
Programını izleyip mesaj yazan seyircilere karşı inanılmaz bir saygısızlık ve küstahlık içinde. Eleştiriye tahammül sıfır, buna mukabil övülmekten çok hoşlanıyor. Övgü dolu bir mail geldiğinde, elma yanaklar hazdan kıpkırmızı oluyor, çocukça bir mahcubiyet geliyor koskoca adamın üstüne. “Aman efendim teveccühünüz, çok teşekkür ederiz” diyerek iri cüssesinden beklenmeyecek bir kıvraklıkla gövdesini belden yukarıya doğru kıvırıyor.
Eleştiri içeren bir mesaj düştüğünde ise gözlerini kırpıştıran huysuz ve zalim ihtiyar yeniden vücut buluyor. Aman dikkat, kafanıza baston inebilir!
Habertürk televizyonunda yayınlanan Tarihin Arka Odası, Star Tv’nin Pazar sabahları önemli bir reyting yakalayan “Her Açıdan” adlı programı ve Kanaltürk’te yakın bir zamanda yayınlanmaya başladığı halde önemli bir izleyici kitlesine ulaşmış olan “Ters Köşe” programını bir süredir objektif bir gözle izlemeye çalışıyoruz.
Bu programların yapımcısı ve sunucusu konumundaki gazeteciler ile daimi katılımcılarının içine düştükleri ruh hali ve ele verdikleri kişilik yapısı programların basarısının veya basarısızlığının önüne geçmeye basladığı için bunca önemli konu beklerken bizi böyle bir konuyu yazmak zorunda bıraktı.
Adi geçen programları sırayla ele alalım.
TARİHİN ARKA ODASI:
Program, tarihi konuları her kesimden insanın anlayabileceği popüler bir dille tartışmayı amaçlıyor. Tarihi konuların sıkıcılığı bilindiğinden, program aralarına Murat Bardakçı’nın tamburuyla eşlik ettiği mini Türk Sanat Müziği konserleri serpiştirilmiş. (Yaprak adli solist kızın sesi Türk sanat müzğine hiç uygun değil. Fazlasıyla tiz, camları aşağıya indirecek seslerden. Sarkıların ruhunu da veremiyor; hissederek okumuyor. Konservatuardan aldığı egitimi sergilemekten baska bir kagısı yok gibi görünüyor. Olgun Şimşek’ten “Üflediler Söndüm”ü dinlemeyi tercih ederim. Müzikten iyi anladığımızdan değil, kulak gibi bir organımız ve düğünde hediye gelen kristal bardaklar ırılacak diye bir kaygımız olduğundan).
Programın Murat Bardakçı’dan sonraki diğer daimi katılımcıları, yeni nesil tarihçilerden Dr. Erhan Afyoncu ile artist, manken veya yazar mı olduğunu anlayamadığımız Pelin Batu. Sanırız bu hanim da programa renk katsın diye düşünülmüş. Kendisine ne Murat Bardakçı, ne de Erhan Afyoncu en ufak bir saygı duymuyorlar. Sürekli sözünü kesiyorlar, dalga geçiyorlar. Ne anlattığını dinleyen de yok. Ben bir hayvansever olarak kendisinin kediler konusundaki duyarlılığına tamamen katılıyorum, onun disinda ne söylemeye çalıştığını ve o programda neden bulunduğunu bir türlü kavrayamıyorum. Kadincağız, programın diger iki müdaviminin asağılayıcı yaklasımlarından zaman zaman rencide oluyor; ağlıyor, programı terk etmeye falan kalkışıyor ama bir sonraki hafta bakıyorsunuz yine gelmis ve aynı aşağılamalara yine göğüs germeye çalışıyor.. Herhalde iyi bir para veriyorlar, bırakıp gidemiyor.
