklar ki[17], “içeriden bir dönüşüm” arzulamaktalar.

Bundan sonrası için her sol söylemle oluşturulmuş yapı, mevcut sol siyaset üreten kesimlerdeki radikal ya da tereyağından kıl çeken ince hareketlerle yapılacak kadro değişimleri bile izlenmesi gereken konular olacaktı.

Yapılacak yeni düzenlemeler ya da benimsenecek yeni söylemler, Noam Chomsky'nin solculuğuyla eş değer olacağı aşikârdır.

Chomsky, Ortadoğu'nun Osmanlılaştırılmasını uzun vadede akla yatkın bulmaktadır.

Nihai olarak, ABD'nin, İsrail ve uzun vadede Türkiye aracılığıyla Ortadoğu'nun birbirine düşman etnik ve dinsel cemaat devletçiklerle, Osmanlı İmparatorluğu gibi bir sistemi Ortadoğu'nun ihya edilmesi olarak düşünür. Bu planın Türkiye'de ilk uygulayıcısı Turgut Özal'dı.[18] Şimdiki uygulayıcısı başbakan Erdoğan'dan daha da hevesli olan ve uluslararası arenada da kabul gören Ahmet Davutoğlu olduğu gün gibi açıktır.

Mehmet Ali Güller'in saptamasıyla[19], Davutoğlu'nun taşeron müttefikliği şöyle açıklanabilirdi:

“Dışişleri Bakanı Ahmet DAvutoğlu Ortadoğu'da “yüzyılın muhasebesi yapıldığını” belirterek hedefini ilan etti:

'Ortadoğu'dan çıkışımızın 100. yılı... 1911'le 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011'le 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Uluslararası düzeni de yeniden inşa edeceğiz.”

Davutoğlu, 'Ortadoğu Birliği' diye isimlendirilen Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında imzalanan deklarasyon sonrasında yaptığı açıklamada: “İnşallah zamanla bu diğer bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde gelişecektir.” dedi.

Davutoğlu, Washington'da kendisiyle röportaj yapan gazeteci Jackson Diehl'e “Osmanlı milletler topluluğu” hedefini anlattı:

İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya'da yeniden liderlik kurmasın?

demekteydi. Türkiye, dışişlerinde Amerikan hakimiyet ve yakın müttefik stratejisine uygun konumlanmaktaydı.

“Türk askerinin Afganistan'da ne işi var” diye soranlara,

“İçine kapalı bir butik devlet mi istiyorlar? Türkiye bir butik devlet değildir. Türkiye dünyaya açık bir devlettir ve güçlü bir devlettir. Güçlü bir devlet olmanın gereği de budur. Bunu yapmak durumundayız.”

diye yanıt veren Tayyip Erdoğan, ABD'nin “açıklık”, “stratejik müttefiklik” bağlamına vurgu yapmaktaydı.

“ABD'nin en çok önem verdiği şey, dünyanın her tarafının ABD'nin askeri müdahalesine açık tutulmasıdır. Hem NATO'nun yeni Strateji kavramına, hem de ABD'nin yeni güvenlik stratejisinde, NATO ve ABD'nin, görülecek lüzum üzerine dünyanın istediği yerine müdahale hakkına dokunulamayacağının altı döne döne çizilmektedir. Bu hakka dokunmaya kalkışanların nasıl yanacağı, diplomatik dilin sınırlarını zorlayacak bir biçimde betimlenmeye çalışılmaktadır.

Bu hakkın lafta kalmayıp, gerçekten kullanılabilir olması için de ABD'nin gerekli gördüğü yerlerde askeri üsler oluşturmasının önemi vurgulanmaktadır. Buna göre söz konusu olan, dünyanın gerisinin ABD ve Batı'ya açık tutulmasıdır. O zaman, kendi topraklarında ABD'ye askeri üs sağlayanlar, dünyayı kendi ülkelerine değil, ülkelerini ABD'ye açmaktadırlar. Dünyaya açık devletten kasıt budur. ABD, dünyanın diğer ülkelerinin kendi malî sermayesinin ve doların dolaşımına açık tutulmasını istemektedir. Son otuz yıldır, ezilen ya da gelişen dünyanın milli devletlerinin tasfiyesi için bütün gücüyle uğraşması bu nedenledir. Hatta kendi icadı olan, “Ilımlı İslam”ın en önemli yönünü, “İslam'ı, Batı'yla bütünleşmenin önüne engel çıkaran bütün unsurlarından arındıracak yeni bir tefsire tabi tutma”nın oluşturması da bu amaçladır. Açık ekonmiden kasıt da budur.[20]
 

