|
|
Tarihsel gerçeklik ortadayken,
tarihin tahrif edilmesi olaylar hakkında kamuoyuna çarpık bilgi
verilmesi,
tarihi gerçeklere karşı düşmanlığın izlerini taşır. Said-i Kürdi gibi
bir
kişiliğe verilen iade-i itibar da bu düşmanlığın ifadesidir.
Said-i Kürdi'nin
devamcısı olan, yazıcısı, okuyucusu, fethullahçısı tüm fraksiyonlar, bu
patojik
vakanın ardılları olarak düşmanlıklarını alabildiğine
sergilemekteydiler.
Said-i Kürdi'nin cumhuriyet düşmanlığını ve işgalcilerle işbirliğini
anımsatmak
tarihi çarpıtma misyonuyla görev yapan kimilerine ders niteliğinde
olacaktır.
“İstanbul, Mondros
antlaşması gereği İngiliz komutanlığının egemenliği altına
girmiş, tersaneler işgal edilmiş, gemiler İzmit körfezinde demirlenmiş,
Çukurova ve Adana Fransızlara verilmiştir.
Said-i Kürdi, kendi anlatımına göre,
bu sırada Dar'ül Hikmet-il İslamiye'deki resmi görevinin yanı sıra 19
Şubat
1919'da Cemiyet-i Müderrisin (Müderrisler Derneği) yönetim kuruluna
girer.
Bu
derneğin başkanlığını Damat Ferit'in bakanlarından Şeyh ül-İslam
Mustafa Sabri
Efendi, ikinci başkanlığını da İskilipli Atıf Hoca yapıyordu. Derneğin
adı daha
sonra Teali-i İslam (İslamı Yükseltme) olarak değiştirildi.
Trakya ve
Anadolu'da birçok şubesi açılan dernek, öncelikle Kuvayi Milliye'ye
karşı
oluşturulan hareketleri destekledi. Derneğin
etkinliklerini Şerafettin Turan
şöyle anlatmaktaydı:
“Trakya, Batı ve Orta Anadolu'da birçok şube açan derneğin
özellikle Konya, Niğde, Nevşehir Şubesi başkanı kaymakam Nedim'dir.
İngiliz
Muhipleri derneğinin de üyesi olan Konya Valisi Suphi de derneği
desteklemiştir. Dernek, 26 Eylül 1919'da Kuvayi Milliye aleyhinde bir
bildiri
yayınlayarak, padişahtan başka hiçbir kuvvet tanımadıklarını ve Kuvayi
Milliye'yi dağıtmak için bütün güçlerini, mal varlıklarını harcamaya
yemin
ettiklerini açıklamışlardır. Bu nedenle dernek, Bursa-Biga-Gönen
yöresinde
Gavur İmam ve Aznavur ayaklanmalarında rol oynayan Ahmediye derneğini
desteklemiştir...
2 Ağustos 1920'de yayınlanan bildiride halk, “Osmanlı
saltanatına bağlı tebaayı yalan ve dolanla kandırıp” asker toplayan ve
“şeriata
aykırı olarak vergi alan” asilere karşı koymaya çağrılmıştı. Cemiyet-i
Ahmediye, 1920 başlarında İngilizlerin desteği, Teali-i İslam ve
Nigehban gibi
kuruluşların işbirliğiyle kurulmuş, Kuvayi Milliye'ye karşı cihad ilân
etmiştir. Anadoluda
suikastler düzenlemek üzere İngilizlerce oluşturulan özel
grubun içinde Nigehban, Kızıl Hançer ve Ahmediye cemiyetlerinin üyeleri
de yer
almıştır.”
İngiliz muhipleriyle içli dışlı
olan
bir kişilikten, tarihsel bir kahraman yaratmak en hafif deyimle,
ihanettir.
Tarihi yapana da, tarihi yazana da itibar etmeksizin; tarihi ideolojik
at
gözlüğüyle okumaktan başkaca bir anlam ifade etmeyecektir.