Programin “patronu” konumundaki Murat Bardakçı, tarihçi desen tarihçi değil, gazeteci desen gazeteci değil, akademisyen desen hiç değil. Daha çok antikaci ve sahaflarda bulunan bir hafızaya sahip. Zaten tip itibarıyla da elinizdeki el yazmasını iki kuruşa alıp geçen yıl çıkmış bir National Geographic dergisini size bin liraya satmaya çalışan bir sahafı andırıyor. Pelin Batu ve Erhan Afyoncu’ya çok despot davranıyor, ikisini de çocuk gibi azarlıyor. “Paranızı ben verdiriyorum, bana tabi olacaksınız” şeklinde zalim bir tavır içinde. Sözlerini kesip azarlamada hiçbir adil kriteri, hiçbir etik kaygısı yok. Yeni baslanmış bir sözü de, önemli şeyler anlatmaya çalışan bir sözü de rasgele ve hakaretâmiz bir şekilde kesiyor.
Pelin Batu bu duruma alışık gibi ama Erhan Afyoncu bazen bozulup inatlaşmaya kalkışıyor. O zaman Murat Bardakçı’nin yüz ifadesine dikkat. Tik geliyor; gözlerini huysuz ve zalim ihtiyarlara özgü bir sekilde kırpıştırmaya başlıyor. Eller ve kır bıyıklar istem dışı titremektedir. Öfkeden neredeyse takma disler firlayacak! Kırpışık gözlerini tehditkâr bir tavırla Erhan Afyoncu’ya dikiyor. Öfkeden kısılmış bir sesle, “Yeter, konu kapanmıştır” diye bağırıyor. Bazen Kes!” dediği de oluyor. Afyoncu’da bu korkutucu manzara karsında zayıf isyanını sürdürecek hâl kalmıyor doğal olarak.
Programını izleyip mesaj yazan seyircilere karşı inanılmaz bir saygısızlık ve küstahlık içinde. Elestiriye tahammül sıfır, buna mukabil övülmekten çok hoslanıyor. Övgü dolu bir mail geldiğinde, elma yanaklar hazdan kıpkırmızı oluyor, çocukça bir mahcubiyet geliyor koskoca adamın üstüne. “Aman efendim teveccühünüz, çok teşekkür ederiz” diyerek iri cüssesinden beklenmeyecek bir hareketle gövdesini belden yukariya dogru kıvırıyor. Eleştiri içeren bir mesaj düştüğünde ise gözlerini kırpıştıran huysuz ve zalim ihtiyar yeniden vücut buluyor. Aman dikkat, kafanıza baston inebilir!
Bazi “fırlama” seyirciler adamcağızın gelen mesajlardan asırı derecede etkilendiğini bildiklerinden , bu psikolojik hassasiyeti kullanarak Bardakçı’yı adeta parmaklarında oynatıyorlar. Ekşi Sözlük yazarları bir ara programa öyle bir sardırdılar ki Murat Bardakçı darmadağın oldu. Sözlük yazarlarının insafa gelerek olayı tadında bırakmalarıyla kurtulduk bu acıklı kedi-fare oyunundan.
Mesaj atan seyircileri “Sizi savcılığa veririm” diye tehdit ettiği de oldu. Şöyle dedi bir keresinde: “Siz yakalanamayacağınızı zannediyorsunuz değil mi? Oysa mesajı nereden attığınız IP adresinizden tespit edilebiliyor. Görürsünüz siz!”
Belli ki mesajın hangi IP adresinden atıldığının tespit edilebildiğini kendisi yeni öğrenmişti.
Zaten her şeyi kendisi bilmektedir, her şeyi kendisi ortaya çıkarmıştır ve her şeyi kendisi yazmıştır. İki sözün arası “Ben onu yazmıştım” dır.
Dikkat çeken bir başka tavrı da Devlet Arşivleri’nden kendi özel mülküymüş gibi bahsetmesi, bu kurumun yöneticilerini itham etmesi,”yahu” diyerek gıyaplarında azarlaması, cahillik ve geri kafalılıkla suçlaması , falanca belgenin aslının kendisinde olduğunu söyleyerek böbürlenmesidir. Ne iş? Murat Bardakçı’ nın Devlet Arşivleri üzerindeki bu mutlak hakimiyet gösterisi hangi haktan ve hangi konumdan kaynaklanıyor acaba?
