|
|
Ortadoğu cadı kazanına dönmüştü. Olayları açımlamak
olanaksız bir hâl
almıştı. Bu tehlikeli coğrafyada, halklar emperyalist işgal
politikalarında
figüran olarak öne çıkmaktaydı.
Bölge halklarının kontrolü için, Suriye'li
muhalifler, Libya'lı muhalifler vs. AKP'nin ev sahipliğinde İstanbul'da
ağırlanıyor ve anti-emperyalist Esad'a karşı açıktan destek
veriliyordu. Öyle
ki, işin içine Barzani'yi de eklemlemekte gecikilmedi.
Yandaş cenahtan
Bayramoğlu, şöyle söylemekteydi:
“Özellikle Kürt sorunu, PKK açısından ele
alanırsa, hasım ya da mesafeli bir Suriye'nin Türkiye'ye çıkaracağı
fatura
muhtemelen baba Esad döneminden daha ağır olacaktır... Suriye'deki
rejim
meselesi Türkiye için sadece bölgede istikrar ve demokrasi öncülüğü
yapmak gibi
tercihleri açısından değil, aynı zamanda, izlediği Kürt politikası
açısında da
önemli..Suriye PKK'nın nefes alma, yenilenme, üslenme ihtiyaçlarına
karşılık
veriyor. Türkiye'nin bu
konudaki yakın müttefiki ise şu aşamada Barzani olarak
görünüyor.”
Mesut Barzani, şöyle
konuşmuştu:
"Zorla bölünenler
40 yıl aradan sonra yine birleştiler, 40
yıllık bir ayrılmadan sonra. Kürt ulusu gün gelecek birleşecek ve kendi
kaderini tayin edecek. Ben şiddeti benimsemiyorum. Şiddet ve silah ile
çözülecek bir mesele olarak da görmüyorum. Herkes de bunu bilmeli.
Tarihten
bugüne kadar Kürtlere karşı büyük bir zulüm yapılmıştır ve bu halka
karşı artık
insafa gelinmelidir.
Herkes bir müjdeyi
bekliyor. Bu müjde her an da
açıklanabilir. Ama ben de bilmiyorum, ben de buna şahit
olabilirim, torunlarım
da. Ama bu müjde gerçekleşecek ve engelenemeyecek bir gerçektir."
Barzani'nin aslında temelde
Amerikan'ın gönlünde yatan gerçek başkaydı.
Zaman yazarı Şahin Alpay'ın
yazdıklarına göre:
“Barzani'nin
Kürt
milliyetçilerinin gönlünde yatan, bütün Kürtlerin tek bayrak altında
birleşmesi
idealini dile getirdiği muhakkak. Bu
görüşleriyle liberal-özgürlükçü nitelikte
bir Pankürdizmi temsil ettiği söylenebilir. Bunun bir
işareti, Kürt birliğinin
zorla, şiddetle değil, ancak gönüllü olarak sağlanabileceğini
vurgulaması. Bir
diğeri ise KBY'nin izlediği politikalarda görüldüğü üzere, ilke olarak,
bölgede
yaşayan bütün halklara eşit demokratik haklar tanınmasını içeren,
özgürlükçü ve
çoğulcu demokratik rejimi savunması.[3]”
Proje
anlayabilenler için bu
kadar açıktan ve liberal bir ağızla dile getirilmekteydi.
Amerikan taşeronluğu
üstlenen cenahlar, Barzani'yi parlatmakta; Suriye'de, Irak'ta, İran'da
yaşayan
Kürt kökenli ülke vatandaşlarını, Barzani marifetiyle, paramparça
ettikleri
coğrafyayı yapıştırmaya çalışmaktaydılar. Türk iç politikasında da,
değişim bu
çerçevede gereklilikti.
Onu da Bayramoğlu şöyle ifade etmekteydi:
“PKK'nın
silah kullanarak görüşme yapamayacağını anlamasını sağlamak, Örgütü
gerçek güç
sınırına indirmek, Kürt sorunuyla Kürt siyasi hareketi arasındaki
bağları
esnetmek... Siyasi iktidarın bu istikamette Kürt dağını, Kürt siyasi
alanını ve
bu alana temas eden her aktör ve eylemi sıkı takip ve baskı altına
aldığı
çıplak bir gerçek.[4]”
KCK
tutuklamaları
çerçevesinde görülen ve daha önce de değinmiş olduğumuz üzere;
AKP'lileştirilen
Kürt siyaseti baskı altındaydı.
AKP’nin Erbil eksenine kaydırdığı “açılım” için
altın şifreleri, partinin önde gelen ismi Mehmet Metiner açıklamıştı:
“Barzani,
Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılı ancak merkezi yönetim onu
sıkıştırıyor.
Bağımsızlık her Iraklı Kürdün düşüdür ama Barzani bunu son tahlilde
düşünüyor.
Ben Barzani ile defalarca görüşmüş bir insanım.