Nur cematine
yakınlığıyla tanınan
İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın Genç Hukukçular Topluluğu, yeni
anayasa
süreciyle ilgili, anayasa komisyonuna:
“Yeni Anayasa Sürecinde, Bediüzzaman
Said Nursi’nin Görüşleri Çerçevesinde Talep ve Temenniler”
başlıklı dosyayı
sunmaları geleceğin “genç hukukçularının” nasıl bir hukuk uygulayıcısı
olacaklarını ortaya koyması açısından ibret vericiydi.
Üzerinde
Said Nursi’nin fotoğrafı, içinde de görüşlerinin yer aldığı anayasa
taslağındaki önerilerden bazıları şöyleydi:
"Öğrenciler ve
kamu personeli için
başörtüsü serbest olsun, Başörtülü milletvekiline imkan tanınsın, Reşit
öğrenciye cuma namazı izni verilsin, Milletvekilleri TBMM’de kutsal
kitap
üzerine yemin etsin, Evde öğretim modeli gelmeli.”
Said-i
Kürdi'nin yeni anayasada yer alıp almayacağı, öğretilerinin(!) ne
derece yeni
kuşaklara aktarılacağı gibi tartışmalar süre dursun, gerçeklerden
arındırılmış
ve cumhuriyet düşmanlığıyla örülmüş eylem ve söylemler hız kazanmıştı.
Mustafa
Akyol:
“Bediüzzaman Said Nurs... Üstad, Kastamonu Lahikası" adlı eserinde,
40’lı
yıllarda Avrupa’yı kasıp kavuran dünya savaşında ızdırap çeken halklara
duyduğu
üzüntüyü belirtikten sonra şöyle yazmış:
“Böyle musibetlerde kâfir de
olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfât vardır ki, o musibet ona
nispeten
çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi
şehadet
hükmüne geçiyor.”
Bediüzzaman, devamında, ilahî rahmete mazhar olmak
için Müslümanlığın kesin şart olmadığını, hem zaten bir “fetret
devri”
yaşayan İslam’ın hakikatlerinin insanlara tam ulaşmadığını belirtiyor.
“Beşerin
zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden
ve
perişan olanlar”ın çocuk iseler zaten şehit sayılacağını
yazdıktan
sonra, yetişkin “mazlumlar” için de şöyle
diyor:
“Çektikleri
felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”
Peki neden
böyle diyor Bediüzzaman?
Çünkü onun
Müslümanlığının temelinde “iman” var;
mesajının özünde ise “rahmet”.
Müslümanlığının temelinde “kimlik” olanın
mesajı ise, dışlama,
ötekileştirme ve hatta nefret üretebiliyor. Kur’an’ın ehli-kitap
saydığını
düşman bilip, şeriatın koruduğu kiliseyi hedef seçebiliyor.”
Yeni-liberallerden
olan Akyol'un, müslümanlığını “iman”la açıkladığı Said-i Kürdi'nin;
islamcı-Kürtçü yönüne değinmeksizin, “şehitlik” kavramı üzerinden
iade-i
itibarda bulunuyor.
Başka bir yazısında da:
“Aslında, “Batı’daki iyi
unsurları ithal edelim” fikri, İslam dünyasında son
iki yüzyıldır
çokça savunuldu. Ancak bu “ithal”in sağlam bir “ilahiyat”ı
yapılamadığı noktada, bazı ithalciler, tümden Batılılaşıp kendi
medeniyetlerini
terke kalktılar.”
diyordu.
İthal
müslümanlığıyla, işgal kuvvetleriyle olan işbirliğiyle tarihe
geçen bir kişiliğe, Batılılaşmanın karşısında konum vermek, Akyol gibi
liberal-muhafazâr sentezin “ilahiyatı”nda oluşan ayrı bir patolojinin
sonucu
olduğu ortadadır.
Tayyip
Erdoğan, Üçüncü Said Nursi Sempozyumunda,
“Keşfedilmeyi Bekleyen Bir Hazine:
Said Nursi”
başlıklı bir konuşma yapmış ve iade-i itibarını verdiği Kürdi
hakkında şunları söylemiştir:
“Bediüzzaman Said
Nursi bu topraklarda yetişip
eserler vermiş olmasına rağmen, ne yazık ki bu ülkenin insanları bu
seçkin
insandan gerektiği kadar istifade edemiyorlar. Bediüzzaman Hazretleri
öyle bir
dünyada gözlerini açtı ki, bu dünya alt üstlerle dopdolu bir dünyaydı.