Richard Holbrooke, Amerikan emperyalizminin Türkiye'yi tanımladığı biçimde, siyasal ortamı “ılımlı islam demokrasisi”yle anmaktaydı:

“11 Eylül'den beri, ABD dünyanın her yerinde ılımlı İslami demokrasiler istiyoruz diyor. İşte, sadece iki tane var. Türkiye ve Malezya. Türkler çok dramatik seçim yaptı. Barış içinde ve dürüst seçimler oldu. Ilımlı bir Müslüman parti, meşruiyetini Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Atatürk'ten alan ünlü milliyetçi partileri mağlup etti. Bu ılımlı Müslüman parti, İsrail'le de iyi ilişkiler içinde ve AB'ye üyelik istiyor. Ben de bunu kuvvetle destekliyorum.[21]

Holbrooke, Amerika'nın hedeflediği ılımlı islam siyasetinde başrol oynayan AKP'yi destekliyordu.

12 Eylül'ün sonucu neo-liberal politikalarda belirleyici olan islamcı, liberal entelektüel tortunun nasıl bu başarıyı yakaladığı da ABD'nin çıkarlarıyla barışık olmasıyla açıklanabilirdi.

“TÜSİAD ve ABD için Erbakan, yüzü Doğu'ya dönük, anti-liberal ve anti Batıcı olarak güvenilir bir siyasi lider değildi.”

örneğin ve “28 şubat 1997'de, ABD-TÜSİAD mutabakatıyla TSK'nın postmodern darbesi geldi...

28 Şubat sonrası TÜSİAD, elindeki son merkez sağ – merkez sol barutunu da 2002'ye kadar tüketti. 2002 seçimlerinde, bitkin atlarının yerine koşacağı dingin atı yoktu TÜSİAD'ın.

28 Şubat'ta defterini dürdükleriyse Milli Görüş gömleklerini atarak Gülen ve ABD'yle mutabakat sağladılar, iktidara talip oldular. 12 Eylül mahsulü seçim barajının da yardımıyla tek başlarına iktidara geldiler. Şimdi, hesap sırası İslamcı fillerdedir. Yargı-asker vesayetinden, TÜSİAD'dan hesap sorulup sivil darbelerini yaparlarken kendi içlerinde de AKP Cemaat hesaplaşmasına tutuştular ve böyle sürüp gidiyor.[22]

Yakın tarihimiz, irticayla mücadelede bir ehven-i şercilikle geçmişti. Sermayeyle ordunun kucağında büyüttüğü İslam yalnızca, dört bir yandan çıkmaya başlayan tesettür giyim mağazalarını değil, aynı zamanda Amerika'ya ve sermayeye göre, komşu ülkelerle fazla dostluk heveslisi, fazla “İsrail ve Hıristiyanlık karşıtı” Erbakan'ı da yükseltince fren gerekmişti.

28 Şubat, Erbakan karşıtlığıyla yetinmişti, Gülen'e dokunulmamıştı. 28 Şubat'ta İmam Hatip liselerinin orta kısımları kapatılırken, Gülen'in öncülük ettiği 150 civarındaki kolejden bir tanesinin bile kapatılmaması olgusunu, ehven-i şerci bir tavırla değerlendirmek mümkündü. 1999'da Ahmet Taner Kışlalı ve 2002'de Necip Hablemitoğlu öldürülüyor ve “Batıcı yeni islamcılar”la Gülen yükseliyordu.[23]

AKP faşizminin Türkiye'yi getirdiği nokta, ileri demokrasiyle ya da demokrasinin herhangi bir türeviyle açıklanabilir bir durumla bağdaşmamaktaydı.