Programa davet edilen akademisyenlere de söz hakkı tanınmamakta, zaten konuşma fırsatı bulamayan bu hocalar son derece saygısız tavırlarla fırçalanmakta, sözleri kesilmekte veya “Seyirciler seni Nuri Alço’ya benzetiyorlar” diyerek aşağılanmaktadırlar. Bu duruma düşürülen hocaların programı derhal terk etmemeleri ise üzüntü verici bir durumdur.
Siyasi derinlik sıfırdır. Erhan Afyoncu’nun “Ülke parlamentolarının soykırım kararı almaları birşsey ifade etmez, tehlikeli olan bunu Türk Milleti’ne kabul ettirmeleridir; nitekim bunun belirtileri de var. Biz önce tarihi gerçekleri kendi halkımıza anlatmalıyızz” şeklindeki yaklaşımını, “Yani Erhan diyor ki Türk’ün Türk’e propagandasını yapalım diyor” düzeyinde anlayabilmektedir.
Siyasi derinlik sıfır ama büyük laf etme kapasitesi bin beş yüzdür…Bu yüzden Rum Patriğinin “ekümeniklik” iddiasina “Ne var bunda? Ekümenik olsa ne olur?” diye sığ bir tepki verebilmektedir. Bu yüzden Fatih Altaylı’dan “Sen de pek safsin be Murat” diye azarı yemiştir. Fatih Altaylı, kendisini azarlama, alay etme yetkisine sahip olan tek kişidir. Murat Bardakçı, Pelin Batu’ya nasıl davranıyorsa; Fatih Altaylı da Murat Bardakçı’ya öyle davranabilmektedir. Bu durumda Bardakçı, Erhan Afyoncu’ya yaptığı gibi gözlerini kırpıştıramamakta, bıyıklarını oynatamamaktadır. Bu klinik safhadaki megalomani vakasının velinimeti belli ki Fatih Altaylı’dir. Fatih Altaylı’nin “velinimetleri” ise Allah bilir kimdir?
Aslında Dr. Erhan Afyoncu’nun bu insan onuruna aykırı programda neden kalmaya devam ettiğine de kafa yorabilirdik; ancak bir “hoca” olduğu için, gelecek nesillere bilgi aktarmak gibi kutsal bir misyonu bulunduğu için kendisiyle ilgili eleştiri hakkımızı saklı tutmak istiyoruz Dileğimiz, bir an önce bu hastalıklı ortamdan kopup bilgisini daha saygın programlarda değerlendirmesidir.
HER AÇIDAN:
Gündemdeki sıcak siyasi gelişmelerin konunun en etkili isimleri tarafından tartışıldığı ve önemli bir kitle tarafından izlenen bu programın Ruhat Mengi’den kaynaklanan bazi zaafları var. Mengi de Murat Bardakçi gibi konukların sözünü çok fazla kesiyor ve konuyla ilgili olsun veya olmasın heyecanla kendi fikirlerini anlatmaya başlıyor. O “fikirlerin” çok da kendine özgü fikirler olduğunu ise maalesef söyleyemeyeceğiz. Ortalama kadın vatandaslarımızın altın gününde konuştuklari türden şeyler… “Vallahi bir vatandaş olarak üzülüyoruz tabii” seklinde emekli Hoca Hanim vurgusuyla bitiyor genellikle bu fikir beyan etme tiratlari. Kendisine daha az, konuklarına daha çok söz hakkı verirse memnun oluruz.
Konulara çok hakim olduğu izlenimi vermiyor. Konuklar konuşurken, onların ne söylediğiyle ilgilenmekten ziyade, kendisinin bundan sonra ne söyleyeceğini düşünüyor gibi bir hâli var. Aniden konuşmacının anlattığı konuyla hiç alakası olmayan bir kulvar açabiliyor.