Neçirvan Barzani’yi
de yakından
tanıyorum. Barzani’nin Türkiye toprakları için bir toprak talebi yok,
Pan-Kürdist bir siyaseti yok. Maliki, Saddam’ın
politikalarına geri dönme
yolunda. Bu da tabii Kürt bölgesinde rahatsızlığa yol açıyor. Irak’ın
kuzeyinde kurulan bir devlet Türkiye’yi olumsuz etkilemez. Çünkü eğer
katılma
söz konusu olacaksa Irak’ın kuzeyi Türkiye’ye katılabilir. Bizden başka
bir
yere toprak gitmez. Kaygı duyulması gereken bir durum yok. Barzani’nin tavrı da
içişlerimize müdahale anlamı taşımaz.”
Yeniçağ Gazetesi'ne konuşan Metiner, Maliki yönetimini eleştirip,
Barzani’nin
politikalarını savunuyordu. Merkezi hükümetle Irak’ın kuzeyindeki
Barzani
yönetimi arasında ciddi sorunlar olduğunu vurgulayan Metiner
“Maliki’nin
Saddam’ın politikalarına geri dönmek gibi bir politikası var. Bu da
tabii ki
Kürt bölgesinde ciddi rahatsızlıklara neden oluyor”
dedi.
Kuzey Irak’ta kurulan Neçirvan Barzani yerel
hükümetinin Diaspora Bakanlığı kurmasını da değerlendiren Metiner,
şunları
söyledi:
“Türkiye için
endişelenecek bir durum yok. Bizim
Çin’deki,
Kafkasya’daki, Almanya’daki Türklerin sorunlarıyla ilgilenmemiz nasıl o
ülkelerin içişlerine müdahale anlamı taşımıyorsa, Barzani’nin bu tavrı
da
içişlerimize müdahale anlamı taşımaz.
Türkiye’nin akraba
topluluklarıyla ilişki
kuran bir birimi var. Zaten Barzani’nin geleneksel konumu bunu
gerektiriyor.
Yıllardan beridir, Türkiye’de, Suriye’de, İran’da yaşayan Kürtlerle
Barzani’nin
bağlantıları var. Dolayısıyla bunların, bundan sonra da hükümet
düzeyinde
bağlantılarının sürmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ama ben
Türkiye’ye
yönelik Pan-Kürdist bir siyaset izlendiği kanaatinde değilim.”
Mehmet Metiner,
AKP'nin sözcüsü olarak yaptığı açıklamalarda, Barzani adına garantiler
veriyor,
Türkiye'de yaşayan Kürt kökenli yurttaşların, Irak'a entegre dahi
olabileceğini
ifade ediyordu.
Çözüm,
başta Türkler ve
Kürtler olmak üzere bölge halklarının nasıl bir siyasal, toplumsal,
kültürel,
hukuksal statükoda birlikte var olacakları sorusuna yanıt üretmek
demektir.
Yaşananlarla bunun ne alakası var!
Açılım cephesinin bastırdığı, İmralı, Kandil
ve BDP arasında farklılaşma yaratmak ne anlama geliyor peki?
Açılımcılar Kürt
siyasetinin Van göçünden Uludere'ye, Nevruz teröründen KCK
iddianamesine,
Zana'nın evinin basılmasından Türk'ün yumruklanmasına, binlerce
tutukluya kadar
yeterince hırpalandığı kanısındadırlar ve köşeye sıkıştığını
düşündükleri
kediye çıkış kapısını aralamaktadırlar.
Buradan ancak, Kürt siyasetinin tek
özneli ve Öcalan merkezli yapısını dağıtarak geçilebilir.
"Şimdilik BDP'nin
temsilci olması kaçınılmazsa da, dağılma başladıktan sonra Diyarbakır
Sanayi ve
Ticaret Odasından Barzanicilere, Hizbullahçılardan Burkay'a kadar çok
özne
sökün edecektir sahneye!”
öngörüsüyle, önemli bir noktayı imliyordu, Aydemir Güler: o da,
bağımsız bir
karar mekanizmasından uzak ve de bağımlılığın nirengi noktası olan
ileri
demokrasi ürünü açılımın belirsizliği pekiştirmesiydi.
Bu belirsizlik,
Türkiye'nin önündeki en büyük engel olarak gerçekliğini korumaktaydı. Kürt
siyaseti, etnik ayrışmayı ve etnik vurguyu öne çıkardığı sürece de özne
olarak
sahnede yer alamayacaktı. Liberal-muhafazakâr gericiliğin diline
evrilmesi
gerekiyordu. Liberal lâfazanlık, iç politik yapıda etnik
Kürt siyasetini
ayrıştıracak ve de ayrışan tarafların rolü Barzani'nin Pan-Kürdist
açılımlarıyla bütünleştirilecekti.
Cemaatin
önde gelen
isimlerinden Hüseyin Gülerce, ilginç bir yazı yazıyor ve işin bam
telindeki
savrulmalara işaret ediyordu:
“Değişimin
tarafları var. Birinci taraf statüko.
Yani askeri vesayet rejimi. Bu rejimi savunanlar ummadıkları bir zemine
savruldular. Hesap sorulmaz, üstlerine gelinmez zannediyorlardı.