AKP ileri demokrasi savlarıyla gelmişti ve ahmak liberallerin, birtakım eski solcu taslaklarının gözlerini boyamayı da başarmıştı. Sonra yırtıcı hayvanlar gibi, kurnaz ve örgütlü, hedeflerine adım adım ilerledi. Bugün geldiğimiz noktada ileri bir demokrasiden değil, olabilecek en kötü, en baskıcı, en ikiyüzlü, en ürkütücü bir yönetim biçiminden söz edebiliriz. Ülke siyasetinde yalan ve demagoji hiçbir zaman bu kadar ikiyüzlü bir kılığa bürünmemişti.”[24]

diye tanımlıyordu, Ataol Behramoğlu.

 

Tayyip Erdoğan'ın kalemşörlerinden Fehmi Koru, Star'da, 28 Şubat Amerikancı darbesinin 10. yılında Ertuğrul Özkök'ün 27.02.2007'de yazdığı yazı hakkında,

'şu hüküm cümlelerini de okuyalım' diyor ve Özkök'ün yazısından şu paragrafı alıntılıyor:

“Belki onuncu kez yazıyorum. 28 Şubat sürecinde yazdığım her yazının altındaki imzam aynen duruyor. 28 Şubat, Türkiye demokrasisinin gerçek bir balans ayarıdır.”
 

Ergenekon, Balyoz vs. soruşturmalarının Türkiye'nin demokratikleşmesinin önünü açmak için yapıldığı gerekçeleri sıralanmıyor muydu?

Yoksa başka bir ülkede mi okumuştum o yazıları, değerlendirmeleri?

Türkiye'nin
'ileri demokrasi'sini inşaa ettiği varsayılan Ergenekon, Balyoz soruşturmalarını yazan ve AKP'nin baş kişisinin 'kalemşörlerim' dediği kargalar topluluğunun, hep bir ağızdan: 'demokrasi', 'vesayet sistemi', 'asker rejimi' vs. lafazanlıklarıyla sorumlu/sorumsuz herkesi zan altında bıraktıkları bir hukuksuzluk ortamını kendileri hazırlamamış gibi, geçmişin hesabını sorarken aynı dili kullananların tuzağına düşüyor. 


Ha Ertuğrul Özkök, ha Fehmi Koru; ikisi de Amerikancı çizginin 'ulu mimarları' oyununda, sahnenin dekorlarını kuranlardır. Özkök'ün Amerikancı darbe 28 Şubat'ta ne yaptıysa; şimdi Koru da 2002'de iktidara gelen Amerikan destekli Kürtçü-İslamcı siyasal partinin sivil darbesinde onu yapıyor. Hizmet, hizmettir anlayışı egemendir.

 28 Şubat konusunda, laiklik konusundaki atılımlar neye yaramıştır?

Amerikan destekli bir iktidarın yapı taşları daha 1994'lü yıllarda, bizzat Amerikan ajanlarıyla görüştürülüp;
Abdullah Gül'ün geleceğin başbakanı olarak görülmesinden; Tayyip Erdoğan'ın geleceğin lideri olarak tanımlanmasından bellidir.

Meseleyi dallanıp, budaklandırmanın anlamı var mı bilmiyorum? Duru bir bilinçle, sakin bir kafayla düşünüldüğünde; 28 Şubat da, 2002 Amerikancı sivil darbe de ortadadır!

 Kaldı ki, 7 Şubat 2009’da eski Refah Partisi milletvekili Bahri Zengin şunları söylemişti:

“28 Şubat öncesinde 1-2 yıl boyunca Refah Partisi içinde görüş ayrılığı çıktı; anti-Amerikan Erbakan’a karşı, ABD ile işbirliği yapılarak amaca ulaşılacağını ifade edenler bulunuyordu.
” Zaten 28 Şubat süreci başlarken ABD büyükelçiliğinde ve İstanbul büyük sermaye çevrelerindeki hareketlenmelerin izi sürüldüğünde, “ılımlı ve uyumlu İslam formülüne 28 Şubat süreci ile ulaşıldığı açıkça görülür”.  

Amerika tamamen işin içindedir.

Erol Manisalı'nın çözümlemelerine göre 28 Şubat’ın sonuçları:

- Kimi askeri çevreler, “şeriatçı düzen yavaş yavaş yerleştiriliyor ” düşüncesi ile ve “iyi niyetle” tepki gösteriyorlardı . (ABD - Batı Çalışma Grubu - büyük sermaye) üçgeni, bu “iyi niyeti” kullanarak harekete geçti.