“Ben söylemiştim, onu ben köşemde yazmıştım” seklindeki utanç verici megalomani, kendini dünyanın merkezi zannetme ise maalesef Ruhat Hanım’da da fazlasıyla mevcut. Sürekli kendi yazılarını ve kendi programını övüyor.
Bir keresinde konuk sözlerine “Bu programda karsı görüşe yer verdiğiniz için teşekkür ederim” diyerek başlayacak oldu; Ruhat Hanım’i aldı bir telaş. “Efendim, biz kimseye karsı değiliz, hükümetten insanlar da pek âlâ programımıza katılabilirr, nitekim katılıyorlar da. Bizi öyle ‘karşı görüs’ falan diye rica ederim kategorize etmeyiniz” seklinde öyle bir dur durak bilmeden konuşmaya basladi ki konusmacı bu cümleyi sarfettiğine edeceğine pişman oldu. Bayan Mengi’nin bir gazeteci olarak “karşı görüs” kavramından bu kadar habersiz olması doğrusu şaşırtıcıydı.
Son programda Burhan Kuzu ile girdiği polemiğe de anlam veremedim ben. Her programda olabilecek bu tarz bir tartışmayı “basın özgürlüğüne müdahale” çıtasına çekip, buradan “iktidarın gadrine uğramış gazeteci” postu çıkarmaya, oradan da Burhan Kuzu’ya karsı kitlesel bir protesto örgütlemeye kalkışması, en hafif deyimle ucuzdu. Burhan Kuzu’yu cinim kadar sevmem ama telefon bağlantısında söylediği sözlerde Ruhat Mengi’nin iddia ettigi gibi bir hakaret unsuru göremedim ben. Ayrıca, Kuzu’nun “Konuklardan çok kendiniz konuşuyorsunuz” tespitine de katılmadan edemeyeceğim. Bayan Mengi’nin bu olayı neden bu kadar büyüttüğünü ise hiç mi hiç anlayamadım.
Ruhat Hanım daha çok dinleyip daha az konuşmali, programını bu derece hırslı bir şekilde sahiplenmekten ve kendisini dünyanın merkezi zannetmekten vazgeçmeli. “26 yıllık gazeteci olarak” ciddi bir donanım eksikliği olduğunu görmeli.
TERS KÖŞE:
Kanaltürk’te yayınlanmaya başlayan bu programın dört daimi katılımcısı var. Bir tarafta Prof. Dr. Ümit Özdağ ile gazeteci Ümit Zileli; karsı tarafta Rasim Ozan Kütahyalı ve Fikri Akyüz olmak üzere iki köşe yazarı.
Birbirine taban tabana zıt görüşlerin çarpıştığı bu program, yüksek dinamizmi ile dikkat çekiyor. Bu “dinamizmin” herkesin hep bir ağızdan bağırmasından kaynaklandığını daha sonra anlıyorsunuz. Herkes o kadar yüksek bir sesle ve monolog halinde bağırıyor ki konuşmalardan hiçbir sey anlamaz oluyorsunuz; beyniniz uyuşuyor. Programın moderatörü Sami Dağdağlıoğlu geçen hafta “Konu başlığı i diye birşsey kalmadi, herkes kendi istediğini konuşuyor” dedi. Sevgili kardeşim Sami, sen televizyon eleştirmeni değil o programın sorumlususun,şikayet erme gereğini yap.
Rasim Ozan Kütahyalı adli gökten zembille inmiş kisi hakkında fazla bir şey söylemeyeceğim. Savunduğu görüşlerden yana olan insanların bile kendisini son derece antipatik bulduğunu zannediyorum. Cırlak bir sesle sürekli konuşuyor, söylenen her seyi farklı bir yeriyle dinliyor, Sonradan olma bütün meslek erbabi gibi şımarık, yüzeysel ve yaygaracı.