Tarihimiz tam bir kırılma hali yaşıyordu. Daha öncesinden başlayan
askeri
yenilgiler devam ediyor, hilafetin merkezi derin bir sarsıntı içinde,
İslâm
dünyasının önemli bir kısmı sömürgecilerin işgali altındaydı. Bir
bakıma İslâm
dünyası için askeri ve siyasi çöküşün tamamlanmak üzere olduğu kritik,
bahtsız
bir dönem yaşanıyordu.
Bu dönemde İslâm
dünyasının fikri hayatına baktığımızda
aydınların hemen hemen tamamının, Batının çekim alanı içine girmiş
olduğunu
görüyoruz. Aydınlar, siyasi seçkinler kendi tarihlerine, dinlerine,
onları
geçmişte yücelten aslî değerlere karşı, özgüvenlerini kaybetmiş
durumdaydılar.
Sosyal önderlik, ulemanın elinden çıkıp, batıcı seçkinlerin eline
geçmiş
durumdaydı. İslâm dünyası içinde etnik ve ulusal çatışmalar, kopmalar
had
safhadaydı.
Batılı ajanlar
islâm coğrafyasının her bölgesinde cirit atıyor,
Müslümanlar arasına fitne ve fesat sokuyorlardı. Bütün İslâm dünyası ve
Osmanlı
Devleti yoksulluk, sefalet ve çaresizlikle kuşatılmış bulunuyordu. İşte
Said
Nursî hazretleri böyle bir dünyanın acılı insanı. Onun bir başka
özelliği de
meşruiyeti, tek parti dönemi cumhuriyetini ve çok partili hayatı görmüş
ve
yaşamış olmasıdır. Bütün bu acılı ama zengin tecrübeler Said Nursi
hazretlerini
pişiriyor, olgunlaştırıyor ve daima yeni ve farklı arayışlara
sürüklüyordu...
İlk dönemlerde Said Nursi hazretlerinin aktif politikaya belli
ölçülerde büyük
ümitlerle bağlandığını biliyoruz. Kimi zaman da ümidini saraya,
padişaha veya
yöneticilere bağlardı. Sultanın makamına çıkıp Osmanlı'nın toparlanması
için
projeler sunardı.”
Said-i
Kürdi'nin Osmanlı'nın kurtulması için sunduğu reçeteler, İngiliz
Muhipleri
cemiyetine bağlı olan bir dini kişilikten öte, siyasi kişilik anlamında
derinlik kazanmıştı.
Ümidini saraya ve padişaha bağlaması; kurtuluş savaşı
veren bir ulusun, işgalcilerle mücadele ettiği dönemde, kendisinin
işgalcilerle
ortaklaştığı bir siyasal ortamda anlam kazanıyordu.
Said'i
Kürdi'ye iade-i itibar yarışında, kuşkusuz akademik bir kılıf da
gerekiyordu.