Layüsel
olduklarına öyle inanmışlar, kendilerini öyle kaptırmışlardı ki, olan
biteni
bir türlü kabullenemiyor, bu durumun geçici olduğuna inanmak
istiyorlar...
Onların öfkeleri, hisleri, tepkileri, şaşkınlıkları, pervasızlıkları
var. Bütün
bunları vesayetin medyası diyeceğimiz yayın organlarında ve siyaset
ayağında
görmek mümkün... Hedeften şaşmama basiretine gelince. Vesayetçilerde
oyun çok.
Beynelmilel güç odaklarından da profesyonel destek alıyorlar.
Asla unutmayalım
ki, Türkiye'nin
bütün iç meseleleri aynı zamanda dış meseledir. Hele
demokratikleşme ile güçlenecek bir Türkiye, ne kadar çok odağı rahatsız
eder,
hiç aklımızdan çıkarmayalım. Onun için demokratikleşme cephesini zaafa
uğratmak,
onları birbirine düşürmek en büyük hedefleridir. Dikkat, oyun içinde
oyun var...”
Oyun içindeki oyuncu olarak, emperyalist
kuklacının kuklası olan AKP , Türkiye'de NATO karşıtı
subayları
elimine etmiş, anti-emperyalist, ulusalcı duruşu olanları Silivri'ye
göndermişti. Ama Gülerce'nin yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, bu
ulusalcı
cephe, demokratikleşmeyi engellemeyi sürdürmekteymiş. Asıl dikkat
çekense,
“Türkiye'nin bütün
iç meseleleri aynı zamanda dış meseledir.”
cümlesidir.
Gülerce, cemaatin iç mesele olup, Pensilvanya'nın dış mesele olduğu
varsayımını
çokca benimsemiş olacak ki, içeride yaşanan demokratik açılımların, dış
politikada da açılımları yani Barzani'ye eklemlenme siyasetini işaret
etmekteydi.
Abdülkadir
Selvi'yse,
Amerikan hegemonyasının meşruiyetini açıktan açığa dışa vuran
yazılarıyla,
Ortadoğu coğrafyasında öncü güç olacak bir AKP iktidarından söz
etmekteydi:
“3
Kasım 2002 seçimlerinden sonra Avrupa Birliği ve özgürlükler konusunda
dünyanın
başını döndüren bir AK Parti vardı. Hakkını yemeyelim, gayri müslimlere
ait
taşınmazların iade edilmesi, Dersim'deki katliamdan dolayı özür
dilenmesi ve
Kürt sorununun çözümü konusunda önemli adımlar attı. Mücadelenin can
alıcı
noktasını ise, "Ergenekon operasyonları" oluşturdu.
Çünkü, Türkiye'nin
yaşadığı sorunların temelinde askeri vesayet yatıyordu. Ergenekon ve
askeri
vesayet, birbirini besleyen yapılardı. Ancak, içinde bulunduğumuz
süreç, Arap
Baharı'nın da tetiklemesiyle birlikte, bölgenin kaderinin yeniden tayin
edildiği bir dönem.”
Arap
Baharı olarak
nitelendirilen süreçte, Ortadoğu'da akan kanın haddi hesabı yoktu.
Öylesine
vahşi bir ortam yaratılmış, öylesine yapay bir iç savaş senaryosu
hazırlanmıştı
ki; Suriye yönetimi Birleşmiş Milletler'den Kofi Annan'ın çözümünü
kabul etmek
durumunda kalmıştı.
Enis
Batur, Cumhuriyet Kitap
Eki'nde:
“Sorun, 'sıra'nın
size gelip gelmemesine bağlanamaz: Başkalarına
gelmişse, bir ülkenin içinde yaşanabilirlik katsayısı enikonu düşmüş
demektir.
Benzetme yadırganmasın: Nükleer santral sızıntıları, kilometrelerce
çağında bir
alanın boşaltılmasına nasıl yol açıyorsa, baskı düzeninin yarattığı
kirlenme,
korku, sindirme ortamı da bambaşka bir düzlemde sonuç benzerliğine
varabiliyor.
Farklı inanışların, düşüncelerin, duruşların gammazlandığı,
sorgulandığı,
kafeslendiği bir diyarda nasıl, neden yaşamak istensin? Asıl
anlayamadığım: bu
temel koşulu görmezden gelmeyi entelijensiyamızın önemlice bir
bölümünün
başarması. Tek bir hayatımız var, onu burada, böyle geçirmek yazgımız
olmamalıydı.”
Evet
gerçekten de tek bir
hayat söz konusuydu. Bu hayatımızın yazgısını belirleyenler de emperyal
hizmetin bekçileri olarak kendilerini 'ileri demokrasi' havuzunda yapay
dalgalarla, bizi gerçeklikten soyutlamaktaydılar.
Dışarıda engin bir deniz sizi
bekliyorken; yapay demokratik ilkeler lâfazanlıklarıyla, soyut faşizm
havuzu
dayatılmaktaydı. Yaşam alanı bununla sınırlandırılmıştı.
|