Ayni nitelemeleri Fikri Akyüz için yapamayacağım Akyüz, kendisine vermeye çalıştığı bütün kibirli havalara rağmen daha sade, daha “halktan” biri, daha naif ve daha dürüst. Çapından büyük konulara girince tez zamanda yenilgiye uğruyor; ancak Kütahyalı gibi işi yüzsüzlüğe vurup çirkefleşmek yerine üzülmeyi, kırılmayı, teessüf etmeyi tercih ediyor. Morali bozuluyor ve “Niye gülüyorsunuz ki?” şeklinde masum tepkiler gösteriyor.
Bu programda tartışma-pardon, karsılıklı bağırışma- daha çok Rasim Ozan Kütahyalı ile Ümit Zileli arasında geçiyor. Ümit Zileli ayrı bir vaka. O da sürekli “Ben yazmıştım” diyenlerden ve bütün Türkiye’nin kendisini okuyup rota belirlediğini zannedenlerden. Insan biraz ilgiye mazhar olunca böyle bir psikolojiye mi bürünüyor acaba? Bizi şunun şurasinda en fazla bin kişi okuduğundan ve ayda bir, bilemediniz iki destek mesajı aldığımızdan, bu psikolojiyi test etme şansımız maalesef yok .İnsanınkendisini dünyanın merkezi zannetme duygusunu gerçekten anlamak istiyorum.
Meselâ, fıtrattan mağrur bir insan olarak bilinen Prof.Dr. Ümit Özdağ’in, Rasim Ozan Kütahyalı karşısındaki mütevazı ve eşitiyle konuşuyormuş gibi tavırlarını, televizyon kanalının bu dörtlüye sağladığı imkânlara mı yoralım?
Buradan Ümit Zileli’ye açıkça soruyorum: Siz ve partnerleriniz bu programdan para alıyor musunuz?
Zileli’nin de , Özdağ’ın da Rasim Ozan Kütahyalı ayarındaki bir adamı saatlerce ve bu derece büyük bir ciddiyetle muhatap almasına anlam veremediğim için soruyorum.
Programda kavga ediyormuş gibi yapan bu dörtlünün aslında hallerinden çok memnun oldukları ve aralarında bir çeşit “empati” yaşandığı hissediliyor. Program aralarında bu empati ve de sempati daha fazla göze çarpıyor. Program bittikten sonra hep birlikte çorba içmeye gittiklerinden ve kendi aralarında “Iyi gidiyoz di mi kanka, reytingler fena değil diyorlar” seklinde muhabbet ettiklerinden kuşkulanıyorum.
Bir tiyatro izlediğim vehminden acaba neden kurtulamıyorum?
ODA TV:
Yazının “kategori dışı” kısmına geldik. Oda Tv, gelişmelerin kamuoyuna tek yanlı aktarıldığı bir medya ortamında önemli bir islev görmekte ve bizlere madalyonun diğer yüzünü göstermeye çalışmaktadır Kuru muhalefet değil habercilik yapıyorlar, önemli özel haberlere imza atıyorlar. Kaliteli, şık ve dürüst kalarak da reyting yapılabileceğini kanıtladılar. Internet ortamının en ciddiyetle takip edilen, en cesur ve en ilkeli organlarından biri olarak parlıyorlar.
Ancak son zamanlarda kendilerine yakışmayacak bir tarz tutturdular. Bir “Biz yazmıştıkçılık” basladı. Neredeyse her haberin üstüne “Oda Tv yazdı, böyle oldu” ibaresini konduruyorlar. Bunu yapınca gerçekten öyle bile olsa, inanın olayın hiçbir değeri, hiç bir saygınlığı kalmıyor. Oda Tv’nin bu etkisini bırakın okuyucu takdir etsin. Siz yazdınız diye mukadderat değişmişse hayat bunu eninde sonunda kabul edecektir.
Iddialı başlıkların altına rutin haberler veya sıradan yorumlar yazarak “tıklatma” hilesine başvurmak da Oda Tv’ye yakışmıyor. Maalesef bunu sık yapmaya basladilar.
Oda Tv hakkında uzun yazmayacağım. Kendilerine saygı duyuyorum. Kalitenin mütevazılıkla taçlanacağına inananlardanız. Bu yazı 1615 kez okunmuştur. YORUMLAR: |