Mardin Artuklu Üniversitesi bu konuda, öncülüğü üstlenmişti. Konuyla
ilgili
haber şöyleydi:
"Mardin Artuklu
Üniversitesi'nde, Said-i Nursi enstitüsü kuruluyor. Üniversite yönetimi
tarafından enstitünün kuruluşu için proje hazırlandı. Bunun dışında
üniversitede yarın başlayacak olan sempozyumda ise Nursi'nin “Kürt
Reçetesi”
tartışılacak. Mardin Artuklu Üniversitesi
Rektörü Prof. Serdar
Bedii Omay,
"Risale-i Nur ve Said Nursi adıyla enstitü kurulması için
proje hazırladık. Dosyayı yakında YÖK’e göndereceğiz” dedi. "Said-i Nursi enstitüsü dosyası
yakında YÖK'te
olacak" Akşam gazetesinden Ali Ekber Ertürk'ün
haberine göre, Mardin Artuklu Üniversitesi'nde Said-i Nursi adıyla bir
enstütü
kurulacak. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan üniversite rektörü
Omay,
"Risale-i Nur ve Said Nursi adıyla enstitü kurulması için proje
hazırladık. Dosya şu anda senatoda. Prosedür tamamlandıktan sonra resmi
başvurumuzu yapacağız. Dosyayı yakında YÖK'e göndereceğiz" diye
konuştu. “Amacımız Said-i Nursi ve
eserlerinin bilinmesini
sağlamak” Rektör Yardımcısı Prof. Kadri
Yıldırım, enstitü
hazırlığının gerekçesini, "Toplumun hem maddi hem de manevi kültüründe
çok
büyük roller oynamış bilim, ilim adamlarının rollerinin toplum
tarafından
bilinmesini sağlamak. Said-i Nursi ve eserleri, malesef toplum
tarafından
arzulanan şekilde bilinmiyor. Bu eksikliğin, üniversitelerin
bünyelerinde
kurulacak enstitülerle giderilmesinin en sağlıklı yol olduğunu
düşünüyoruz" dedi. Üniversitede
Nursi’nin Kürt sorunundaki çözüm önerileri tartışılacak. Üniversitenin
Enstitü dışında da Said-i Nursi “çalışmaları” sürüyor. Bu kapsamda
Artuklu
Üniversitesi, Risale Akademi ve Akademik Araştırmalar Vakfı
işbirliğiyle
“Said-i Nursi Sempozyumu” düzenlenecek. Yarın başlayacak olan ve üç gün
sürecek
olan sempozyumda, 75 akademisyen Said-i Nursi, eserleri ve Kürt
sorununa bakışı
konularında sunumlar yapacak. Rektör Yardımcısı Prof. Yıldırım
sempozyuma
ilişkin ise, "Said Nursi'nin Kürt sorunu çerçevesindeki görüşlerini
tartışacağız. Amacımız, Said-i Nursi'nin gerçek kişiliği ve
düşüncelerinin
ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktır. Onun “Kürt Reçetesi” adlı önemli
bir
eseri var. Burada çok önemli sosyal ve kültürel projelere yer
vermektedir. Onun
deyimiyle 'Kürdistan'da kurmayı düşündüğü bir üniversite var; adı da
'Medrese-i
Zehra'. Kendisi, burada 3 eğitim dili olmasını istemiş, Arapça, Türkçe
ve
Kürtçe. Tam da demokratik adımların, Kürt sorununun çözümüne yönelik
birtakım
görüşlerin yaşama geçtiği bu günlerde, bu eserde ne var ne yok, ortaya
çıkarılmalıdır. Herhangi bir provokasyon olmadığı takdirde,
üniversiteler bu
konuda öncü rol oynamalıdır."
Rektör
yardımcısının açıklamaları çok anlamlı, AKP'nin kürt açılımı
stratejisine
“Kürdistan”da kurulacak bir üniversite hedefiyle Said-i Kürdi'yi
yerleştirmek
büyük bir başarı olacaktır. Böylelikle, "Kürdistan'ın" meşruiyeti,
Said-i
Kürdi'yle de sağlanmış ve kitle desteği oluşturulmuş olacaktı. Artuklu
Üniversitesi'ndeki sempozyumda konuşan Harran
Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Levent Bilgi:
"Risale-i Nur'un
bize öğrettiği çok güzel bir şey vardır: Biz talebeyiz. Birbirimizden
öğreneceğimiz çok güzel şeyler var. Bu toplantıyı birlikte düşünerek
doğruyu
arama toplantısı olarak algılıyorum. Aslında bu toplantı ezber bozma
toplantısıdır. 100 yıl önce Münazarat'ta bu ezberler bozulmuştur. Ama
maalesef
80 yıldır milliyetçi tortularla buraya kadar geldik. Kemalizm'in
tortusu ile
geldik. Ulus devletin tortuları ile geldik. Ama şu toplantı ile şunu
gördük
biraz da Risale-i Nur okuyan insanlar insaf sahibidir. Hakkın
yanındadır,
doğruyu gördüğünde biz sabreden insanlarız. Bu anlamda da ben
öğrencilerime
şunu söylüyorum: Evet bizim ırkımızdan gelen Türk olan millet size
zulmetmişse
özür borcumuz vardır. Bu konuda ben sizden özür diliyorum.”