- “Üçüncü dünyacı” ve ABD karşıtı Erbakan sıkıştırılıp tasfiye ettirilerek onun yerine “Batı kapitalizmi ve ABD ile işbirliğine soyunmak isteyen ılımlı ve uyumlu İslam iktidara getirilecekti.” Ve bu yapıldı.

- Avrasya ve İslam dünyasına karşı bir hareket olarak bu operasyon ABD için çok önemliydi. Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilerlemesi buna bağlıydı. İşin nasıl tezgâhlandığı Rand Corporation’ın Türkiye ve bölge raporlarında yazılıdır.

Kimlerin hangi formülle getirileceği isimleriyle, cisimleriyle sayılmıştı.

Bu bağlamda, “tamamen karşı uçlarda gösterilmek istenen 28 Şubat süreci ve Ergenekon arasında” ilginç ortak hedeflerin bulunduğunu görmek gerekir.

 

         Her ikisinden de kazançlı çıkanlar Amerika ve AKP olmadı mı?



[1]    Yılmaz Polat, Cumhurbaşkanı Gül ABD'li Senatörlere Ne Dedi?, Yurt Gazetesi, 14.04.2012

[2]    Yalçın Akdoğan, Serbest Piyasa ve Stratejik Ortaklık, Star, 10.04.2012

[3]    İlker Belek, 28 Şubat Operasyonu: Yine Bir AKP Müdahalesi, Sol, 16.04.2012

[4]    Merdan Yanardağ, Şu 28 Şubat Nedir, Ne Değildir?, Sol, 13.04.2012

[5]    Tevfik Çavdar, Biraz Ciddiyet Beyler..!, Sol, 09.04.2012

[6]    Hüseyin Gülerce, Ergenekonculara 12 Eylül Darbesi, Zaman, 06.04.2012

[7]    Osman Özsoy, Silivri Davalarının Yurtdışı Bağlantısı, Yeni Şafak, 17.04.2012

[8]    Ali Bulaç, NATO, Türkiye ve İslam Dünyası, Zaman, 09.04.2012

[9]    Ali Bulaç, NATO’nun Yeni Misyonu, Zaman, 05.04.2012

[10]  Ali Bulaç, NATO’nun Alan Dışı Stratejisi, Zaman, 07.04.2012

[11]  Abdülkadir Selvi, Ürkek Demokrasiden Erkek Demokrasiye, Yeni Şafak, 14.04.2012

[12]  Ali Bayramoğlu, Derin Tarih, Yeni Şafak, 07.04.2012

[13]  Ali Rıza Aydın, 12 Eylül ve Yargılama Yanılsaması, Sol, 12.04.2012

[14]  Hasan Demir, Çevik Bir(ler)in Sonu!, Yeniçağ, 16.04.2012

[15]  Arslan Bulut, Operasyonun Perde Arkası, Yeniçağ, 13.04.2012

[16]  Nazif Ekzen, Yeni Türkiye'nin Düzeni, Aydınlık, 05.04.2012.

[17]  Atilla Akar, Graham Fuller ve CIA'nın Solcuları, Yurt, 09.04.2012

[18]  Halit Payza, ABD'nin Ortadoğu Politikası ve Chomsky, Aydınlık, 29.03.2012

[19]  Mehmet Ali Güller, Davutoğlu'nun Yeni Osmanlı Tuzağı, Aydınlık, 15.04.2012

[20]  Semih Koray, Dünyaya Açık Devlet Nedir?, Aydınlık, 23.03.2012

[21]  Yılmaz Polat, CIA'nın Muteber Adamı, Ulus Dağı Yayınları, 2. Basım, Ankara – 2008, s. 126

[22]  Mustafa Sönmez, Sıkıldık Bu Fil Tepişmesinden..., Cumhuriyet, 20.04.2012

[23]  Deniz Hakan, Ehven-i Şerle Mahkûmiyet, Aydnlık, 23.03.2012

[24]  Ataol Behramoğlu, Ülke AKP'ye Teslim, Cumhuriyet, 31.03.2012



Açık İstihbarat @ 2012