|
Kaset skandalının patlak vermesiyle birlikte CHP on
gün gibi kısa bir sürede "tarihi" değişimler yaşadı. Kaset olayını
organize edenlerin CHP'yi parçalayıp küçültmeyi mi, yoksa tek parça
halinde "dönüştürmeyi" mi hedeflediklerini bilmiyoruz.
Küresel güçler için en kritik aşama olan anayasa değişikliği öncesinde
böyle bir olayın patlak vermesi, ortada CHP'yi etkisiz kılma planının
olduğunu düşündürüyor. Bu plan, kadroların partiye sahip çıkması,
bölünmenin önüne geçilmesi ve Deniz Baykal'ın çeşitli
hatalarla bezeli de olsa temelde akıllıca taktikleriye başarısızlığa
uğratılmış olabilir.
Ya da "küresel güçler
CHP'yi sinsice kuşatıyor" diyenler haklıysa, CHP'de uzun
vadede bir kimlik değişimi ortaya çıkacak, kimilerinin erkenden
söylemeye başladığı gibi "Kürt
sorunu" denilen şey bu kez de CHP'nin başına musallat
edilecektir. Böyle bir süreçte, "değişim", "açılım" "demokrasi",
"ötekileştirmeme" gibi pırıltılı kavramlara kapılıp "açılım"
bataklığına sürüklenen AKP'nin misyonu bu kez de CHP'ye yüklenecek
demektir.
Bütün bunları zaman gösterecek ama eğer politika, elle tutulur
gerçekler üzerinden öngörülebilecek bir şeyse, şu anda CHP'nin temel
ideolojisinden sapma gibi bir durum görünmemektedir. Ne Kemal
Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşması, ne de ortaya çıkan yeni parti
yönetiminin yapısı böyle bir yoruma cevaz vermemektedir.
Olan şudur:
Kaset olayının tetiklediği gelişmelerle birlikte Baykal'ın sadece
kişisel karizması ve belagatıyla ayakta tuttuğu "ulusalcı" çekirdek
kırılmış, onun yerine CHP,
çeşitli tarihsel kesitlerde olduğu gibi bir "ittifaklar partisi" olmaya
yönelmiştir.
Önce bu gerçeği kabul etmek gerekiyor.
"Ulusalcı
çekirdeğin" kırılması, bazılarının zannettiği gibi "Ergenekoncu" diye
yaftaladıkları insanlar için dünyanın sonu değildir. Deniz
Baykal'ın "Ergenekon" adı altında sahneye sürülen milli güçleri yok
etme planına gösterdiği kararlı direnç, bu ülkenin yurtseverlerince
asla unutulmayacaktır ama bir türlü kitleseleşemeyen, iktidar
alternatifi yaratamayan, toplumun farklı kesimlerine açılamayan bir
muhalefet partisi de AKP'nin sonsuza kadar iktidarda kalmasının adeta
sigortası haline gelmişti. Belagatı yüksek ulusalcı
söylemlerle Oran sitesinden çıkamayan bir Baykal,
AKP'nin pek işine gelmekteydi.
Merak eden varsa açıkça söyleyelim ki "Ergenekon"
soytarılığının mağdurları olarak, Baykal'ın söylemleriyle içimiz soğusa
da bu gidişatın daha uzun yıllar Silivri'de yatmak anlamına geldiğini
de biliyorduk. Çünkü
olay,
"Ergenekon'un savcısı- Ergenekon'un avukatı" daraçısında sıkışıp kalmıştı.
Baykal ile Erdoğan'ın kişisel çekişme meselesi haline gelmiştik,
Silivri'deki büyük haksızlığı toplumun geniş vicdanına yansıtamamaktan
muzdariptik.
CHP'nin kapılarının, (çıkış hedefi henüz aydınlanmamış
bir komplonun sürüklemesiyle de olsa) yelpazenin değişik renklerine
açılması, ulusalcıları çok da tedirgin edecek bir şey olarak
algılanmamalıdır.
Bu, CHP'nin yapı olarak kendi sınavıdır ve ulusalcıları politikanın
pratik zemininde çok da ilgilendiren bir şey değildir. CHP, neticede
tarihsel kökleri olan kurumsal bir partidir; manevra kabiliyeti tahmin
edilenden fazladır ve tarihinde daha önce bu tür "esnemeler" mevcuttur.
Küresel güçler, gerçek gladyo ve onların yerli işbirlikçilerinin
kobayı haline getirilmeye çalışılan bizler açısından önemli
olan, toplumda AKP iktidarına karşı dalgalar halinde yükselen tepkinin
eldeki en uygun dinamiğe kanalize edilmesi, Türkiye'nin başına musallat
edilmiş olan bu ihanet şebekesinin bir an önce
uzaklaştırılmasıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu'nu CHP liderliğine getiren hızlı
sürecin nasıl yorumlanması gerektiği konusunda ulusalcı çevrelerde
kafalar karışıktır.