Kendi ulusunun ulusal kurtuluş
mücadelesine lanet okuyup, Anadolu'yu işgal eden güçlerle işbirliği
yapan
Said-i Kürdi'ye ve takipçilerine zulüm yaşatılmış ve öğretim üyesi
sıfatlı kişi
tarafından Türk tarihi adına özür dilenmesi gereken bir olgu varmış
ortada.
Kim, neyin hesabını kime verecektir?
Hizmet adı altında çabaladıklarıyla,
İslamiyetin İsevileştirilmesi projesinde başat rol üstlenmiş ve
tarihsel olarak
da işgalci güçlerle işbirliği yapmış “haçlı irtica”nın kime hizmet
ettiğinin
özrünü kim yapacaktır?
"Hizmet" tanımı
doğru. Yalan olan; hizmetin
kime yapıldığı konusu. Her dönem en doğru yere hizmet etmeyi bilen
"Hocaefendi"
ve şebekesinin yalanlarına karnımız tok.[8]”
demekten başka bir şey yok.
Said-i
Kürdi'ye akademik kılıf da görüldüğü gibi hazırlanmıştır.
Vakıflar, dernekler
ve ardından da üniversitelerde enstitüler, kürsüler; yüzyılın ihanet
oyununda,
Kurtuluş Savaşı kürsüsü kurmalarını mı bekliyorduk?
Maalesef, bu oyunun
aktörleri bunu farkında olamayacak kadar küçükler; hesaplarsa, bu
coğrafyayı
işgal etmeyi, bin yıldan beridir arzulayan batı ittifakının kini kadar
büyüktür.
Batının
kinini göremeyecek kadar gözleri kapalı olan İslamcı-Kürtçü cemaat
mensupları
maalesef ki Said-i Kürdi'yi bir kurtarıcı olarak
kahramanlaştırmaktaydı.
Yusuf
Kaplan, Yeni Şafak'ta yazdığı yazıda,
"Münazarat,
Bediüzzaman'ın ilk dönem
eserleri arasında yer almasına rağmen, sanki bugün yazılmış gibi,
yaşadığımız
Kürt sorununa kalıcı ve köklü çözüm önerileri sunan çaplı bir eserdir.
Münazarat'ın ve dolayısıyla Bediüzzaman'a böylesi bir şeyi
başarabiliyor
olmasının sırrı, Bediüzzaman'ın bütün eserlerine damgasını vuran nebevî
soluğun
rahmet, adalet, hakkaniyet, 'hürriyet' ilkeleri çerçevesinde herkesi
kucaklayıcı, herkese hayat ve söz hakkı tanıyan peygamberî bir
yolculuğun
kodlarını önce kendinde, kendi hayatında ve eserinde bütün asaleti,
hakikati ve
ihata kabiliyetiyle tecessüm eden bir medeniyet fikrine dayanıyor
olmasıdır. Bediüzzaman'ın
bütün eserlerinde
gözlemlediğimiz gibi, en küçük meselelerden en büyük meselelere kadar
bu nebevî
medeniyet soluğu, onun, her konuda hem en özel, hem de en temel
boyutları
yakalayabilmesini mümkün kılıyor.
Sözgelişi, Bediüzzaman, Münazarat'a, Kürt
sorununun görünen ve görünmeyen boyutlarını teşrih masasına yatırarak
ve
kendine özgü bir dille ve üslupla tartışarak başlıyor ve özelde Kürt
sorununun,
genelde İslâm ümmetinin temel sorunlarının kalıcı ve köklü olarak nasıl
çözümlenebileceğini
gözler önüne seren, benzerine İmam Gazalî'de rastladığımız 'eğitim'
tasavvuru
özelinde Medresetüzzehra projesiyle köklü bir medeniyet fikrinin yapı
taşlarını
döşeyerek nihayete erdiriyor Münazarat'ı.
Münazarat,
bize, yaşadığımız pratik ama büyük ölçekli bir sorunun nasıl
anlaşılabileceği,
anlamlandırılabileceği ve aşılabileceği konusunda bir metodoloji, bir
usûl
sunuyor aslında: Özel'den (burada Kürt sorunundan), genel'e, (aynı
zamanda bir
medeniyet projeksiyonunun güzergâhlarını belirleyen Medresetüzzehra
projesine)
doğru ilerleyen bir kalkış noktası ve varış noktası yöntemi armağan
ediyor.
Burada dikkat çekilmesi gereken ince nokta şu: En özel bir meseleyi
bile ele
alırken, zihninin gerisinde, nebevî soluğun sunduğu genel medeniyet
perspektifinin
gizli olduğu yakıcı gerçeğidir bu. Bediüzzaman'ı ve düşüncesini
anlarken ve
yaşadığımız sorunlara uyarlarken bu metodolojik yolculuğu aslâ gözardı
etmemeliyiz diye düşünüyorum. Münazarat Sempozyumu tarihî bir
hâdiseydi, dedim
biraz önce: En az üç açıdan tarihî bir sempozyumdu. Birincisi,
Türkiye'de ilk kez bir
üniversite, Bediüzzaman sempozyumu düzenliyordu. Üniversite'nin
rektörü, Serdar
Bedii Omay'ın sempozyumda yaptığı açılış konuşması da en az sempozyum
kadar
tarihî ve nefis bir konuşmaydı. İkincisi, Mardin'de Bediüzzaman'ın
eline
kelepçe vurulmuştu. Bu kelepçe'nin bu sempozyumla birlikte sembolik
olarak
sökülüp atılması ne büyük bir takdir-i ilahîdir, değil mi! Hamdolsun! Üçüncüsü ve
en önemlisi de, bizim içine sürüklendiğimiz ve bize yakışmayan boyutlar
kazanan
Kürt sorununun anlaşılması, anlamlandırılması ve aşılması sürecinde
Bediüzzaman'ın fikirlerinin ve köklü önerilerinin Türkiye'nin
entelektüel ve
dolayısıyla siyasî gündemine taşınması, ne yazık ki, ilk kez çaplı ve
kapsamlı
bir şekilde bu sempozyumla mümkün olabildi.[9]”
Akademik
kılıfın methiyeleri bir bir ortaya çıkmaktaydı.
Sivil itaatsizlik yönteminden
farklı olarak, manevi cihad kavramından hareketle şiddeti kategorik
olarak
reddetmekle birlikte, maddi cihadı da reddetmemiş, "mütecavizlere karşı
meşru savunma" ile sınırladığınıa iddia ettiği yazısında Ahmet Yıldız,
Said-i Kürdi'nin “sivil itaatsizlik” örneği olduğunu söylemekte ve
eklemektedir:
“Kemalist rejimin
şeairi tahrip eden, temel hak ve hürriyetleri
fiilen yok sayan, dinsizliği bir devlet politikası olarak topluma
dayatan
çizgisine karşı, hiçbir zaman siyasi iktidarı elde etmeyi, "ele
geçirmeyi" hedef olarak görmeyen, her türlü silahlı-siyasi ayaklanma
türü
muhalif pozisyonlardan uzak duran, zulme meyletmeyi bile zulüm olarak
gören,
provokasyonlara karşı dikkatli, stratejik düzeyde pozitif eylemlilikle
tanımlanmış aktif iman hizmetine dayalı müsbet hareket metodunu
vazetmiştir.”
Böylelikle, Said-i Kürdi hesaplanan akademik, siyasal kılıf üzerinden
aklanmaya
çalışılmakta olduğu belirginleşmişti. Kemalist devrime karşı duruşuyla,
günümüzdeki misyonu olan cumhuriyetin
tasfiyesi ve Kürdistan'ın Amerikan eyaleti olarak kurulmasında baş rol
oynatılmasıyla; hizmette kusuru olmayan 'kahraman' tiplemesine
büründürülmesinin kusursuzluğuyla iade-i itibarı neredeyse
tamamlanmıştı.
Said-Kürdi'ye
iade-i itibar yapan AKP ve yandaşları; daha öncesinde de Şeyh Said'e de
aynı
rolü biçmişti.
Şeyh Said yoluyla da, Güneydoğu'daki programda; “mele” yoluyla
din planlama içine sokulmuş, toplumsal duyarlılığın din hanesine
yazılanlarla
Şeyh Said, Cumhuriyet'e saldırının aracı olarak tasarlanmış bir
figürdü.