Çok sayıda bilinmezi barından böyle bir ortamda sağlıklı değerlendirme
yapmak zorlaşmaktadır. An itibarıyla,
"Deniz Baykal'ın
CHP'yi küresel planlar çerçevesinde dizayn etmek isteyenlerce tasfiye
edildiği, CHP'nin bundan sonra kurucu
felsefelerinden uzaklaşıp bir etnik kimlikler partisine dönüştürüleceği"
görüşü ağırlık kazanmaktadır.
Böyle toptan bir bakış içerisinde, Kemal Kılıçdaroğlu'nu liderliğe
taşıyan güçlü dip dalganın barındırdığı dinamikler ve bu dip dalgayı
bütünsel olarak bir "kadife devrim" diye niteleyip kenarara çekilmenin
getireceği yalnızlaşma tehlikesi gözardı edilmektedir.
CHP'nin bir ittifaklar partisine dönüşmesi, kuşkusuz
ulusalcılar; milliyetçiler ve Kemalistler açısından teorik olarak arzu
edilebilecek bir tablo değildir ama şunu da herkes bilir ki tarihte
bazen "bir adım ileri
,iki adım geri" taktiği kaçınılmaz olmaktadır.
Örneğin şu an,
seçim barajının kaldırılıp çok parçalı bir Meclis yapısının ortaya
çıkmasını mı isteriz, yoksa AKP'nin yüzde 40'ın üstüne oy aldığı bir
tek parti oluşumunu mu?
Birincisini tercih ettiğimizde, bölücü ve etnik kimlikçi partilerin de
Meclis'e girmesi kaçınılmaz olacaktır ama biz buna rağmen AKP'nin bir
dönem daha tek başına iktidar olmasını değil, çok parçalı bir Meclis'i
ve koalisyon hükümetini tercih ederiz. AKP'nin bir dönem daha tek
başına iktidar olması, her şeyin sonu demektir çünkü.
Aynı şekilde, CHP'nin gövdeyi esnetip kapıları
açmasıyla içeriye ister istemez hoşa gitmeyen tiplemeler da dalacaktır.
Nitekim belirlenen yeni Parti Meclisi'de ikinci cumhuriyetçisinden
küresel ekonomicisine bir çok figür yeralmıştır. Böyle şablon
tiplemeleri bu süreçte sineye çekmekten başka çare görünmemektedir.
En kötüsü, ülkenin geçtiği bu kritik süreçte CHP'nin parçalanması,
küçük küçük partilere ayrılması ve 2011 seçimine darmadağın gidilmesi
olurdu. Milli güçlerin kafalarındaki ideallere bütünüyle uygun bir
yapılanmayla seçime gitmek ve geniş kitlelerle kucaklaşmak gibi bir
şansları mevcut konjonktürde yoktur. Darmadağın olunmuştur, gücü bir
noktada toplama imkânı kısa vadede görünmemektedir. Bu durum, CHP'yi
(ve de MHP'yi) en kritik iki seçimin arifesinde milli güçler için tek
adres haline getirmektedir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz kafa karışıklığı, CHP'de
yaşananların "küreselcilerin
yeni bir tezgâhı" olarak algılanması vs. ulusalcılar için
bir tehlike zeminini de beraberinde getirmektedir. Bu tehlike, ırkçılık
bataklığına iteklenip marjinalleşmektir. Ulusalcılar için
temel bir hassasiyet noktası olan "etnik kimlik" meselesi CHP'deki yeni
süreç bağlamında kimilerince kaşınmaktadır.
Somut örneklerle konuşmak gerekirse örneğin şu
günlerde ulusalcı çevrelerde "falanca
Kürtçü'ymüş", "Filanca
Kürt alevisiymiş", "O'na
zaten Dersimli Kemal" diyorlarmış" , "Gürsel Tekin'in PKK'lılarla
arası iyiymiş" gibi dedikodular seslendirilmektedir.
Son derece tehlikeli konuşmalardır bunlar. Hem haksız, hem provakatif,
hem de sorumsuz yaklaşımlardır.
Böyle söylemleri
genele yaymak isteyenlerin ulusalcıları ve milli güçleri "ırkçı" ve
"faşist" gibi göstererek marjinalleştirmekten başka amacı
olamaz. Bu ülkenin ulusalcı ve milliyetçilerinin kimsenin
etnik kökeni, dini inancı ve mezhebiyle bir alıp veremediği olmamıştır,
olamaz.
Tayyip Erdoğan Kürt ve Alevi değildi de ne oldu?
Abdullah Gül Anadolu'nun bağrından çıktı da ne oldu?
Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin konusunda ulusalcı
çevrelerde taraftar bulabilen bu tür çirkin söylemler son derece
tehlikelidir.
Örneğin, Diyarbakır Barosu Başkanı Seçkin Tanrıkulu'nun CHP Parti
Meclisi üyeliğine getirileceği söylentisi de bir sis bombası gibi
ortaya atılmış, aslı astarı olmayan böyle bir söylenti üzerinden
ulusalcı kesimde tepki örgütlenmiştir.
Kimilerinin de bu oyuna geldiklerini maalesef üzülerek gördük.
Biraz itidal, biraz sabır ve biraz olanlardan ders
çıkarma...
İhtiyacımız olan tek şey bu...
|