Anadolu 1920'lerde emperyalistlere karşı Kurtuluş Savaşı verirken,
İngiliz
Muhipleri'nin desteklediği ve misyoner Albay Noel'le araları iyi olan
Şeyh Said
ve şûrekası ayaklanmıştı.
Şeyh Said ve arkadaşları için Diyarbakır'da,
resepsiyon verilmişti. Bu resepsiyonda, Diyarbakır Belediye Başkanı
Osman
Baydemir:
“80 yıldır Şeyh
Said ve Said Nursi'yi yersiz bıraktık. Onlar, dikili
bir mezar taşı istiyorlardı. Biz onların bu vasiyetini yerine
getireceğiz!..”
demişti. Altan Tan da:
“Bugün bu ünlü
Kürt şahsiyetlerini sadece etnik kimlikle
tanımaya kalkarsak bu da büyük bir yanlış olur. Şeyh Said ve
arkadaşları;
Kemalizme, İslamî kimlikleriyle ilk başkaldırıda bulunan insanlardır.”
demişti. Diyarbakır Dağkapı Meydanı'nda, Şeyh Said ve 46 arkadaşının
idam
edilmesinin 86. yıldönümünü, Gündem Gazetesi “Binler Şex Said'i Andı”
başlığıyla duyurmuştu.
Anmaya; DTK, BDP, HAK-PAR, KADEP, Nûbîhar, Dicle Fırat
Diyalog Grubu, TEV-Kurd, TDŞK, MAZLUM-DER, TİHV, Şex Abdurrahmane
Aktepe Vakfı,
DİAY-DER ve MEYA-DER destek vermişti.
Güneydoğu'daki
bu hareketlenme, AKP-Cemaat ittifakının da bir yansıması olarak dikkat
çekmişti.
Güneydoğu'da iki ayrı parti arayışından söz edilmekteydi.
Birincisi,
Legerina Kurden Demokrat -LKD (Demokrat Kürtlerin Arayışı) adlı
çevrenin parti
kurma çalışmaları. Kendilerini Barzani'ye yakın konumlamaktaydılar ve
Kuzey
Irak modelinde batılı tarz bir parti hedefleridklerini söylüyorlardı.
Türkiye
Kürdistan Demokrat Partisi mirasından, HAK-PAR'ına ve Kemal Burkay
grubundan,
Kawa'da ve diğer bazı liberal demokrat isimlerin katılması
beklenmekteydi.
LKD'nin kurucusu Sertaç Bucak, T-KDP'nin ilk kurucusu Faik Bucak'ın da
oğluydu.
Kuzey Irak'taki bölgesel yönetimin ağırlığına dayanarak örgütlenmeyi
hesaplamaktaydılar.
İkincisi,
İslamcı Kürtler arasında konuşulmaktaydı.
Hizbullah da bu parti sürecinde bir aktör olarak anılmaktaydı. İslamcı
hareketin çabaları pek de önemsenecek örgütlülüğü oluşturamıyordu,
ayrıca
Hizbullah'ın bozuk sicili bu siyasallaşmanın önünü tıkıyordu.
Fethullahçılıksa
bölgeye baskısını artırmaktaydı. Liberal demokratların, Kemal
Burkay'ların AKP
yandaşı çizgisi ortaydı.
BDP'nin hizaya çekilip, KCK yapılanmasıyla
ehlileştirilen Kürt hareketiyle de tamamen, Irak'taki 'de-facto' duruma
benzer
bir siyasal koşulun olgunlaşması hedeflenmekteydi. Türkiye'nin
Ortadoğu'da yeni
Amerikan projeleri çerçevesinde, Barzani'yle dirsek teması kurmasıysa;
hedefin
çapı hakkında bilgi vermekteydi.
Barzani
yanlısı bir siyasal yapıyla Güneydoğu halkına yeni acılar yaşatmaya
hazırlanan
AKP; din aracını, İngilizlere yaptıkları ajanlıkla Şeyh Said, Said-i
Kürdi gibi
geçmişin ihanetlerini, aklayarak kullanmaktaydı.
Geçmişte dini ve siyasi
kimlikleriyle nasıl bir aktörlük yaptılarsa; bugün de aynı
kimlikleriyle
sahneye çıkarılmışlardı. Amaç
yine belliydi: Emperyalizme hizmet!..
|